Ramazan Bereketi “Huzur Dersleri”

Osmanlı sultanları, devletin kuruluş yıllarından itibaren bir yandan ülkeler fethederken diğer yandan da ilmî ve kültürel faaliyetlere ehemmiyet verdiler. Bu maksatla medreseler açılmış, devrin büyük âlimleri İstanbul’a getirilmiş, kütüphaneler inşa edilmiş, ilim adamlarının rahatça çalışabileceği ve ilim üreteceği bir ortam hazırlanmıştır.

Osmanlı sultanları bunların yanı sıra hem ilim dünyasını tanımak hem de ilim adamlarına hürmetlerini göstermek maksadıyla huzurlarında ilmî toplantılar düzenlemişlerdir. Bu sayede ilim adamları ile sultanlar arasında güzel bir diyalog zemini oluşmuştur. Bu zeminde ülke adına birçok olumlu proje ortaya çıkmıştır. Meselâ, Fatih döneminde açılan Sahn-ı Seman Medreselerinin kuruluşunda devrin ünlü âlimleri Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu’nun fikirlerinden faydalanılmış, medresenin ders müfredatı da Ali Kuşçu tarafından hazırlanmıştır. Bu kurum, hem kendi asrında hem de sonraki asırlarda Osmanlı eğitiminin en gözde merkezlerinden biri olmuştur.

Derslerin tarihi gelişimi

Osmanlı’da Ramazan ayının feyiz ve bereketinden istifadeyi arttırmak maksadıyla birçok faaliyet düzenlenmekteydi. Sultanlar da bu günleri fırsat bilerek âlimlere has programlar tertiplemişlerdir. Osmanlı sultanları ile âlimler arasındaki en ilgi çekici buluşma, Ramazan ayında düzenlenen ‘huzur dersleri’ydi. Tarih kitaplarımızda yeteri kadar yer bulamasa da bu dersler, gerek muhtevası gerekse taşıdığı mânâ itibariyle Osmanlı kültür hayatının çok önemli bir parçasıydı.

Huzur dersleri aslî hüviyetini kazandığı 18. yüzyılın ikinci yarısına kadar, birçok merhaleden geçmiştir. Fatih döneminden itibaren bizzat padişahın da katıldığı bazı ilmî sohbetler, Sultan 4. Mehmed’in akşam ve yatsı namazları arasında Şeyhülislâm Yahya Efendi ve hocası Vanî Mehmet Efendi’den dinlediği dersler bilinmekteyse de bunların süreklilik arz ettiği söylenemez.

Huzur derslerine örnek olabilecek ilk sistemli uygulamanın 3. Ahmed döneminde, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından (1724) yapıldığı bilinmektedir. İbrahim Paşa, devrin tanınmış âlimlerini bazı Ramazanlarda kendi sarayında toplayarak onlara Kur’ân’dan bazı âyetlerin müzakereli tefsirini yaptırırdı. 1728 Ramazan’ında düzenlenen derslerden birine Sultan 3. Ahmet ile birlikte Şehzade 3. Mustafa da katılmıştır. 3. Mustafa’nın, babası 3. Ahmed’in yanında bu derslere katılması ve bundan etkilenerek huzur derslerini ihdas etmesi kuvvetle muhtemeldir.

İbrahim Paşa tarafından düzenlenen bu derslerin Lâle Devri’ne rast gelmesi çok mânidardır. Tarih kitaplarımıza göre, Lâle Devri lüks ve eğlence dönemi olup, padişah ve devlet adamlarının eski mânevî dinamizmini kaybettiği bir devir olarak bilinir. Huzur dersleri, Sultan 3. Mustafa döneminin (1757–1774) ikinci Ramazan’ından (28 Nisan 1759) itibaren devletin resmî programına dâhil edilmiş ve kendisinden sonraki sultanlar tarafından da devam ettirilmiştir. Zühd ve takvasıyla tanınan Sultan 3. Mustafa, dinî meseleler konusunda son derece hassastı. Dinî esaslara uygun olmayan bir karar verdiğini anlarsa, bundan hemen geri döner ve doğrusunu hayata geçirmek için elinden gelen gayreti sarf ederdi. Sultan 3. Mustafa’nın sır kâtibi tarafından tutulan zabıtlardan, sultanın vakit namazını cemaatle kılmaya gayret ettiği ve sabah namazını müteakiben sarayda verilen tefsir derslerine katıldığı anlaşılmaktadır.

Katılımcıları

Huzur derslerinde dersi takrir eden (veren) âlime ‘mukarrir’, müzakereci durumunda olup dinleyen ve soru soran âlimlere de ‘muhatap’ denmiştir. Bir mukarrir ve beş muhatapla başlayan bu derslerde, muhatapların sayısı zaman içerisinde değişerek on beşe kadar yükselmiştir. Sultan 3. Mustafa döneminde 1759 Ramazan’ında icra edilen ilk huzur dersinde; Fetva Emini Ebu Bekir Efendi mukarrir; Nebil Muhammed Efendi, Saray Hocası Hamidî Muhammed Efendi, Şeyhülislâm Müfettişi İdris Efendi, Müzellef Muhammed Efendi ve Konevî İsmail Efendi ise muhatap olarak yer almıştı.

Ders heyetlerinin seçimi

Ramazan öncesinde, derslere katılacak âlimlerin sayıları belirlenerek gruplandırmalar yapılırdı. Her ders için ayrı bir heyet oluşturulurdu. 1775 senesi Ramazan’ı için yetmiş âlim belirlenirken, 1767 senesi için 126 isim belirlenmişti. Huzur derslerine katılacak heyetin seçimini şeyhülislâmlar yapmaktaydı. Gerek mukarrir gerekse muhatapların seçimine son derece itina gösterilirdi. Seçilecek kimselerde liyakate, ilmî mertebe ve şahsî özelliklere dikkat edilmesi sultanlar tarafından gönderilen emir ve tezkirelerde önemle belirtilmiştir. Gerek şeyhülislâm ve gerekse padişah bu vasıflara sahip olmayan birisini mukarrir veya muhatap tayin edemez, başkalarının tavsiyesi ile de kimse tayin olunmazdı. Şeyhülislâm tarafından belirlenen heyet, son olarak padişahın tasdikine sunulurdu.

Derslerin yeri ve zamanı

Huzur derslerinin yapılacağı yeri padişah tayin ederdi. Dersler uzun bir süre, Topkapı Sarayı’nda (Sepetçiler Kasrı, Sofa Köşkü, Revan Köşkü, İncili Köşk, Yalı Kasrı veya Sünnet Odası gibi bölümlerde); Abdülaziz, Mehmed Reşad ve Halife Abdülmecid dönemlerinde Dolmabahçe Sarayı’nda, Sultan 2. Abdülhamid döneminde Yıldız Sarayı’nda düzenlenmişti.

Ramazan ayı içerisinde düzenlenen derslerin günü ve saati sultanlara göre değişiklik göstermiştir. Bazen öğle–ikindi arasında bazen de ikindi–akşam arasında düzenlenen dersler genellikle iki saatte bitiriliyordu. Ramazan’ın ilk on gününde tertiplenen derslere yalnızca cuma günleri ara veriliyordu.

Derslerin muhtevası

Dersler için seçilen heyet, önde mukarrir, arkada kıdem sırası ile muhataplar olmak üzere huzura girerdi. Heyet, padişah ve maiyetince ayakta karşılanırdı. Bu davranış, ilmîye sınıfı mensuplarının, Osmanlı’da, başka hiçbir ülkede görülemeyecek bir saygı ve itibara sahip olduğunu gösterir. Karşılama töreninin ardından, başta sultan olmak üzere herkes önceden belirlendiği şekliyle yerini alırdı. Derse katılanlar, mukarrir ve muhataplar gibi önceden özenle hazırlanan minderlere otururlardı. Sultanlar da ders esnasında tahtlarında oturmayıp diğer dinleyiciler gibi dersleri, diz çöküp iki elini dizleri üstüne koyarak dinlerdi.

Huzur dersleri, bir saray geleneği olması hasebiyle son derece özenle tertip edilirdi. Özel kumaşlardan dikilmiş minderlerin desenlerinden, rahlelerin oymalarına, katılımcıların bu dersler için hazırlanmış elbiselerine kadar her türlü detay üzerinde titizlikle durulur ve Osmanlı medeniyetinin bütün incelikleri sergilenirdi.

Huzur dersleri tefsir edilecek âyetin mukarrir tarafından okunması ile başlardı. Okunan âyetler önce mukarrir tarafından tefsir edilir, sonra muhataplar mevzuyla alâkalı fikirlerini ifade ederlerdi. İlmî bir sohbet ortamında cereyan eden derslerde, sultanın huzurunda düzenlenmesi sebebiyle gereksiz uzatmalardan ve tartışmalardan kaçınılırdı. Derslerde katılımcıların fikirlerini rahat bir şekilde ifade etmelerine özen gösterilirdi. 3. Selim (1789–1807) derslere iştirak eden hocalara fikirlerini rahatça ifade etmelerini dersten önce bizzat kendisi söylemişti. Dersler sultanın ‘kâfi’ anlamındaki işaretinin ardından mukarririn duasıyla sonlandırılırdı. Ders bitiminde mukarrire ve muhataplara bir miktar atiye (hediye, bahşiş) vermek âdettendi.

Huzur dersleri genellikle Kadı Beyzavî ( ö.1285) tarafından yazılan Envârü’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vil adlı tefsir kitabından yapılırdı. Orta hacimli, özlü bir tefsir olan Envâru’t-Tenzil’in Osmanlı medreselerinde yıllarca ders kitabı olarak okutulmuş olması eserin değerini göstermektedir.

3. Mustafa döneminde icra edilen ilk derste Nisa Sûresi’nin “Ey iman edenler! Hakk’tan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, ana ve babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. (…) İyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” mealindeki 135. ayetinin tefsiri yapılmıştı.

Huzur derslerinde, 1784 yılına kadar Kur’ân-ı Kerîm’den belirli bir sıra takip edilmemişti. Ancak 1785 Ramazan’ından itibaren Fatiha Sûresi’nden başlamak suretiyle Kur’ân-ı Kerîm’deki sıra takip edilmişti. Âyetlerin tefsirinin son derece geniş yapıldığı bilinmektedir. Meselâ; 111 âyetten oluşan İsrâ Sûresi’nin tefsiri 1755 Ramazan’ında başlamış, 1778 Ramazan’ına kadar sürmüş; 29 ayetten oluşan Fetih Sûresi’nin tefsiri ise 1779–1784 yılları arasında tamamlanabilmişti. Fatiha Sûresi’nin tefsiri 1785 ve 1786 Ramazan’ında bitirilmişti. 1787 Ramazan’ında Bakara Sûresi’nin tefsirine başlanmış, 1791 Ramazan’ına kadar beş yıl boyunca ancak otuzuncu âyete kadar müzakere edilebilmişti. 1923 Ramazan’ına kadar 14. cüzde yer alan Nahl Sûresi’nin 31. âyet-i kerîmesine kadar gelinebilmiş ve bu âyetin tefsiri ile dersler nihayete ermiştir.

Osmanlı toplumunun ileri gelenleri de, padişahların saraylarda düzenledikleri huzur derslerinden ilham alarak imkânları ölçüsünde bu türden dersler düzenlemişlerdir. Konaklarda, köşklerde, evlerde hattâ kahvehanelerde benzer meclisler oluşturulmuş ve hocalar tarafından fıkıh dersleri yapılmıştır.

 

Huzur derslerinin sonuncusu, Halife Abdülmecid Efendi zamanında 1923 Ramazan’ında Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlenlenmiştir. Hilâfetin kaldırılması (3 Mart 1924) ile birlikte Huzur dersleri de tarihe karışmıştır.

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat