1878’den Günümüze Adım Adım Kanlı İstila

İsrail’in Filistin’de gerçekleştirdiği istilayı anlatan OccıpatIon 101 belgeseli görülmesi gereken bir yapım: 1878’den günümüze adım adım kanlı istila

Siyonistlerin 1878 yılından bu yana Filistin topraklarında sistematik olarak gerçekleştirdiği istilayı ve katliamı konu eden Occipation 101 belgeseli çoğumuzun bilmediği ya da bir takım çevrelerce çok iyi gizlenen gerçekleri açığa çıkartıyor. Belgesel ayrıca ABD’nin halkından dahi gizlediği İsrail’e yaptığı milyarlarca dolarlık maddi yardımları, BM’nin takındığı iki yüzlülüğü, Filistin halkının adım adım eriyen gücünü, Arap ülkelerinin basiretsiz duruşlarını ve küçük çocukların büyük ülkelerin oyununa nasıl kurban gittiğini gözler önüne seriyor.”Ne kadar insana ulaştırabilirseniz ulaştırın. Elbet bir gün herkes gerçekleri görecektir.” İstila 101 belgeselinin büyük titizlikle insanlara ulaşmasının engellendiğini söyleyen belgesel yapımcısı Alison Weir ve yönetmenleri Sufyan Omeish ve Abdallah Omeish insanlara bu anlamlı çağrıda bulunuyor. Occupation 101 olarak gösterilen İstila 101 belgeseli sunduğu ayrıntılarla Ortadoğu topraklarında çoğunlukla da Filistin konusunda inanılmaz cesur söylemleri barındırıyor. Filistin istilasını konu eden belgesel Avrupa’da ve ABD’de fazlasıyla ses getirecek olsa da, gizlenen hatta ortaya çıkması istenmeyen bir belgesel. Çünkü belgesel bilmediğimiz ya da bize anlatılmayan gerçekleri etkileyici bir tonda izleyicisine aktarıyor. Bu belgeselin büyük titizlikle insanlara ulaşmasının engellendiğini söyleyen belgesel yapımcısı ve yönetmenleri insanlara da anlamlı çağırıda bulunuyor. “Ne yaparsanız yapın bu belgeseli tanıdıklarınıza ulaştırın.”

Batı’nın Cezayir, Güney Afrika ve Pakistan katliamları

Occipation 101 ünlü fizikçi ya da evrenbilimci Stephan Hawking’in “Bilginin en büyük düşmanı cehalet değildir. En büyük düşman bilgi yanılgısıdır” diyerek açılıyor. Daha sonra Filistin ve İsraillilerin çatışmasıyla devam ediyor ve burada etkileyici bir şarkı dinliyoruz. Çığlıklar nerede… Günün sesi nerede… İnsanların sesi nerede… Ve duvar yazılarını görüyoruz. Sokaklardan fışkıran ama filozofların dahi kuramadığı birkaç cümle; “Ölülerin öcünü alacağız.” Daha sonra sırasıyla şimdilerde Libya’ya özgürlük götürmek için ön plana çıkan Fransa’nın Cezayir’de uyguladığı vahşete şahit oluyoruz. Yüz binlerce insanı katleden Cezayir askerlerinin kurşuna dizdiği ölülerle alay ettiği görüntülere şahit oluyorsunuz. Daha sonra ise benzer kişilerin, benzer milletlere Güney Afrika’da ve Pakistan’da uyguladığı vahşeti kısa ama etkileyici tonda seyrediyorsunuz.Daha sonra belgeselin asıl ön plana çıkarmak istediği ayrıntıları seyretmeye başlıyorsunuz. Burada bir gazeteci kasıtlı olarak yapılan bilgi kirliliğinden bahsediyor ve konuyu şöyle özetliyor; “İsrail ile Filistin meselesini ne kadar araştırırsanız o kadar çok yanlış şeyle karşılaşırsınız. Görüntülerle yazılanlar çoğu zaman birbiriyle uyuşmaz. Acemice yazılmış yabancı bir filme benziyor. Meseleyi biraz deşince aslında durumun garip değil, aynı zamanda rahatsız edici olduğunu görürsünüz. Basın oradaki çatışmayı kültürün bir parçasıymış gibi sunar. Bu yanılgının nedeni hikâyeyi tek taraflı dinlemekten kaynaklanıyor.” Bu bilgiyi aldıktan sonra aslında insanlığın iğrenç bir kumpasa sürüklendiğini hissedeceksiniz. Hele de Filistin’de çekilmiş gerçek görüntülerin yavaş yavaş akmasıyla; “Bunların birçoğundan haberimiz yoktu.” gibi cümleler kurabilirsiniz.

1878’de başlayan kanlı süreç

Dakikalar ilerledikçe asıl ayrıntılara geçiliyor. İsrail’in kuruluşunda izlenen ve üstü kapatılmaya çalışılan müthiş ayrıntılar ve bu devleti ayakta tutabilmek adına büyük devletlerin özellikle de ABD’nin uyguladığı vahşi üslubu görüyorsunuz. ABD’nin İsrail’e yaptığı inanılmaz yardımları duydukça öfkeleniyor ve bu yardımları halkından gizlemeye başardığını şaşırarak seyrediyorsunuz. Belgeselle birlikte meselenin başlangıcına gidelim.Yıl henüz 1878. Ortada İsrail devleti yok ve o topraklardaki Müslüman ve Hıristiyan Arapların oranı yüzde 96,8 iken Yahudilerin oranı ise yüzde 3,2’ye ancak tekabül ediyor. Britanya’nın ön ayak olmasıyla ve büyük desteğiyle Siyonizm devletinin kurulması için ilk adımlar atılıyor ve Avrupa’dan 65 bin Yahudi bu bölgeye göç ettiriliyor. Zamanla bu sayı artıyor ve 1920’lere gelindiğinde 110 bin Yahudi Avrupa’dan bu topraklara getiriliyor ve araziler gerçek sahiplerinden alınıp Yahudilere veriliyor. Bunun neticesinde 1922’de Hıristiyan Arapların oranı yüzde 87,6’ya gerilerken, Yahudilerin oranı yüzde 11’e yükseliyor. 1931’de ise bu oran Müslüman-Hıristiyan Araplar, yüzde 81,6, Yahudiler: Yüzde 16,9 olarak geçiyor.

Antisemitizmi lehlerine kullanıyorlar

2. Dünya Savaşı yaklaştığında daha doğrusu Hitler’in iktidara gelmesiyle birlikte göç sayısı ikiye katlanıyor ve tam 174 bin Yahudi Avrupa’dan Filistin topraklarına göç ediyor. Avrupa’da Antisemitizm dalgasının iyice yaygınlaşmasıyla birlikte Yahudiler için yeni bir devlet kurma fikri doğuyor. Hiç suçları olmadığı halde Yahudi düşmanlığının suçunu Filistinliler ödemeye başlıyor ve 1947 yılında Britanya Filistin meselesini BM’ye devretmeye karar veriyor. BM baskı altında kalıp bölgeyi Arap devleti ve Yahudi devleti olarak ikiye bölüyor. Bu sırada nüfusun üçte ikisinden fazlasını oluşturmaları ve bölgenin yüzde 92’sinden fazlasına sahip olmalarına rağmen Araplara bölgenin yüzde 43’ü veriliyor. Nüfusun yalnızca üçte birini oluşturmalarına rağmen tüm bölgenin yüzde 8’inden azına sahip olmalarına rağmen Yahudilere yüzde 52’si veriliyor. Yahudiler sadece bölgede fazla toprak almadıkları gibi en bereketli arazileri de himayelerine geçiriyorlar. Bununla da yetinmeyen Siyonistler bünyelerinde barındırdıkları büyük silahlı güçle birlikte Arap şehirlerini işgale başlıyorlar. Öne çıkan ilk katliam Deir Yasin Köyünde gerçekleştiriyor. Bu köyde yaşayan yüzlerce kişi çoluk, çocuk ve yaşlı demeden sebepsiz yere katledilip toprakları ellerinden alınıyor.

15 Mayıs 1948’de İsrail devleti resmi olarak kurulup çevresindeki köyleri ele geçirmeye başlamasıyla, Arap devletleri de saldırıya geçiyor. Sürekli konuşan ve hazırlıksız yakalanan Arap devletleri ne yazık ki bu savaşta İsrail’in 90 bin askerine karşılık sadece 68 bin asker gönderiyor. Savaşta üstün olan taraf hep İsrail oldu ve toprağına toprak kattığı gibi Filistin topraklarını Filistinlilerden temizledi. En son haliyle İsrail, Filistin topraklarının yüzde 78’ine hakim oldu. Yalnız Batı Şeria, Ürdün ve Gazze Mısır’ın kontrolünde kaldı. İsrail devletinin kurulmasıyla kısa süre içerisinde yaklaşık 400 köy tamamen ortadan kaldırıldı ve yeni Yahudi yerleşim yeri yapıldı. BM’nin kararlarıyla da bu yok edilen köylerin sakinlerinin bir daha köylerine dönmesi engellendi.İsrail Mısır’ın kontrolündeki toprakları da ele geçirmek için 1967’de başka bir savaşı başlattı. İsrail bu savaşta Batı Şeria ve Gazze’yi de topraklarına katarak Filistin’den kalan toprakları işgal etti. Bu savaş sırasında İsrail toplam 400 bin Filistinliyi topraklarından çıkardı ve binlercesini katletti. Dünya ise bu katliamlardan bahsetmek yerine hâlâ Yahudi soykırımını konuşuyordu. Arap liderler Filistinlilerin haklarını korumak için çokça konuşsalar da bir icraat gerçekleştiremediler. Sonunda da Filistinliler kendi haklarını kendileri savunmaya niyetlendi ve intifada başladı. Filistinlilerin topraklarını korumak için başlattıkları bu girişimlere İsrail çok acımasız şekilde karşılık verdi. İnsanlar katlediliyor, bilinçli olarak sakat bırakılıyor, taşlarla kemikleri kırılıp omuzları çıkarılıyordu. Tarihe not düşen kaynaklar ise 1967’den bu yana tam 400 bin Filistinlinin hiç suçu olmadığı halde fiziksel şiddete ve tacize maruz kaldığını yazıyordu.

Çocuklar katledildi

İlk intifada sırasında yani 1987’den 1993’e kadar öldürülen Filistinli sayısı yaklaşık 2 bindi. Bunların 255’den fazlası ise çocuktu. 1993 yılının sonunda ilk intifada giderek durulmaya başladı. Gelecek 7 yıl boyunca barış sürecine girildi. Oslo Barış süreci sırasında aslında Filistinlilerin durumu daha da kötüleşti. Ekonomi, sağlık ve eğitim gibi konularda Filistinliler çok kötü bir seviyeye çekildi. Filistinli yöneticiler de o yıllarda kendi halkından gerçekleri gizledi. Sürekli Gazze’nin ve Ramallah’ın kurtarıldığını açıkladılar. Hâlbuki bu iki kent de İsrailli askerlerin gözetimi altındaydı. 1967’den itibaren 18 bin Filistinlinin evi yerle bir edildi. Bu evlerin 740’ı Oslo Barış süreci sırasında yıkıldı. Yasalar da zaten İsraillilere işliyordu. Yerleşimci Yahudiler eğer bir Filistinliyi öldürürse ya hiç ceza almıyor ya da kısa süreli göstermelik cezalar veriliyordu.

 

Eylül 2000’de ikinci intifada başladı. Filistinliler için her şey hukuksuz ve adil olmayan haklarını düzeltmek içindi. Bir yanda havuz keyfi yapan Yahudiler, diğer yanda bir gram suya muhtaç bırakılan Filistinliler. İntifada boyunca İsrail hep orantısız güç kullandı. Göstericilerin üzerine hakiki mühimmat kullandı. İntifadanın ilk 10 gününde 174 Filistinli öldürülürken, 3 bin Filistinli yaralandı. İsrail çoğu zaman plastik mermi kullandığını ve zararsız olduğunu söylese de gerçek öyle değildi. Bunlar çelikten kaplama mermilerdi. Bu mermiler çoğu zaman çocukların ölümüne neden olur. Eylül 2000’den Şubat 2007’e İsrail’in öldürdüğü Filistinli sayısı 4009 iken Filistinlilerin öldürdüğü İsrailli sayısı ise 1021’dir. 935’ten fazla çocuk çatışmalarda ölürken bunların 816’sı Filistinli, 119’u ise İsraillidir. İsrail ayrıca Filistinlileri Batı Şeria’da saatlerce bekleten bir sürü kontrol noktası kurdu. Filistinlilerin hareket özgürlüğü büyük oranda kısıtlandı. Kudüs’e, sağlık kuruluşlarına, hastanelere, okullara, erişimi zorlaştırdı hatta çoğunu kısıtladı. Kısacası 3 milyon kişiyi hapishane ortamı oluşturulmuş bir bölgede yaşamaya zorladı. Hareket özgürlüğü insan hakları beyannamesinde de geçen en temel haklardandır. Ancak İsrail uluslararası yasaları göz göre ihlal etti. Şimdi bile kontrol noktalarında bekleyen askerler inanılmaz haklara sahipler. İsrailli asker herhangi bir Filistinliyi durdurup onu saatlerce bekletebilir hatta şiddet uygulayabilir. Filistin ekonomisinin büyük bir kısmı İsrail’de çalışan insanların gelirlerine dayalıydı. Artık İsrail’e giremedikleri için on binlerce aile kazanç kapısını kaybetti. Dünya Bankası verilerine göre Filistin’de işsizlik yüzde 53 görünürken, yüzde 75’i ise sefalet içerisinde yaşıyor, yani günde 2 dolardan az para kazanıyor. Eğitim sistemi de çökmüş durumda. Apartmanlarda, kiralık dairelerde, kiliselerde, camilerde, bahçelerde ve boş arabalarda ders veriliyor. Burada öğrenciler savaşa gider gibi evden çıkıp okullarına gidiyor.

 

İsrail sadece 18 bin Yahudi yerleşimciye yer açabilmek için 3 milyon Filistinliyi Gazze’ye yığdı. 2005 Ağustosunda ise İsrail Gazze’deki yerleşimcilerini ve askeri karakolları boşaltıp yerleşimcilerin yerini değiştirdi. Medya, İsrailli politikacılarla birlikte görülmemiş bir fedakârlık yapılmış gibi gösterdi. Gerçek ise, İsrail’in uluslararası yasalara nihayet boyun eğmesinden ibaretti. O ağlayarak ve bağırarak evlerinden çıkarılan Yahudi yerleşimciler İsrail nüfusunun yalnızca yüzde 2’sini teşkil ediyordu. Yasadışı yerleşimcilerin her birine yeniden yerleşmeleri için 227 bin dolar vaat edildi. Toplam bedel 2.2 milyar dolardı. Gazze’de görünür bir şekilde İsrail varlığı olmasa da İsrail, Gazze sınırı, kıyı suları ve hava sahası üzerindeki kontrolünü sanal bir hapishane meydana getirerek sürdürüyor. Mülteci kamplarında yaşayan insanlar korkunç gerçeklerle yüz yüze yaşamını sürdürüyor. Bir odada sayıları 14 ve 25 kişi arasında insan yaşıyor. Çocuklar için hiçbir şey yok. Sokak, park, okul, oyun sahasına hasretler. Çoğu bunlarla tanışmadan ölümle tanışıyor. Bugün mülteci kamplarında yaşayan Filistinlilerin sayısı 4.255.120. Filistinli çocuklar üzerinde yapılan araştırmada birçoğunun artık yaşama isteği verisi ortaya çıktı. İsrail’in bir başka vahşi uygulaması ise ördüğü devasa duvar. İsrail’in duvarı Berlin Duvarından iki kat yüksek ve dört kat daha uzun. Köyleri tam içten bölüyor ve sağlık, eğitim ve yolculukları engelliyor.

Bir uzman şu açıklamayı yapıyor; “İsrail’in uçakları, tankları ve büyük silahları var. İsrail’i algılama biçimi değişmeli. İsrail sürekli ben barış istiyorum diyen fakat Arapları öldüren ve onların yerleşim yerlerini gasp eden bir ülkedir. Fakat dünyaya sürekli tehdit altındayım imajı veriyor. İsrail dünyanın en büyük beşinci nükleer gücüdür. 200 ile 300 arası nükleer başlığa sahiptir. İsrail bölgesinde süper bir güçtür. İsrail’in tank sayısı 3930 iken Filistin’in 0, İsrail F16 Jet sayısı 362 Filistin’in 0. İsrail ayrıca ABD’nin ardından en büyük hava filosuna sahip ülkesi. Her bakımdan savunmasız bir nüfusa karşı abartılı bir güç kullanım söz konusu.”İsrail’in kısa sürede bu kadar güçlenmesi ve şımarık çocuk gibi davranmasının en büyük etkisi ABD’nin gücünü ve varlığını sürekli arkasında hissetmesinden kaynaklanıyor. ABD İsrail’in şuanda en büyük destekçisi. Ayrıca İsrail’in işgal edilen bölgelerde yaptığı her şeyin ücretini ABD vergi mükellefleri ödüyor. İsrail, dünyadaki tüm ülkelerin birleşimi miktarında dışarıdan ekonomik yardım alıyor. 1949’dan 2006’ya kadar ABD’nin İsrail’e yaptığı yardım miktarı: 108 milyar dolar. Bugün ise her yıl 2-3 milyar dolar arasında değişiyor. Ya da her gün 6-8 milyon dolar. Kişi başına düşen ABD yardımı 10, 775 dolar. Fakat birçok ABD’li bundan habersiz, çünkü ABD’de bulunan İsrail lobisi bunları halktan çok iyi gizliyor. ABD’nin toplamdaki senelik yardımın üçte birini İsrail alıyor. Sadece Mart 2003’te ABD İsrail’e 10 Milyar dolar yardımda bulundu. O tarihte müdahale ekiplerinin yani terörist saldırılarda ilk harekete geçecek olanlara geliştirilmesi için istenen 3,5 milyar dolarlık burs ise komitenin onayından geçemedi. İsrail’e verilen 10 milyar dolar ülke içinde kullanılsaydı sigortasız 4,202,251 çocuğa sağlık yardımı sigortası temin edilebilirdi. Ya da onları okula hazırlayan çocuk gelişim programlarına 1.445.573 Amerikalı çocuğun katılması için ödeme yapılabilirdi.

ABD örtbas ediyor

İsrail ayrıca BM Güvenlik Konseyi kararlarını en çok ihlal eden ülke konumunda duruyor. ABD İsrail’in uluslararası yasaları ihlalini savunmak için BM’de 40’tan fazla veto hakkını kullandı. ABD’nin İsrail’e verdiği taahhüdün oldukça ısrarlı olması, iyi organize olmuş yandaş İsrail lobisiyle çıkacak bir çatışmayı engellemekle kalmıyor, aynı zamanda bölgeyi kontrol etme ve bölgedeki nüfuzunu kullanma çabaları dâhilinde İsrail’i artık elzem bir stratejik müttefik olarak gören Pentegon’un görüşlerini de temsil ediyor.

Bir Musevi: Siyonizm’den önce kardeş gibi geçinirdik

Bu istila sırasında duyarlı Museviler de çıkmıyor değil. Şu ana dek 1681 İsrail askeri işgalde görev yapmayı reddetti. En az 323’ü emre itaatsizlikten hapse atıldı. Siyonistleri protesto eden Musevi ise; “Ben Arapları tanıyorum. Araplar çok iyidir. Siyonist hareket başlayana kadar aramızda hiçbir sorun yoktu. Büyükannem bana Siyonist hareket başlamadan evvel birbirlerinin çocuklarına bakıcılık yaptıklarını söylerdi. Birbirlerinden borç alırlarmış. Kardeş gibi geçinirmişler. Siyonist hareket birbirimizle çatışmamıza yol açtı. Problem, Arap ya da Musevilerde ya da Müslüman ve Yahudilerde değil sorun Siyonizm’de” diyor.

Rachel Corrie:Gördüklerim tarif edilemez vahşet

Filistin defalarca uluslararası gözlemci istese de İsrail bunu her seferinde engelledi. Filistinliler uzun süre uğraştıktan sonra seslerini duyurmaya başladılar ve aktivisitler bölgeye gelmeye başladı. Bunlardan biri de 23 yaşındaki Rachel Corrie’ydi. Filistinli bir doktorun evini korurken İsraillinin kullandığı buldozerin altında kalarak yaşamını yitiren Rachel Corrie Filistin’de bulunduğu 2 hafta bir saat olduğunda not defterine şu cümleleri yazmıştı; “Gördüklerimi tarif edebilmek için hâlâ çok az kelime biliyorum.” ABD ayrıca Rachel Corrie’nin ailesinin meclise verdiği bağımsız soruşturma talebini reddetti.

Geceleri Filistinlilere uyku yok

Evi yıkılan ve bu anlamda yetkililere dert yanan kadın kendini şöyle ifade ediyor; “Saçlarımı çektiler. Beni yerlerde sürüklediler ve tekmelediler. Tek derdim üç çocuğumun yuvasını kurtarmaktı. Başaramadım ve aylarca dışarıda çadırda yaşamımızı sürdürdük. Kocamı evimizin yıkılışını protesto ettiği için hapise attılar. Zor şartlar altında yaşamımızı sürdürmeye çalışıyoruz. Çocuklarım bunalımda. Yemek yaparken küçük kızımın kendini astığını gördüm. Yetişmesem kendini öldürecekti. Dışarıda güneşin altında nasıl yaşamamızı istiyorlar. Artık yaşamak istemiyorum. Bir annenin çocuğunu kendini asarken görmesi nasıl bir durum sizce. Akli dengeleri müthiş bozuldu. Geceleri uyuyamıyorlar. Bana sürekli, “Askerler mi geliyor.” diye soruyorlar. Ama bir gerçek var ben onlardan daha çok korkuyorum.”

İsrail zulmü herkesi vuruyor

Filistinliler topraklarında kendi adlarına verilen kararlarda hiçbir zaman söz sahibi olamıyor. Yasalar Filistinlileri evlerinden çıkarmak ve İsraillilere daha rahat yaşam için çalışıyor. İsrailler çoğunlukla iyi tarım yapılacak arazilere ve su kaynaklarının çevresine kuruluyor. Bu bir etnik temizliktir. Sadece Müslümanlara değil, Filistinli Hıristiyanlar da İsrail zulmünden pay alıyor. Mesela ibadetlerini yapabilmek için pazar günü kiliselere giremiyorlar. Zırh delici silahlarla Hıristiyan evlerine saldırıyorlar. Hıristiyan bir anne durumu şöyle anlatıyor; “Onlar ateş ederken tek bir şey düşünüyorum. Çocuklarımı nereye saklayabilirim. Çocuklarım artık sokağa çıkamıyor. Benim çocuklarım da ister park da oynamayı havuzda yüzmeyi. Ama benim çocuklarıma bu hakkı çok görüyorlar ve engelliyorlar.”

 

 

Seyid Çolak

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat