Şehir-Mülkiyet-Rant

Arsa meselesi çözülen halkın; ev ile münasebetinde, evini güzelce inşa etmek ve huzur içinde orada oturmak amacı dışında bir başka meselesi kalmıyordu. Bu hukuk sayesinde insanlar evlerini bir mübadele aracı olarak görmüyor, evini mal değil birer yuva olarak inşa ediyordu. Osmanlı dünyasında ev yapmak ve sonra üzerine kâr koyup satmak (rant) gibi bir düşünce hiçbir zaman vukû bulmamıştır.

Son yıllarda Osmanlı mimâri ve şehirciliğinin farklı meseleleri ile alâkalı çok sayıda neşriyat yapılmışken, bir husus var ki, şehir-mülk-rant ilişkleri üzerinde nedense şimdiye kadar pek durulmamıştır. Kentsel dönüşüm, modern şehircilik ve onun veled-i zinası olan rantın sıkça telâffuz edildiği bugünlerde, Osmanlı’nın asırlar önce rantı önlemek için aldığı tedbirlerin istendiği takdirde bugün dahi bize fikir verebileceğini düşünüyorum. Bu kısa makalede Osmanlı şehirlerinin şekillenmesinde Kur’ân-ı Kerîm’den mülhem “mülkiyet” yorumu ve kararının oynadığı önemli rol üzerinde durulacaktır.

Osmanlı devleti/insanı, “Mülkün sahibi Allah’tır” kaidesi gereği mülkiyet ile olan ilişkisinde kendini ancak mülkün emanetçisi düzeyinde görmekteydi. “Göklerin, yerin ve içlerindeki her şeyin mülkiyeti Allah’ındır.” (Kur’ân-ı Kerîm, 5/120) Bu tasavvura göre arzın/toprağın gerçek sahibi Allah ise eğer, kullar da bu toprakların ancak emanetçisi olabilirlerdi. Dolayısıyla insanlar emanetçisi olduğu toprağı sahiplenemez, onu alım-satım vasıtası yapamaz, kâr metaı olarak göremezdi. Topraktan ancak ve yalnız bir süre istifade edilebilirdi. [1]

Bu yönüyle baktığımızda Osmanlı mülkiyet anlayışı zaman içinde gelişen ve nihâi şeklini 16. asırda aldığı birkaç temel esas üzerine bina edilmiştir. İlki, mülkün sahibi değil emanetçisi olan devlet (ve onun mümessili padişah) evini yapmak isteyen insanlara bedelsiz olarak arsa veriyor, halk da kazancı ile kendi evini bu arsa üzerine yaptırıyordu. Devlet, dînî otoritenin bu fetvasına/yorumuna gerçekten inanmış olmalı ki halkına bedelsiz arsa temin etmeyi kendine vazife bilmiştir. Arsa meselesi çözülen halkın; ev ile münasebetinde, evini güzelce inşa etmek ve huzur içinde orada oturmak amacı dışında bir başka meselesi kalmıyordu. Bu hukuk sayesinde insanlar evlerini bir mübadele aracı olarak görmüyor, evini mal değil birer yuva olarak inşa ediyordu. Osmanlı dünyasında ev yapmak ve sonra üzerine kâr koyup satmak (rant) gibi bir düşünce hiçbir zaman vukû bulmamıştır. Osmanlı’da evi olmayan halka bedelsiz arsa temin etmek ve, yine geçim için ekip biçeceği bir arazi/toprak temin etmek de devletin görevi olarak anlaşılmıştır. Barınma ve iş gibi temel/insani haklar devlet güvencesinde olmuştur. Bununla birlikte Osmanlı’da çalışmayan, oturup yatan bir insanın ayakta kalma şansı yoktu. Herkes az veya çok mutlaka çalışmak zorundaydı. Meselâ toprağını arka arkaya iki yıl geçerli bir mâzeret olmaksızın ekmeyen bir insanın toprağı elinden alınır, ekebilecek başka insanlara verilirdi. Yani iktisâdi sistem çalışma/emek temeli üzerine kurulmuştu.

Bu mülk/hukuk sisteminde alınan diğer mühim karar da şudur; Ev dışında işyerleri-dükkânlar-çarşılar, hanlar, hamamlar gibi ticâri amaçlı kira geliri getiren binalar vakıflar gibi tüzel kişiliklerin mülkiyetinde olacak şekilde inşâ edilmişlerdir. Bu binaları yaptıran devlet erkânı (padişah, valide sultan, şehzade, vezir…) veya varlıklı diğer hayırsever insanlar bu binaları ya mevcut vakıflardan birine bağışlıyorlar ya da bizzat kendileri vakıf kurup bu binaları ve gelirlerini ilânihâye hayır amaçlı vakıflara bağışlıyorlardı. Meselâ İstanbul’da Fatih’in yaptırdığı ilk Kapalıçarşı, 118 dükkânıyla Ayasofya camisinin vakfiyesi olarak inşa edilmiştir ve tüm gelirleri caminin tamir ve bakım hizmetleri için harcanıyordu. Yine Sultanahmet Camisinin bugün hálâ kullanılan arastası vakıflara ait olmak üzere inşa edilmiştir. Elbette böyle binalar sadece camilere gelir amaçlı yapılmıyordu, birçoğu da fakirler, yetimler, hastalar ve sakatların hatta hayvanların ihtiyaçlarını temin etmek için kurulan vakıflara gelir gayesiyle inşa ediliyordu.

Osmanlı rantı nasıl önlemiştir?

Osmanlı’da birbirinden bağımsız olmayan imar ve mülkiyet sisteminin ekonomipolitiği şu hususlardan müteşekkildir.

1- Evler, insanlar için zarûri (havâic-i asliye) ihtiyaçtır. Ticâri hüviyeti olmadığından dolayı oturum mülkiyeti insanlara bırakılmıştır. Bu mülkiyet miras yoluyla varislere geçmektedir.

2- İşyeri/dükkânlar ise ciddî gelirleri olan ticâri binalar olduğu için bunların mülkiyeti tek tek kişilere değil tüzel kişiliği olan vakıflara bırakılmıştır. Pahada değerli oluşu ve sürekli kira geliri getirmesi gibi sebeplerle çarşı, han, hamam gibi dükkânların mülkiyeti vakıflar için düşünülmüştür. Böylelikle bazı insanların aşırı zenginleşerek imtiyazlı bir sınıf olarak ortaya çıkmasına müsaade edilmemiştir. Osmanlı’da bu tedbir sayesinde asırlar boyunca içtimâi hayatta sınıf/statü farklılıklarına dayanan çatışmalara pek rastlanmamıştır.

Bedelsiz arsa verilerek ev meselesi çözülen halka, evlerinden ayrıca satarak prim yapma ve kiralama gibi rant beklentisi bırakılmazken, zenginlerden de dükkanlar, hanlar, hamamlar sahibi olarak bunları satmak ve kiraya vermek imkân ve imtiyazı elinden alınmıştır. Bu türlü kazançlar insanlara değil, vakıfların kazanç hanesine yönlendirilmiştir. Şehirlerin gelişmesine paralel olarak ortaya çıkan rantın kişilerden eline bırakılmadan vakıflara yönlendirilmesiyle aslında halka geri döndürülmüş oluyordu. Bugün ise belediyelerin verdiği birtakım imar imtiyazlarıyla yaptırılan AVM’ler -büyük çarşılar- her ay sahiplerine matbaa gibi para basmaktadır. Öyleki AVM’lerinden yıllık 20-50 milyon dolar kira geliri elde eden zenginleri basında yer alan röportajlardan biliyoruz. Eğer bu binaları farzedelim belediyeler kendileri için yaptırsaydı elde edeceği kira gelirleri ile neler yapabilirlerdi varın siz düşünün. Cumhuriyet Türkiyesi’ne gelindiğinde ise daha en başlarda -1924’te- (Tanzimat’tan bu yana vakıf sisemini kaldırmak ve kendi mülkiyet düzenini getirmek için uğraş veren Batılıların çabalarının sonuç verdiğini ve) sistemin tümden değiştirildiğini görüyoruz. Mülk hukuku Batlılıların istediği şekilde neticelendirilmiş, kapitalizmin yeşereceği ortam ve yeni zengin sınıfının yaratılacağı mülkiyet sistemi kurulmuştur. Atatürk’ün “bizim de milyonerlerimiz olmalı” [2] sözünü burada yeri gelmişken hatırlatalım. Modern anlamda sanayii ve ticareti olmayan savaş mağduru bu ülkenin, milyonerlerini nasıl çıkaracağı sorusunun cevabı da yeni mülk düzeni sayesinde olacağı anlaşılmaktadır.

Genç Cumhuriyetin mülkiyet meselesine bakışı selefi Osmanlı ile taban tabana zıttı. Osmanlı’nın mülkiyeti “emanetlik” şeklinde dîni/ontolojik bir kavram ile ele almasına karşılık, yeni rejim mülkiyeti “sahiplik” şeklinde din dışı (seküler) bir eksende ele almıştır. Mülkiyetin karakteri dinden arındırılmıştır. Sadece mülkün mahiyeti ve hüviyeti değiştirilmekle kalmamış, vakıf sistemi de bir gecede devrim kararıyla lağvedilmiştir. Oysa mevcut sistemin; 1) günümüze uyarlanmak, 2) eksiği varsa ilave etmek 3) aksayan tarafları varsa revize etmek… gibi seçenekleri varken sistemin toptan yok edilmesi tercih edilmiştir. Yerine üzerinde düşünülüp taşınılmış doğru düzgün bir düzenleme de getirilmediğinden ortada kalan birçok mülk (arsa, arazi, bağlık..) açıkgöz sahtekârın eline geçmiştir. Bu arada vakıflara ait birçok mülkün yeni rejimin bağlıları tarafından yağmalandığını görüyoruz. [3] Vakıfların dükkân, han, arazi, bağ ve bahçeleri bedavadan biraz pahallı paralara satılığa çıkarıldı. Müslümanlar haram/günah endişesiyle vakıf mallarını satın almaya yanaşmadı. Vakıf mülklerini gayr-ı müslim zenginler ve yeni rejimin sahtekâr bağlıları topladı. Bu arada şehir içinde arsalar kapatılma ve çok ucuz fiyatlarla el değiştirme devri başlamıştı. Falih Rıfkı gibi rejim bağlıları dahi bu arazi yağmalarından çok rahatsız olmuştur. [4]

1924-50 yılları vakıf mülkleri yağması, 1950-80 yılları da arsa rantçılığının belirginleştiği dönem olarak tarihe geçmiştir. 1955 yılında kat mülkiyeti kanununun çıkartılmasıyla birlikte yavaş yavaş arsaları yapsatçılara vermek, bir arsaya mukabil 3-5 daire edinmek devri başladı. Osmanlı’nın en başlarda rantı farkederek önlemeye çalışmasına karşın Cumhuriyet hükümetleri bizzat kanun çıkararak rantın önünü açmışlardır. 2000’lere gelindiğinde ise, evvelce benzeri görülmeyen dehşetli bir zihniyet yapısı ortaya çıktı. Bu dönem eski ile kıyaslanamayacak derecede rantın kanıksandığı ve zirveye yaptığı bir dönem olarak tarihe geçecektir. Şehirler bu dönemde, insanların sağlık ve huzur içinde yaşayacakları mekânlar olmaktan çıkarılıp alınıp satılır metalara dönüştürüldü. Şehirler artık sermayenin bizzat çoğaltılacağı yeni kapitalist üretim sahaları olarak da görülmeye başlandı. Şehirde nereye ve hangi köşeye baksa para kokusu alan bir yatırımcılar grubu türedi. Tekstilciler, kuyumcular, fabrikatörler, marketçiler… gibi büyük sermaye sahibi kapitalistler birden müteahhitliğe soyundular. Evvelce küçük kârlarla çalışırlarken şimdi rant sayesinde bir yılda ve tek bir işte inşaatın büyüklüğüne göre 100 trilyon kâr yapabilen şirketler haline geldiler. Böyle bir zihniyet yapısı ancak neo-liberal (kapitalizmin yumuşatılmış adı) politikaların sahibi bir iktidar döneminde zuhur edebilirdi ve de öyle oldu. Kapitalizm, tıkandığı bir zamanda kendini ve sermayesini büyütecek yine yeni bir yol ve yöntem bularak bir kez daha ayakta kalmayı başardı! Mübarek olsun!

Rantı önlemek, adaletli bir devletin aslî görevidir.

Rant; emeksiz, gayretsiz, ter akıtmadan elde edilen anormal bir kazanç türüdür, bu mánâda faiz ile benzerliği vardır. Rant, emeği ile geçinen milyonlarca insan ile alay etmek ve “siz çalışın ben yiyeyim” demektir. [5] Adaleti tesis etmekle vazifeli devlet, bugün için en büyük adaletsizliklerden biri olan rantı bitirmek ve emeğe dayalı kazancı tekrar yüceltmekle bu işe bir başlangıç yapmalıdır. Rantı bitirmek için birçok tedbirler alınabilir, bunlardan sadece bir tanesini burada aktarmak istiyorum: Arsasını kat karşılığında müteahhitlere veren insanlar aldıkları dairelerin asgari % 50-60’ını devlete/belediyeye terk etmelidir. Belediyeler de (evsiz/kiracı) fakirleri kira bedeli almadan bu dairelere yerleştirmelidir. Bu durumda meselâ 100 daireli bir inşaatın 50’si müteahhite 50’si de kendisine kalan arsa sahibi (hiç çalışmadan ve emek sarfetmeden elde ettiği bu 50 dairenin) ancak 20’si kendisine 30 tanesi de devlete kalacaktır. 10 daireli bir inşaatta ise, 5’i müteahhide, 2’si arsa sahibine, 3 tanesi de devlete/kamuya yani dolayısıyla fakir evsizlere kalmış olacaktır. Ülkemizde her yıl tahminen 50 bin daire bu şekilde ranttan kurtarılarak fakirlere aktarılmış olacaktır.

Bundan sonra rant ümidi kesilmiş ve rant ile bir şey elde edemeyeceğini anlayan insanlarımız da artık arsa alıp prim yapmasını beklemek ve çalışmadan zenginleşme hayallerine kapılmak yerine alınteri ile kazanmaya ve geçimini temin etmeye bakacaktır. Ülkemizde halen birçok insan arsa ve ev rantı sayesinde çalışmadan hayatını sürdürmektedir. Bu insanlar sürekli arsa alarak prim yaptığında elden çıkarmakta, ya da arsasından imar geçtiyse müteahhide kat karşılığı vermektedir. Ülkemizde bugün bir milyonun üzerinde aile (ailenin diğer fertlerini de sayarsak 5 milyon kişi) hiç çalışmadan arsa ve kira geliri ile geçindiğini söylersem bu işin hangi düzeylere vardığı daha iyi anlaşılacaktır. Ülkemizde bugün 50, 100, 500, 1000, 3000 dairesi olan sayısız insan vardır. Bu mülkler alınteri, gayret, çalışkanlık ile değil arsa rantı sayesinde kazanılmıştır. Meselâ benim eskiden kiracısı olduğum ev sahibimin 85 dairesi vardı, adam kiraları takip etmekte şaşırırdı, sonunda tahsilât işini avukata vermişti. Bu adam ranttan önce çorap atelyesinde çalışan bir emekçi iken şimdi ise milyarder bir hazıryiyicidir.

 

 

[1] Bilindiği üzere arsa ve arazi mülkiyet biçimleri ev ve şehir mimârisine tesir etmektedir. Bir arsanın kiralık mülk, daimî mülk veya kullanım müsaadeli mülk… olmak bakımından mimâri sonuçlarının da farklı olacağını söylemek elbette yanlış olmayacaktır. Osmanlı’da mülkiyet ve imar hukuku sahiplik değil emanetlik anlayışına göre düzenlenirken, ev/mimâri/şehirler dahi, (şehrin % 90’ı evlerdir) bu tasavvur doğrultusunda konar-geçer kültürün evi olan çadırların yerleşik düzende biraz geliştirilmişi diyebileceğimiz tarzda ahşap çatkılı basit malzemelerle tesis edilmiştir. Şehirde sadece kimsenin mülkiyetinde olmayan cami, medrese, han gibi binalar ise taş gibi sağlam/kalıcı malzemelerle inşâ edilmiştir.

[2] İzmir İktisat Kongresi, 1923, Türk Araştırmaları Merkezi, Sayı:31

[3] Vakıflar yağmasının tarihi ülkemizde henüz yazılmadı. Münferit çalışmalar vardır, lâkin bir bütün olarak ispatlı, belgeli, tapu kayıtlarına dayanan bir çalışma henüz yapılmadı. Hamiyetperver bir heyetten bu gayreti bekliyoruz.

[4] Çankaya, Falih Rıfkı Atay

[5] Bugün ülkemizde “emek, alınteri kutsaldır” düşüncesi, “rant ne kadar tatlıdır” düşüncesine evrilmiştir. Toplumun büyük çoğunluğu ne yazık ki rantı onaylamaktadır. Bundan daha kötüsü emek, ancak “iş tutamayan beceriksizlerin işi” olarak hor görülürken rant ise “uzak görüşlü ve becerikli insanların işi” olarak kabul görmeye başlamıştır.

Mimar Semih Akşeker

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat