Hz. Muhammed ve Şarlman

Mengüşoğlu: Pirenne’e göre İslâm’ın yükselişi Avrupa’yı sarsmıştır

Henri Pirenne’nin Hz. Muhammed ve Şarlman kitabını Türkçe’ye tercüme eden Muhsin Önal Mengüşoğlu ile kitabı üzerine konuştuk

Belçikalı tarihçilerden Henri Pirenne, Constantinus’tan Charlemagne zamanına kadar geçen sürede, Avrupa’nın evrilme sürecine yepyeni ve devrimsel bir bakış açısı getirmiştir. Pirenne’in iddiasına göre antikitenin yokoluşu ve ortaçağ batı uygarlığının kaçınılmaz çöküşünün ana saiki Germen istilalarından ziyade İslâm’ın önlenemez yükselişidir. Pirenne modern batılı tarihçilerin pek çoğunun aksine biraz da oryantalist bir bakış açısıyla İslâm’ın, özellikle ortaçağ boyunca kesinlikle Avrupa dünyasına alternatif bir güç haline dönüştüğünü savunmuştur. Yazarın son kitabını ve genel olarak tarih anlayışını kitabın mütercimi tarihçi Muhsin Önal Mengüşoğlu ile konuştuk.

Önce eserin yazarı Henri Pirenne ve genel olarak tarihçiliğinden başlayalım. Kimdir Pirenne? Tarih felsefesinde ve araştırmalarında öne çıkan noktalar nelerdir?

Ortaçağ Avrupa’sı ve Belçika tarihinin önde gelen araştırmacılarından birisi olan Henri Pirenne, 23 Aralık 1862 tarihinde Belçika’da doğmuştur. Babası Lucien Henri Pirenne tekstil alanında faaliyet gösteren nüfuzlu ve zengin bir fabrikatördür. 1879 yılında Liége Üniversitesi Felsefe bölümüne kayıt olan Pirenne’in, 1883 yılında doktorasını tamamladığını görüyoruz. Kendisi Liége Üniversitesinde okuduğu yıllarda, döneminin önemli tarihçileri Godefroid Kuth ve Paul Fredericq ile beraber çalışma imkânı yakalamıştır. Pirenne 1885 yılında Ghent Üniversitesine geçmiştir. 1886 yılında henüz 24 yaşındayken Ortaçağ ve Belçika Tarihi dalında profesör unvanını almaya hak kazanarak önemli bir başarıya imza atmıştır.Pirenne’in hayatında önemli dönüm noktaları vardır. Bunlardan ilki Almanların Belçika’yı işgali sırasında ders vermeyi reddetmesidir. Bu tepkisi sonucunda 1916-1918 yılları arasında Almanlar tarafından hapsedilmiştir. Ölümünden sonra yayınlanmış olan Avrupa Tarihi’nin taslağını bu mahpusluk yıllarında oluşturduğu iddia edilmektedir.

ROMA-GERMEN SENTEZİ YOKTUR

Yazarı tarih sahnesine taşıyan asıl husus ise sonradan kendi adıyla anılacak önemli bir tezi gündeme taşımış olmasıdır. Pirenne’in iddiası Germen kahramanlığı ile ilgili tarih tezlerini çürütmeye dönüktür ve Alman milliyetçiliğinin iddia ettiği Avrupa medeniyetinin yeniden kurulmasını sağlayan Germen ırkı teorisinin yanlış olduğudur. Nazi yayılmasının kurmak istediği Germen imparatorluğu üstün Germen ırkı ideolojisine yaslanıyordu. Pirenne’e göre ortada bir Roma-Germen sentezi yoktur ve Germenlerin 5. ve 9. yüzyıllar arasında Avrupa uygarlığına herhangi bir katkıları olmamıştır. Hatta onlar Roma uygarlığına adapte olmuşlardır. Öte yandan Avrupa’da Feodalizme geçişi sağlayan ve böylece sonraki dönem kapitalizminin temellerinin atılmasını sağlayan da barbar Germen saldırıları değildir. Aksine Roma uygarlığı siyasal düzlem dışında hayatın her alanında varlığını aynen sürdürmüştür. Bu nedenle Pirenne, Ortaçağ’a geçişi 5. yüzyıla değil daha ileriye 8. ve 9. yüzyıllara götürür. Ona göre 5. ve 9. yüzyıllar arasında yaşanan barbar saldırıları Roma tarafından absorbe edilmiştir. Her ne kadar iktidar barbar kralların eline geçmişse de iktisadi, sosyal, kültürel ve dinsel ilişkiler hemen hemen aynı şekilde sürdürülmüştür. Peki, Pirenne’e göre ortaçağa geçişi sağlayan saik nedir? Yazarı farklı kılan husus bu konudaki iddiasıdır. Onun ifadesiyle Ortaçağ’a geçişi sağlayan şey İslam’ın ortaya çıkışı ve sel gibi Akdeniz’e akan Arap saldırılarıdır.

Daha çok sosyal ve iktisadi tarihle ilgilenen Pirenne’in bir diğer iddiası da Belçika’nın kuruluşunu 843 tarihli Verdun anlaşmasına dayandırmasıdır. Bu anlaşmayla Karolenj İmparatorluğu dindar Ludwing’in üç oğlu arasında paylaştırılmıştır. Pirenne bu paylaşım esnasında Belçika devletinin kurulduğu savını ortaya atmış ve bu iddiasını 1899-1932 yılları arasında yayınlanan yedi ciltlik “Belçika Tarihi” adlı eserinde ispat etmeye çalışmıştır. Belçika devletinin tabiri caizse kaza eseri bir başka değişle tesadüfî bir biçimde kurulduğu kanaatini taşıyan Avrupa tarihçilerinin aksine bir iddiayı gündeme taşımış olması Pirenne’i Belçika milliyetçiliği yaptığı suçlama ve eleştirileriyle karşı karşıya bırakmıştır.

Pirenne’i tarih sahnesinde öne çıkaran bir diğer husus da Ortaçağ kentlerinin esasında tüccarlar sayesinde kurulduğunu ve şehirde yapılan her şeyin tüccarların kârları doğrultusunda oluşturulduğunu iddia etmesidir. Pirenne’e göre Avrupa’nın gösterdiği genişleme dış bir faktörün etkisiyle ortaya çıkmıştır. Bu dış faktör, bir yandan Haçlı seferleri sonucunda Akdeniz’in ticarete yeniden açılması, öte yandan da 11. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın gerek Akdeniz yoluyla ve gerekse Rusya toprakları aracılığıyla Bizans ve İslam dünyasıyla ticari ilişkilerini geliştirmesidir. Böylece Kuzey Denizi ve Akdeniz sahillerinde yeni şehirler doğmuş ve ticaret yeniden canlanmıştır.

Bir grup tarihçi ise Pirenne’in bu tezini reddederek kentlerin ortaya çıkışını Avrupa toplumunun iç bünyesinden doğan faktörlere dayandırmışlardır. Bu alternatif açıklamalardan birine göre, dönem içinde gerçekleşen ekonomik büyüme daha fazla hayvan, su ve rüzgâr gücünden yararlanmayı ve böylece üretim girdilerini daha etkin şekilde bir araya getirmeyi mümkün kılan teknik ve kurumların ortaya çıkmış olmasının bir sonucudur. Onların ifadesiyle yeniden canlanan Akdeniz ticaretinin dış desteği değil, tarımsal üretimdeki artış bölgenin hızlı gelişmesinin sebebi olarak görülmektedir.

Diğer bir açıklama ise ekonomik büyümeyi teknolojik değişim yerine nüfus artışı ile ilişkilendirilmektedir. Çoğalan nüfus karşısında tarım alanlarının verimsizleşmesi şehir hayatını ortaya çıkarmıştır. Zira artan nüfus kendisine yeni iskân alanları aramıştır. Bu durum insanları bâkir topraklara göç etmek zorunda bırakmıştır. Bu yeni topraklardaki farklı insan/toprak dengesi değişik doğal kaynaklar donatımıyla birleşince ayrı üretim yapılarına yol açmıştır. Farklı üretim yapılarına sahip bölgeler arasında başlayan kârlı ürün değişimi pazar ekonomisinin genişlemesini sağlamış, bu da Ortaçağ’da görülen ekonomik büyümenin temelini teşkil etmiştir. Her ne olursa olsun Pirenne’in tarih felsefesi ve araştırmaları konusundaki iddiaları önemlidir ve ortaya çıktığı günden bugüne kadar esaslı bir biçimde tartışılmaktadır.

ARAPLAR NEDEN GERMENLER GİBİ ASİMİLE OLMADI?

Hz. Muhammed ve Şarlman eserinin önemi nedir? Eserin Batı’nın oluşumu ve İslam konulu karşılaştırmalı okumalarda sunduğu imkânlar konusunda ne söylersimiz?

Eser ortaya çıktığı dönemde yepyeni bir iddiayı gündeme taşımıştır ki o da 8. ve 9. yüzyıllarda güneyden ve doğudan gelen İslam baskısının Avrupa kıtasını hatta Avrupalı kimliğini ortaya çıkardığı savıdır. Avrupalı tarihçilerin gerek İslam’a gerekse de İslam dünyasına karşı ciddi rezervlerinin olduğu bir dönemde Pirenne’in böylesine bir tezi ortaya atmış olması bir hayli önemlidir. İslam’ın barbarlaşma dışında hiçbir netice üretmediğini düşünen Batı dünyası karşısında Pirenne gibi önemli bir tarihçinin kaleminden çıkan bu iddialar göz ardı edilmemelidir.

Yazar, Hz. Muhammed ve Şarlman adlı eserinde de bu sorunsalı tüm ayrıntılarıyla tartışmış ve İslam’ın göz kamaştırıcı bir hızla yükselişe geçtiğini belirterek bu durumun Avrupa’yı derinden sarstığını ve her alanda değişime zorladığını ifade etmiştir.

Pirenne’in kitapta cevabını aradığı bir diğer husus da Arapların neden tıpkı Germenler gibi asimile olup İmparatorluk nüfusu içerisinde erimedikleridir. Aslında ona göre cevap basittir; İslam iman akidesi üzerine kurulu bir inanç sistemidir ve hızla yayılmaktadır. Müslümanlar Hıristiyanlığı kabul ederek din değiştirmemişlerdir. Aksine kendi dünya görüşlerini, adli, idari ve hukuksal yapılarını ve hatta konuştukları dili fethettikleri bölgelere taşıyarak yeni vatanlarını dönüşüme uğratmak istemişlerdir. Elbette ki bilim, sanat ve felsefe alanlarında Bizans ve Roma’dan faydalanmışlardır ama bu etki belirli sınırların dışına taşmamıştır.

Bu çok önemli bir iddiadır zira bu argümanlarla oryantalist tarih anlayışına yepyeni bir soluk kazandırılmıştır. Bilindiği üzere oryantalizm İslam ve Batı medeniyeti arasındaki mücadelede Batı uygarlığı lehine veriler elde etmeye çalışan bir akımdır. Edward Said bu sistematiği tek bir cümle ile özetler, Said’in ifadesiyle, “Oryantalizm gerçek Doğuyu değil Şarkiyatçıların görmek istedikleri bir Şark’ı aksettirir.” Said’e göre Oryantalizm, Şark ile uğraşan bir düşünce sistemdir; yani Şark hakkında hükümlerde bulunur, Şark hakkındaki kanaatleri onayından geçirir, Şark’ı tasvir eder, tedris eder, iskân eder, yönetir; kısacası “Doğu’ya hâkim olmak, onu yeniden kurmak ve onun amiri olmak için” Batı’nın bulduğu bir yoldur. Bir başka değişle oryantalizm bir sömürge doktrinidir. Batı güçlüdür ve doğuyu boyunduruğu altında tutmak zorundadır. İşte bu güç sayesinde Batılılar doğuyu değiştirmekte ve dönüştürmektedir. Batılı araştırmacıların zihnini meşgul eden ve İslam karşısında Batı dünyasını daima muzaffer gören bir zihniyet karşısında Pirenne’in aksi iddiaları gündeme taşımış olması bir başka değişle dönüşümün batıdan değil doğudan geldiği savını ortaya atması Hz. Muhammed ve Şarlman adlı eseri bir hayli değerli ve önemli kılmaktadır.

ESERİN KAYNAKLARI

Pirenne bu metni üzerinde ne kadar çalışmıştır?

Elbette ki hiçbir fikir yahut iddia bir anda ortaya çıkmış değildir. Pirenne de savunduğu görüşleri okuyucularıyla paylaşmak için çok uzun süreli araştırmalar gerçekleştirmiştir. Aslında Pirenne, Almanlar tarafından sürgüne gönderildiği dönemde kaleme aldığı Avrupa Tarihi adlı eserinde de İslam fetihleriyle Ortaçağ Avrupa’sının oluşumu arasındaki yakın ilişkiye dikkat çekmiştir. Ne var ki bu düşüncelerini sistematik bir biçimde okuyucularıyla paylaştığı eseri Hz. Muhammed ve Şarlman’dır. Bununla birlikte kitap Pirenne’in sağlığında basılamamıştır. Tarihçinin oğlu Jacques Pirenne eserin müsvedde metninin 4 Mayıs 1935 tarihinde tamamlandığını ve babasının yıllarca süren araştırmalar neticesinde böyle bir sonuca ulaştığını beyan etmektedir. Onun ifadesiyle Pirenne, bıkıp usanmadan mevcut kaynaklar üzerinde dönüp durmuş ve ömrünün son yirmi yılını büyük bir bilimsel iştiyakla zihnindeki bu problemi çözmeye adamıştır. Son olarak şunu da ifade etmeliyim ki elimizdeki metin Pirenne’in ölümünden ancak iki yıl sonra yani 1937 yılında basılabilmiştir.

Eserin kaynakları nelerdir?

Yazar kitabında, Batı dünyasının itibar ettiği Ortaçağın tarihsel ve bilimsel çalışmalarının neredeyse tamamından faydalanmıştır. Aslında Oryantalist tarih yazımı açısından değerlendirildiğinde ciddi bir ironiyle karşı karşıya kalınmaktadır. Zira her fırsatta batının üstünlüğü fikrini taşıyan oryantalistlerin de Ortaçağ araştırmaları konusunda beslendikleri kaynak Pirenne’inkinden farklı değildir. Ne var ki onların batının elini güçlendirdiğini iddia ettikleri kaynaklar bütünü, Pirenne’in bakış açısıyla tam tersi bir argümanın gündeme taşınmasına neden olmuştur. Kitabı önemli kılan bir diğer husus da zaten bu ironik durumdur. Zira Pirenne iddialarını gündeme taşırken batı dünyasını adeta kendi silahlarıyla vurmuştur.

Peki eserin tezi üzerinde ciddiye alınması gereken tartışmalar yapılmış mıdır?

Aslında bu sorunun cevabı kitabın adında gizli. Pirenne’in Batı-Doğu mukayesesi yaparken Hz. Muhammed ve Şarlman’ı eserinin kahramanları addetmesi tesadüfî bir durumun sonucu değildir. Bilindiği üzere Şarlman kutsal Roma-Germen İmparatorluğunun ilk hükümdarıdır ve Batı Avrupa’da Hıristiyanların yaşadığı topraklar ilk kez onun zamanında siyasi bir bütünlük kazanmıştır. İmparator Şarlman Batı Avrupa’nın siyasal, dinsel ve kültürel yapısını önemli ölçüde etkileyen güçlü bir yönetici ve cesur bir savaşçı olarak Ortaçağ boyunca birçok Avrupa ülkesinin edebiyatına girmiş ve saygıyla önünde eğilinen bir figür haline gelmiştir. Hatta bugün bile Avrupa uygarlığı, en büyük bunalım dönemlerinde, hep İmparator Şarlman’ı anımsamaktadır. Peki, ordusunu her sınıftan papazların takip ettiği, vahşi Saksonlarla yirmi yıl savaştıktan sonra onları alt etmeyi başararak, tapınakları yıkıp, yerine kilise ve manastırlar yaptıran bu popüler İmparatorun karşısında kim durabilmiştir? Pirenne’e göre cevap basittir. Bu yenilmez gücün önüne İslam fetihleriyle geçilebilmiştir. Fetihlerle birlikte klasik gelenek dağılmıştır. Çünkü İslam kadim Akdeniz birliğini ortadan kaldırmıştır. İslam akınlarıyla birlikte güç dengeleri dramatik bir şekilde değişmiştir. Galya’nın denizle irtibatı kesilmiş ve bu bölge güçsüzleştirilmiştir. İtalya’da Lombardlar Roma’dan giderek daha fazla uzaklaşmıştır. Merovenj düzeni sarsılmıştır. Merovenjler kiliseden yardım ummaktadır ancak kilisenin kendisine bile hayrı kalmamış ve bu kurum tam bir çöküntü içerisine girmiştir. Asıl yardıma ihtiyacı olan artık kilisedir. Elbette ki tarihin akışını değiştirecek boyuttaki böylesine etkili ve can alıcı bir iddiayı ortaya atmak sonuçlarına da katlanmayı gerektirecektir. Avrupa dünyası “Pirenne tezi” adıyla zikredilen bu iddiaları uzun süre tartışmış ve çürütme mücadelesi vermiştir. Bu yöndeki çabalar modernist Avrupalı tarihçilerin bir kısmı tarafından hâlâ sürdürülmektedir. Ne var ki sorun İslam dünyasının meseleye nasıl baktığıdır. Üzülerek belirtmeliyim ki Müslüman araştırmacı ve tarihçilerin Pirenne tezi konusunda yeterli merak ve alakayı gösterdiklerini söylemek güçtür. Umulur ki elimizdeki eser bu meyandaki boşluğu doldurma ve atılacak adımları hızlandırma konusunda da vesile olur. Gayret bizden takdir Allah’tandır.

Türkçede bulunan diğer çeviriden farkı nedir sizin çevirinizin?

Maalesef Türkiye’de hemen her konuda çok ciddi bir bilgi kirliliğiyle karşı karşıyayız. Bu durum çeviri sahası için de geçerlidir. Ben sabık çevirinin ilk baskısına sahibim. Mütercim Türkiye’nin alanında önde gelen saygın akademisyenlerinden birisi olarak kabul görmekte. Kendisi hakkında benzer kanaatleri ben de taşımaktayım. Ne var ki hiçbir husus eserin baştan savma bir şekilde tercüme edildiği gerçeğini değiştirmiyor. Üzülerek belirtmeliyim ki çevirmen dersine iyi çalışmamış. Bir başka değişle yaptığı işi fazla önemsememiş. Benim burada kastettiğim çeviri hataları değil. Bu durum başta kendim olmak üzere tercüme yapan herkesin başına gelebilir. Hiçbirimiz hatadan münezzeh değiliz. Mutlak doğru yalnızca Allah’a aittir. Beni asıl ilgilendiren metnin tam olarak Türkçeye kazandırılmamış olması. Kitapta çok sayıda Latince terkip ve cümle var ve maalesef sabık çeviride bunların neredeyse tamamı atlanmış yani tercüme edilmemiş. Bu da okuyucuyu anlaşılması güç ve sıkıcı bir metinle uğraşmak zorunda bırakıyor. Ben çeviride özellikle bu konuda çok hassas davranmaya çalışarak Latince ifadelerin büyük bir kısmını ciddi bir uğraş sonucunda Türkçeleştirmeyi başardım. Sözlerimde mübalağa yaptığım düşünülebilir ama şunu rahatlıkla ifade edebilirim ki bu eser Latince kavram ve cümleler Türkçeleştirilmedikçe hiçbir değer arz etmeyecekti. Elbette ki bunu metnin aslına sahip olanlar daha rahat anlayacaktır. Sabık çeviriye geri dönecek olursak mütercimin gerekli hassasiyeti göstermemesinin nedenlerini zaman zaman zihnimde tahlil ettiğimde aklıma sadece şöyle bir izah geldi ki o da mütercimin ismine bir başka değişle popülaritesine fazlasıyla güveniyor olması ihtimaliydi. Sonradan çevirilerini keyifle okuduğum ve tercümeler konusunda kendisine fazlasıyla saygı duyduğum değerli bir ağabeyim bana sabık çevirinin kasetçalara okuma yöntemiyle yedi günde tamamlandığını söylediğinde bazı şeyleri daha rahat izah etme imkânını yakalamış oldum. Anladığım kadarıyla mütercim İngilizce metni spontane bir biçimde sesli olarak dillendirmiş ve bu faaliyet kasete kaydedilmiş. Ardından yayıncıya kaydı metne dökme işlemi kalmış. Tabi bunların hepsi tahminlerden ibaret ama hiçbir şey diğer çevirinin yetersizliğini ve gelişigüzel bir biçimde gerçekleştirildiği gerçeğini değiştirmiyor.

Çeviride yoğun bir biçimde notlar yer alıyor. Bunun sebebi nedir?

Çeviride yer alan notları da bir önceki soruya verilen izahatla ilişkilendirmek mümkündür. Son zamanlarda Türkçeye tercüme edilen eserleri inceledikçe çeviri konusunda biraz fazla mükemmeliyetçi davrandığımı düşünmeye başladım. Bu alanda gerçekten çok ciddi bir gelişigüzellik var. Zaman zaman öyle tercümelerle karşılaşıyorum ki bu eser keşke bu haliyle Türkçeye kazandırılmasaydı diyorum. Sorunuza geri dönecek olursak genellikle uzun geçmiş döneme ait tarihsel metinlerde okuyucunun anlayamayacağı şehir ve yer isimleri, Ortaçağda kullanılan özel terim ve tabirler, Hıristiyanlıkla alakalı pek çok inanç ve doktrin, İmparator ve kral isimleri yer alabilmekte. Hele bir de bu eser Pirenne gibi entelektüel bir şahsiyete aitse bu hususa daha çok dikkat etmeniz gerekiyor. İşte benimki de bu özeni göstererek metni daha anlaşılır kılma çabasıydı.

MÜSLÜMANLARIN AKDENİZ’E HÂKİM OLMALARI

Henri Pirenne Müslümanların fetihleri ile ortaçağ Avrupa’sının oluşumu arasında nasıl bir ilişki olduğunu düşünür?

Pirenne’in de ifade ettiği gibi Ortaçağın başlarında Avrupa derin bir duraklama dönemine girmiştir. Diğer taraftan daha önce de ifade ettiğimiz gibi Pirenne, Ortaçağın kökenini yani antik çağdan kopuşun kesinlikle Germen istilaları ile açıklanamayacağı kanaatindedir. Onun ifadesiyle uygarlık olarak ne varsa Akdeniz’dir. Yani yenilik olarak ne varsa buradan kaynaklanmaktadır. İstanbul da bu dünyanın merkezidir. Buna bağlı olarak da Müslümanların Akdeniz dünyasına hâkim olmaları Avrupa’yı içe kapanmaya ve tarım toplumu haline getirmeye zorlamıştır. Zira deniz kapanmıştır ve ticaret son derece sınırlı alanlarda gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Ortada artık yalnızca toprağın yegâne zenginlik olduğu ve menkul değerlerin dolaşımının en aza indiği bir imparatorluk vardır. İslamiyet VIII. yüzyıl boyunca, Bizans donanmasının Batı denizciliğini koruyamadığı her yerde denizi Hıristiyan gemicilerine kapatmıştır. Avrupalılar ancak Haçlı Seferleriyle bir kez daha dış dünyaya açılabilmişlerdir. Hatta bugün batı dünyasında işi daha da ileriye götürerek feodalizmi ortaya çıkaran nedenin İslamiyet olduğunu iddia eden araştırmacılar bulunmaktadır. Zira İslam fetihleriyle Akdeniz’in birliğine kesin bir müdahale söz konusu olmuş ve ticaretin bir başka değişle ekonominin can damarı kesilmiştir. Dolayısıyla Batı ittifakını sağladığı iddia edilen Şarlman’ın önünde tek bir seçenek kalmıştır ki o da devleti ve orduyu bu durum karşısında yeniden düzenlemektir. İmparator bürokrasi ve orduyu ayakta tutabilmek için mülk dağıtmak zorunda kalmıştır. İşte bir kısım batılı araştırmacıya göre feodalizmi tetikleyen ana saik de budur.

Hz. Muhammed olmadan Charlemange’ın anlaşılamayacağını düşünen yazarın Germen istilaları ile İslam’ın yayılış sürecini birlikte ele almasının sebebi nedir?

İslam, ilk tarih sahnesine çıktığı andan itibaren Hıristiyan dünyası tarafından teolojik bir meydan okuma olarak algılandı. Batılı araştırmacıların pek çoğunun İslami yayılış sürecini, barbar ayaklanması olarak değerlendirmeleri de bundan olsa gerektir. Ne tesadüftür ki başta Almanlar olmak üzere birçok Avrupalı ulusun atası oldukları varsayılan ve kavimler göçünü tetikledikleri iddia edilen Germen kabilelerinin yayılma arayışları da Batılı kaynakların önemli bir kısmında barbar istilaları olarak addedilmektedir. Pirenne’in İslam’ın yayılış süreciyle Germen istilalarını birlikte ele almasında bu hususun önemli bir etken olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte Pirenne modern batılı tarihçilerin pek çoğunun aksine İslam’ın, özellikle Ortaçağ boyunca kesinlikle Avrupa dünyasına alternatif bir güç haline dönüştüğünü savunmuştur. Ona göre İslam’ın batıdan olduğu kadar batının da İslam’dan öğreneceği çok şey vardır.

İSLAMİYET’İN BEKLENMEYEN İLERLEYİŞİ

Tarih yazımında İslam’ın doğuşu ve Akdeniz dünyasına etkisi farklı perspektiflerden ele alınmaktadır. İslam ve Akdeniz/Akdenizlilik üzerine yapılan araştırma ve tartışmalar bakımından eser ne ifade ediyor?

Pirenne’in ifadesiyle antik gelenekten kopmanın nedeni, İslamiyet’in beklenmeyen bir biçimde ve hızla ilerlemesi olmuştur. Bu ilerleyiş karşısında batı sıkışmış ve kendi içine kapalı olarak yaşamak zorunda kalmıştır. İlk kez, tarihsel hayatın ekseni Akdeniz’den Kuzeye itilmiştir. Antik uygarlık, Akdeniz birliği üzerine kurulmuştu ve bu birlik sayesinde ticaret mümkün oluyordu. Ticaret para demekti ve bu para Roma Devletinin bürokrasisini ve profesyonel ordusunun sürekliliğini temin etmekteydi. Yedinci yüzyılda Akdeniz birliğine ve ticarete İslamiyet’in müdahalesi kesin bir kopuş meydana getirdi. Buna bağlı olarak da iktisadi hayat sadece ve yalnızca tarıma dayalı hale gelmişti. İslam’ın yayılışıyla kısa bir zaman zarfında Hıristiyanlığın merkezinde yer alan Akdeniz’in Hıristiyanlık için sınır haline gelmiş olduğu gerçeği Pirenne’in üzerinde özellikle durduğu bir husustur. Onun ifadesiyle yaklaşık 200 yıllık bir mücadelenin ardından Akdeniz’in tamamıyla İslam’ın kontrolü altına girmesi neticesinde Hıristiyanlık kuzey kıyılarıyla yetinmek zorunda kalmıştır. Batı’da uygarlığın tüm verilerini Akdeniz ölçeğinde gören, yenilik olarak ne varsa Akdeniz’e hasreden bir düşünce geleneği var. Dolayısıyla Batı’nın Akdeniz’den kopuk yaşaması ve kendini var etmesi mümkün gözükmemektedir. İşte İslam’ın sarstığı bu dengedir. Ve Pirenne Hz. Muhammed ve Şarlman adlı eserinde bu olguyu ısrarla dile getirmeye çalışmıştır.

Ortaçağ Avrupa’sının oluşumunda Germenlerin rolünün çok önemli olmadığını düşünen Henri Pirenne Ortaçağ konusundaki tartışmalara ne tür katkılar yapmıştır?

Pirenne’in kanaatleri ortaya atıldığı dönem açısından değerlendirildiğinde yepyeni bir iddiayı gün yüzüne çıkarmıştır. Onun tezi geleneksel tarih anlayışının adeta bel kemiği sayılabilecek bir hususu, çağlara dayalı tarih sistemini değiştirebilecek kadar önemlidir. Bilindiği üzere geleneksel tarih anlayışına göre ortaçağ Germen istilalarının tetiklediği kavimler göçü ile başlamıştır. Pirenne ise Germenlerin Batı dünyasının şekillenmesinde neredeyse hiç etkisi olmadığı kanaatindedir. Çağları değiştirecek böylesine bir iddianın gözardı edildiğini düşünmek anlamsızdır. Bu nedenle Pirenne tezi ciddi boyutlarda tartışılmıştır. Günümüzde benzer kanaatleri taşıyan başka tarihçiler olduğu gibi Pirenne’in savını çürütmeye çalışan pek çok sosyal bilimci de bulunmaktadır. Her ne olursa olsun Pirenne’in bu çıkışı Müslümanları sürekli küçümseyen ve İslam’ı sosyal ve psikolojik dinamiklerden yoksun barbarlık dini addedenlere karşı şiddetli bir tokat gibidir.

 

ANNALES OKULU VE PİRENNE

Henri Pirenne’in ” Tarihçiler Ne Yapmaya Çalışıyor?” başlıklı bir metni var Zamanımızda Tarih Felsefesi içinde. Şunu sormak istiyorum: Onun Sosyal bilim yönelimli tarih anlayışının oluşumunda onun etkisi var mıdır?

Bilindiği üzere tarih yazımında 20. yy. başlarına kadar egemen olan usûl; siyaset, diplomasi ve savaşlar üzerine yoğunlaşmaktı. Bu anlayışa göre önemli mevkileri işgal edenlerin, bir başka değişle büyük adamların yaptıkları büyük işlerin öyküsü, kronolojik bir silsileye tabi tutularak siyasi ve askeri olayların anlatısı şeklinde sunulmalıydı. Kronolojik tarih anlayışına ilk itirazlar 18. yy.’da görülmeye başlandı. Bununla birlikte iki Fransız tarihçi Lucien Febvre ile Marc Bloch tarafından yeni bir tarih çeşidi geliştirmek amacıyla kurulan Annales d’histoire economique et sociale (ekonomik ve toplumsal tarih yıllıkları) isimli derginin ilk sayısı 15 Ocak 1929’da yayımlandı. Yaygın olarak Annales adıyla anılan dergi tarih söylemini kökten yeniledi, o zamana dek bir yana bırakılmış olan ekonomik ve toplumsal konulara önem ve öncelik verilmeye, tarih bilimine toplum bilimleri yöntemleri uygulanmaya başlandı. Çeşitli toplum bilimleri ve farklı disiplinler arasında işbirliğini sağlayacak bir tarih bilimi yaklaşımı geliştirilmek üzere kurulan, bazılarınca bir okul, bazılarınca bir hareket olarak tanımlanan Annales sonrasında tarih disiplini bir daha asla eskisi gibi olmadı. Kaba hatlarıyla vermeye çalıştığımız bu bilgi birikimiyle, Marx’ın, Weber’in, Durkheim’ın geliştirdiği düşünsel aygıtları tarihe uyarlayacak olan bu iki tarihçinin Pirenne ile de iletişim halinde oldukları ve ondan etkilendiklerini göstermesi açısından 1921 yılında Bloch, 1922 yılında Febvre tarafından kaleme alınan mektuplara değinmekte yarar vardır. Mektuplarda Belçikalı tarihçi Henri Pirenne’e Annales görüşlerini savunan yeni kurulacak bir derginin başına geçmesi rica ediliyordu. Pirenne, her iki Fransız tarihçinin ortak talebine, destek sözü vererek ve fakat ricalarını yerine getiremeyeceğini söyleyerek yanıt vermiştir. Bu talep karşılığındaki destek sözü, Pirenne’in sosyal bilim yönelimli tarih anlayışının gerek oluşum gerekse de gelişimine yönelik öncülüğünü göstermesi açısından önemlidir. Elbette ki sosyal tarih anlayışının izlerine Hz. Muhammed ve Şarlman adlı eserde de rastlamak mümkündür.

 

Hz. Muhammed ve Şarlman

Henri Pirenne

Belçikalı büyük tarihçilerden Henri Pirenne, Constantinus’dan Charlemagne zamanına kadar geçen sürede, Avrupa’nın evrilme sürecine yepyeni ve devrimsel bir bakış açısı getirmiştir. Pirenne’in iddiasına göre antikitenin yokoluşu ve ortaçağ batı uygarlığının kaçınılmaz çöküşünün ana saiki Germen istilalarından ziyade İslâm’ın önlenemez yükselişidir.

Yazar, ilk bölümde Germen istilalarından sonra batı uygarlığının içinde bulunduğu durumu sorgulamıştır. Pirenne’e göre her ne kadar Germen kabileleri batıda önemli askeri zaferler kazanmışlarsa da bu başarıları Roma toplumunun kültürel dinamiğinde çok az bir değişime sebep olmuştur. Aksine barbar halklar çok kısa bir zaman zarfında Roma kültürü içerisinde erimiş ve yok olmuşlardır. Gerçekleştirilen evliliklerin de bu duruma büyük bir katkısı olmuş ve Latin dili etki ve önemini muhafaza etmiştir. Hatta Pirenne, Germenlerin İmparatorluğu dönüştürmek gibi bir niyetleri olmadığı görüşünü savunmuştur. Onun iddiasına göre barbarların amacı Roma’nın nimetlerini paylaşmaktan başka bir şey değildir.

Eserin ikinci bölümünde Pirenne, İslâm’ın göz kamaştırıcı bir hızla yükselişe geçtiğini belirtmiş ve bu durumun Avrupa’yı derinden sarsarak her alanda değişime zorladığını ifade etmiştir. Ona göre gerek Bizans’ın ve gerekse de Roma’nın güney merkezli bir tehdit korkuları yoktur. Bu yönde herhangi bir işaret de bulunmamaktadır. Afrika’da yahut bugünkü tabirle Orta Doğu’da İmparatorluğa hasım olabilecek herhangi bir güce rastlanmamaktadır. Bu bölgedeki tek faaliyet Bizans’ın o muhteşem donanması vasıtasıyla Akdeniz’i kontrol altına alarak ticaret ve ulaşım üzerinde denetimi sağlamış olmasıdır. Ancak 634 yılında İranla girişilen savaş neticesinde durum değişmiş ve güç dengeleri sarsılarak yavaş yavaş İslâm otoritesi etkisini hissettirmeye başlamıştır.

Pirenne, işte tam bu noktada o hayati soruyu sorarak bu meseleye çözüm aramıştır. Acaba Araplar niçin tıpkı Germenler gibi asimile olup İmparatorluk nüfusu içinde erimemişlerdir? Aslında ona göre cevap basittir; İslâm iman akidesi üzerine kurulu bir inanç sistemidir ve hızla yayılmaktadır. Müslümanlar Hıristiyanlığı kabul ederek din değiştirmemişlerdir. Aksine kendi dünya görüşlerini, adli, idari ve hukuksal yapılarını ve hatta konuştukları dili fethettikleri bölgelere taşıyarak yeni vatanlarını köklü bir dönüşüme uğratmak istemişlerdir. Tabiki bilim, sanat ve felsefe alanlarında Bizans ve Roma’dan faydalanmışlardır ama bu etki belirli sınırların dışına taşmamıştır.

Kısa bir zaman zarfında Hıristiyanlığın merkezinde yer alan Akdeniz sınırı haline gelmiştir. Afrika, Suriye ve Mısır sırasıyla kaybedilmiş ve bu bölgelerdeki ticaret el değiştirmiştir. 200 yıldan daha kısa bir süre sonra Akdeniz tamamıyla İslâm’ın kontrolü altına girmiş Hıristiyanlık ise kuzey kıyılarıyla yetinmek zorunda kalmıştır.

İstanbul hâlâ büyük bir donanma sahibidir ve Adriyatik ile Sicilya’yı egemenliği altında tutmayı başarmıştır. Ancak geriye kalan tüm bölgeler artık Müslümanların elindedir.

Kısacası tüm bu gelişmelerin ışığında değerlendirildiğinde Pirenne modern batılı tarihçilerin pek çoğunun aksine biraz da oryantalist bir bakış açısıyla İslâm’ın, özellikle ortaçağ boyunca kesinlikle Avrupa dünyasına alternatif bir güç haline dönüştüğünü savunmuştur. Ona göre İslâm’ın batıdan olduğu kadar batının da İslâm’dan öğreneceği çokşey vardır. Günümüz dünyasında ülkemizdeki siyasi erkin ‘Avrupa Birliği’ hayalleriyle yatıp kalktığı bir ortamda Pirenne’in bu görüşleri ne kadar da manidardır.

 

 

 

Asım Öz

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Devamını oku:
Sünnet fazilet değil Adalettir

Prof. Dr. Bedri Gencer ile sünnetin bugünümüze tatbiki üzerine ufuk açıcı bir söyleşi gerçekleştirdik.. Prof. Dr. Bedri Gencer, zamanımızın önemli...

Kapat