Dr.fatih köse: istanbul’u tekkeler ayakta tutuyor

Marmara İlahiyat Fakültesi’nden Dr. Fatih Köse ile tekke kültürü ve özelde İstanbul tekkeleri ile ilgili güzel bir söyleşi

İslâm medeniyetinin üç sac ayağı vardı: cami, tekke, medrese. Tekke ve medreseleri terk eden İslam dünyası medeniyet iddiasını kaybetmiş midir?

İslâm medeniyetinin üç önemli kurumudur bunlar; medrese ilim ayağıdır, ilmî faaliyetlerin bir sembolüdür, medreselerin en zirvede olduğu dönem, Selçuklular ve Osmanlıların en güçlü olduğu dönemdir. Diğer ayak camidir; cami hayatın merkezidir. İslâm dünyasında cami, mahallenin, şehrin, hayatın merkezidir. Onun etrafında hayat şekillenir. Cami sadece bir ibadet mekânı değildir, aynı zamanda insanların toplandığı, avlusunda bir hayat akışının yaşandığı mekândır. Kütüphane de camide bulunurdu. Eskiden kütüphaneler müstakil değildi, caminin bir bölümü kütüphane idi. Süleymaniye Camii’nde, Fatih Camii’nde sağ tarafta metal şebekeli bir bölüm vardır; orası kütüphanedir. Orada hafız-ı kütüpler, günümüzün kütüphaneci dediğimiz kişileri görev yapardı, tüm kitapları ezbere bilirlerdi. Tekke ise, manevî hayatın, tasavvufî hayatın merkezidir ve özellikle Anadolu’nun İslâmlaşmasının, Rumeli’nin İslâmlaşmasının sağlanmasında önemli rol oynamış bir kurumdur. Yine tekkeler bir zikir müessesesidir. Tekke, şeyhefendinin etrafında, dervişlerin, tasavvuf erbabının zikir ve manevî sohbetler yaptığı, İslâm’ın kalbî, manevî, öz tarafının esas alındığı bir merkezdir. Tekkeler çok yönlü kurumlardır. Aşevi, kültür merkezi, misafirhane vs. olarak hizmet verirler. Bizim medeniyetimizin iki ana kaynağı var; Kur’ân-ı Kerim ve Efendimizin Sünnet-i Seniyyesi. Kur’ân’da zikirle ilgili çok ayet var. Tekke esasen zikir yapılan bir mekan olarak tesisleşmiştir. Tekke, Osmanlı’nın klâsik, zirvede olduğu dönemde zirvededir. Bir devlet kurumlarıyla yükselir, kurumlarıyla geriler. Bir başka ifadeyle, kurumları yaşatanlarla kurumlar yaşar, ilerler veyahut geriler. İbn-i Haldun’un meşhur teorisinde olduğu gibi, kurumlar da belli şartlara bağlı olarak doğar, büyür, geriler ve ortadan kalkar. Bir müessese, onu işletenler tarafından değişime ayak uyduramazsa ya da kendini zamanın ihtiyaçlarına göre yenileyemezse o da geriler; tekkelerde de son dönemde bunu görüyoruz.

TASAVVUF ZÜMRELERİ ANADOLU’YU MÜSLÜMANLAŞTIRDI

Anadolu’nun İslâm kimliğini kazanmasında ve böylece hayatını idame ettirmesinde tekkelerin rolü ne olmuştur?

Tekkelerin bizde büyük rolü olmuştur, özellikle Anadolu’da, Türkiye coğrafyasında ve Rumeli’de tekkelerin izlerine çokça rastlıyoruz. Tekkeler cihaddan evvel gelmiş Anadolu’ya. Fuat Köprülü’nün, Ömer Lütfi Barkan’ın eserlerinde de görüyoruz; Bâcıyân-ı Rûm, Gaziyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm denilen tasavvuf zümreleri var. Gelip buralarda tekkelerini kuruyorlar ve altyapı oluşturuyorlar. Tekkeler kılıçla değil, güzel sözle, güzel ahlâkla, imarla fetih yapanların kurumu olmuştur. Tokat, Amasya, Karaman, Bursa, Edirne, İstanbul ve Rumeli’deki fetihlerin gerçekleşmesinde de tasavvuf erbablarının ve tekkelerinin büyük rolü olmuştur. Klâsik dönemdeki tekke şeyhleri, farklı, son dönemdekiler farklıdır. Buna paralel olarak kurumun işleyişi farklıdır. Tekrar ifade edersek, bir kurum kendini yenileyemezse geri kalır. Son dönemde böyle olmuştur diyebiliriz. 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren artık devlet, tekkelerden (tekkenin temsil ettiği kültürden) ziyade Batılı kurumlara rağbet etmiştir. Onları önemsemiştir. Tekkeler âdeta modası geçmiş kurumlar olarak görülmüştür.

İSTANBUL’U KİM AYAKTA TUTUYOR?

Tekkeler İstanbul’a, İstanbul tekkelere neler katmıştır?

Manevî açıdan, kültür, medeniyet ve sanat açısından bu şehre çok şey katmıştır. Günümüzde İstanbul’un en çok ziyaret edilen mekânlarının başında, tekke şeyhlerinin (postnişinlerin) türbeleri gelmektedir. Buralar maneviyat merkezleridir. Halkın içinde, otobüslerde arasıra şu söze kulak misafiri olmuşumdur: “İstanbul ayakta duruyorsa işte bu büyük zatların yüzü suyu hürmetinedir”. Bu inanç, muhabbet ve maneviyat iklimi halkın içinde yer etmiştir. Kocamustafapaşa ‘da Sünbül Sinan Tekkesi ve buraya adını veren Sünbül Sinan Hazretleri medfundur. Suriçi’nin Eyüp Sultan’ıdır, diyebiliriz halkımızın itibar ve ziyareti bakımından. Çok hürmet edilen bir zattır. Merkez Efendi, Üsküdar’da Şeyh Nasuhi Efendi, Kasımpaşa’da Hüsameddin Uşşakî, Karagümrük’te Nureddin Cerrahî, bunlar hep İstanbul’da iz bırakmış büyük zatlar. Hazireler, mezar taşları, tekkelerin mimarisi başlı başına bir kültür ve bu kültürün izleri bugün de yaşamaya devam etmektedir.

Devam eden tekke geleneği olsaydı, bu çağda nasıl bir rol üstlenirdi?

Şöyle olabilirdi; o dönemde halkın ihtiyacına cevap veren uygulamalar günümüze uyarlanarak devam ettirilebilirdi. Tekkelerin bir bütün olarak yaptığı toplumsal hizmetler günümüzde farklı farklı kurumlar, dernekler ve vakıflar tarafından yerine getirilmeye çalışılıyor. Hepsi bir arada değil yani. Tekkede manevi eğitim var, aşevi var, barınma hizmeti, kültür-sanat hizmeti var, hepsi birlikte.

MANEVÎ BÜYÜKTEN FEYİZ ALMAK

Halkın tekke büyüklerine, İstanbul’un manevi mimarlarına olan sevgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Halkımız inançlı, imanlı bir halk. İnanç insanı hayata bağlar, ümit verir, bazen aklın da önüne geçer. Burada türbe ziyaretinde eleştirilen bir yön var, bunu herkes eleştiriyor; gidip de orada yatandan medet ummamak gerekir. Burada hürmet gösterilen bir manevi zatı ziyaret söz konusudur. Annemizin veya babamızın mezarını ziyaret etmek gibi görmeliyiz. Bir de insanımız orada yatan manevi büyük zattan feyizleniyor, manevi güç alıyor. Ayrıca türbe sadece kabirden ibaret değildir; sandukası var, nefis yazıları var, hat levhaları var. Eski tekkeler aynı zamanda müze gibiydi. İçine girdiğinizde İslâm sanatını canlı olarak orada, en güzel örnekleriyle görebilirdiniz. Günümüzde Nureddin Cerrahi Tekkesi hâlâ bir müze gibidir bu yönüyle.

Tekkeler kapatılınca neler oldu?

Meşruta dediğimiz bölüm şeyhefendinin ailesine kaldı. Tevhidhane bölümleri mescid, cami oldu. Çoğu yandı, yıkıldı. birçoğu sahipsiz ve bakımsız kaldı. Birçoğu yol yapımı dolayısıyla ortadan kaldırıldı, yıkıldı. Birçoğu terk edildi, satıldı. Bir kısmı spor kulübü, depo olarak kullanıldı. Bir kısmının arsası bugün benzin istasyonu yada gecekondu olarak kullanılıyor.

Şu anda başta belediyelerimize çok iş düşüyor. Özellikle Fatih, Üsküdar, Eyüp ve Beyoğlu gibi tekke yapılarının yoğun olarak bulunduğu belediyelere. Son yıllarda bu konuda güzel faaliyetler yapılmaktadır gerçekten. Örneğin, Fatih Belediyesi Kocamustafapaşa’da tekkenin bir bölümü olan şeyh meşrutasını ve Beşikçizade Tekkesini yeniden ihya etti. Üsküdar’da Nalçacı Tekkesi yeniden inşa edildi. Eyüp Belediyesi Sertarikzâde Tekkesini yeniden ihya etti ve şu an ruhuna uygun bir biçimde kültür merkezi olarak kullanılıyor. Bahariye Mevlevihanesi aslına uygun olarak yeniden inşa edildi. Daha bunun gibi bir çok yapı ihya ve restore edilmekte. Kötü durumda olan diğer yapılar da inşaallah bu şekilde hayata kazandırılır.

İslâm medeniyetinin üç sac ayağı vardı: cami, tekke, medrese. Tekke ve medreseleri terk eden İslam dünyası medeniyet iddiasını kaybetmiş midir?

İslâm medeniyetinin üç önemli kurumudur bunlar; medrese ilim ayağıdır, ilmî faaliyetlerin bir sembolüdür, medreselerin en zirvede olduğu dönem, Selçuklular ve Osmanlıların en güçlü olduğu dönemdir. Diğer ayak camidir; cami hayatın merkezidir. İslâm dünyasında cami, mahallenin, şehrin, hayatın merkezidir. Onun etrafında hayat şekillenir. Cami sadece bir ibadet mekânı değildir, aynı zamanda insanların toplandığı, avlusunda bir hayat akışının yaşandığı mekândır. Kütüphane de camide bulunurdu. Eskiden kütüphaneler müstakil değildi, caminin bir bölümü kütüphane idi. Süleymaniye Camii’nde, Fatih Camii’nde sağ tarafta metal şebekeli bir bölüm vardır; orası kütüphanedir. Orada hafız-ı kütüpler, günümüzün kütüphaneci dediğimiz kişileri görev yapardı, tüm kitapları ezbere bilirlerdi. Tekke ise, manevî hayatın, tasavvufî hayatın merkezidir ve özellikle Anadolu’nun İslâmlaşmasının, Rumeli’nin İslâmlaşmasının sağlanmasında önemli rol oynamış bir kurumdur. Yine tekkeler bir zikir müessesesidir. Tekke, şeyhefendinin etrafında, dervişlerin, tasavvuf erbabının zikir ve manevî sohbetler yaptığı, İslâm’ın kalbî, manevî, öz tarafının esas alındığı bir merkezdir. Tekkeler çok yönlü kurumlardır. Aşevi, kültür merkezi, misafirhane vs. olarak hizmet verirler. Bizim medeniyetimizin iki ana kaynağı var; Kur’ân-ı Kerim ve Efendimizin Sünnet-i Seniyyesi. Kur’ân’da zikirle ilgili çok ayet var. Tekke esasen zikir yapılan bir mekan olarak tesisleşmiştir. Tekke, Osmanlı’nın klâsik, zirvede olduğu dönemde zirvededir. Bir devlet kurumlarıyla yükselir, kurumlarıyla geriler. Bir başka ifadeyle, kurumları yaşatanlarla kurumlar yaşar, ilerler veyahut geriler. İbn-i Haldun’un meşhur teorisinde olduğu gibi, kurumlar da belli şartlara bağlı olarak doğar, büyür, geriler ve ortadan kalkar. Bir müessese, onu işletenler tarafından değişime ayak uyduramazsa ya da kendini zamanın ihtiyaçlarına göre yenileyemezse o da geriler; tekkelerde de son dönemde bunu görüyoruz.

TASAVVUF ZÜMRELERİ ANADOLU’YU MÜSLÜMANLAŞTIRDI

Anadolu’nun İslâm kimliğini kazanmasında ve böylece hayatını idame ettirmesinde tekkelerin rolü ne olmuştur?

Tekkelerin bizde büyük rolü olmuştur, özellikle Anadolu’da, Türkiye coğrafyasında ve Rumeli’de tekkelerin izlerine çokça rastlıyoruz. Tekkeler cihaddan evvel gelmiş Anadolu’ya. Fuat Köprülü’nün, Ömer Lütfi Barkan’ın eserlerinde de görüyoruz; Bâcıyân-ı Rûm, Gaziyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm denilen tasavvuf zümreleri var. Gelip buralarda tekkelerini kuruyorlar ve altyapı oluşturuyorlar. Tekkeler kılıçla değil, güzel sözle, güzel ahlâkla, imarla fetih yapanların kurumu olmuştur. Tokat, Amasya, Karaman, Bursa, Edirne, İstanbul ve Rumeli’deki fetihlerin gerçekleşmesinde de tasavvuf erbablarının ve tekkelerinin büyük rolü olmuştur. Klâsik dönemdeki tekke şeyhleri, farklı, son dönemdekiler farklıdır. Buna paralel olarak kurumun işleyişi farklıdır. Tekrar ifade edersek, bir kurum kendini yenileyemezse geri kalır. Son dönemde böyle olmuştur diyebiliriz. 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren artık devlet, tekkelerden (tekkenin temsil ettiği kültürden) ziyade Batılı kurumlara rağbet etmiştir. Onları önemsemiştir. Tekkeler âdeta modası geçmiş kurumlar olarak görülmüştür.

İSTANBUL’U KİM AYAKTA TUTUYOR?

Tekkeler İstanbul’a, İstanbul tekkelere neler katmıştır?

Manevî açıdan, kültür, medeniyet ve sanat açısından bu şehre çok şey katmıştır. Günümüzde İstanbul’un en çok ziyaret edilen mekânlarının başında, tekke şeyhlerinin (postnişinlerin) türbeleri gelmektedir. Buralar maneviyat merkezleridir. Halkın içinde, otobüslerde arasıra şu söze kulak misafiri olmuşumdur: “İstanbul ayakta duruyorsa işte bu büyük zatların yüzü suyu hürmetinedir”. Bu inanç, muhabbet ve maneviyat iklimi halkın içinde yer etmiştir. Kocamustafapaşa ‘da Sünbül Sinan Tekkesi ve buraya adını veren Sünbül Sinan Hazretleri medfundur. Suriçi’nin Eyüp Sultan’ıdır, diyebiliriz halkımızın itibar ve ziyareti bakımından. Çok hürmet edilen bir zattır. Merkez Efendi, Üsküdar’da Şeyh Nasuhi Efendi, Kasımpaşa’da Hüsameddin Uşşakî, Karagümrük’te Nureddin Cerrahî, bunlar hep İstanbul’da iz bırakmış büyük zatlar. Hazireler, mezar taşları, tekkelerin mimarisi başlı başına bir kültür ve bu kültürün izleri bugün de yaşamaya devam etmektedir.

Devam eden tekke geleneği olsaydı, bu çağda nasıl bir rol üstlenirdi?

Şöyle olabilirdi; o dönemde halkın ihtiyacına cevap veren uygulamalar günümüze uyarlanarak devam ettirilebilirdi. Tekkelerin bir bütün olarak yaptığı toplumsal hizmetler günümüzde farklı farklı kurumlar, dernekler ve vakıflar tarafından yerine getirilmeye çalışılıyor. Hepsi bir arada değil yani. Tekkede manevi eğitim var, aşevi var, barınma hizmeti, kültür-sanat hizmeti var, hepsi birlikte.

 

 

Söyleşi: Hamza Toprak

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat