Nefsine Değil Müminlerin Aklına Taraftar Olmak

Kendisini diğer insanlardan daha üstün gören insan, etrafındaki kişilerin her türlü eleştiri, öğüt ve uyarılarına kapalıdır. Hatasını görse dahi, enaniyeti ağır basar ve kabullenmek yerine yanlış da olsa kendi dediğinde ısrar eder. Oysa samimi insan, haklı olduğu bir konuda bile, üste çıkmayı düşünmez. Kur’an’a uygun olan, insanın enaniyete neden olan benlik duygusundan ve nefsini savunmaktan vazgeçmesidir.

Bediüzzaman bu konunun, ‘nefsine değil, daima müminlerin aklına taraftar olarak’ çözüleceğini ifade etmiştir:

… Bu illetin yegane çaresi: Nefsini suçlu duruma düşürmek değil ve nefsine değil daima karşısındaki meslekdaşına tarafdar olmak. Fenn-i adab ve ilm-i münazaranın alimleri (terbiye, bilgi eğitimi ve karşılıklı konuşma ilminin alimleri) arasındaki doğruluktan, haktan ayrılmama ve bununla birlikte merhamet, adalet dairesinde hareket kaidesi olan şu: “Eğer bir mes’elenin tartışılmasında kendi sözünün haklı çıktığına tarafdar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır.” Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit o tartışmada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor, belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa; zararsız, bilmediği bir mes’eleyi öğrenip, kazanç sağlamış olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip, tarafdar çıkar, memnun olur. (Risale-i Nur Külliyatı, Lemalar, s.151)

Kişinin kazandığı mal, makam, ilim ve başarıyı kendinden zannetmesi de enaniyetinden kaynaklanır. Oysa tüm bunları Allah verir, kişi ancak O’nun ihsanıyla verdiği kadarına sahiptir. “Dediler ki: “Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın.” (Bakara Suresi, 32) ayetiyle hatırlatıldığı gibi insan , Rabb’inin kendisine öğrettiğinin dışında hiçbir bilgiye de sahip olamaz. Allah’ın sonsuz aklı ve kudreti karşısında, acz içindeki insanın elde ettiği her şeyi sahiplenmesi büyük akılsızlık olur.

Çalışıp kazanarak evine rızık götürdüğünü düşünen kimseler de gerçekte yanılgıdadırlar. Çünkü Kur’an’da, “Kendi rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki onu ve sizi Allah rızıklandırır. O, işitendir, bilendir.” (Ankebut Suresi, 60) ayetiyle bildirildiği üzere rızkı Rabb’imiz vermekte ve imtihan amacıyla da dilediğine kısıp dilediğine genişletmektedir. “Ve orda sizler için ve kendisine rızık vericiler olmadığınız kimseler (varlıklar ve canlılar) için geçimlikler kıldık. (Hicr Suresi, 20) ayetiyle açıklandığı gibi, rızık veren yalnızca Yüce Allah’tır. Hiç kimse bir başkası için rızık verici değildir. Kullarına nimetlerini bahşeden, yağmuru yağdırarak ölü toprağa can veren, hastalandığında şifa veren ve tüm işleri evirip çeviren yalnızca Rabb’imizdir. O hiçbirşeye ihtiyacı olmayandır; Kendisine ihtiyaç olunan, yardım beklenendir.

Samimi bir mümin, tüm nimetlerin Allah’ın ihsanı olduğunu bilir, aczinin farkındadır. Kendisine ulaşan tüm nimetlere şükreder ve samimiyeti nedeniyle de Allah’ın hoşnutluğunu kazanır. Ancak çok sayıda insan, kendisine bir musibet isabet ettiğinde Allah’a yalvarır, nimete kavuştuğunda ise dünya hayatının bir imtihan olduğunu unutup, yine kendinden bilerek, nankörlük eder. Der ki; “Bu, bana ancak bir bilgi(m) dolayısıyla verildi.” Oysa hayır, “bu bir fitne (kendisini bir deneme)dir. Ancak çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi, 49)

Enaniyetli kişinin bir başka kayıp getiren davranışı da, ‘ön plana çıkma hırsı’dır. Nefis, salih amellerde dahi kişiyi dünyevi bir hırsa sevk edebilmekte ve akla uygun gibi görünen teviller yaptırabilmektedir. Bazı insanlar, bir işin en güzel ve sonucu en hayırlı şekilde yapılmasından çok “bu işi yapan ben olayım” mantığıyla davranırlar. Bu ön planda olma isteği, enaniyetli bir tavırdır ve samimiyeti zedelemesi kaçınılmazdır.

Samimi bir mümin asla diğer müminlerden daha üstün özellikleri olduğunu kanıtlamaya çalışmaz. Ya da yaptığı işi müminlerin gözüne hoş görünebilmek amacıyla yapmaz. İşi herkesten daha iyi yaptığını herkese kanıtlamaya çalışmaz.

Bediüzzaman’ın bu nefsani özellikle ilgili olarak,” fırsat bulup, kötü bir huy olan makam mevki sevgisine meylettirir, ihlası kaçırır, riya kapısını açar.” (Risale-i Nur Külliyatı, 20.Lema,s.152) sözleriyle ifade ettiği gibi, enaniyet insanı mümin kardeşiyle rekabet içine sokar. Mümin kardeşinin de güzel ve başarılı bir işe talip olmasını istememek, onun ahiretine yarar sağlayacak bir işe vesile olmamak çok hatalıdır ve Ku’ran’a uygun bir davranış değildir. Samimi mümin kendisi gibi diğer müminlerin de Allah’ın hoşnut olacağı salih amellerde bulunmalarına destek olur. Diğer müminlerin de güzel özelliklerini ön plana çıkarmak ister. Enaniyetini ve gururunu ezer.

Dağı tanıyan, nasıl tanımaz uçurumu? Madem ki yükseliş var, iniş olmaz olur mu? N.F. Kısakürek

 

 

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat