Yaşama Borcumu Ödüyorum

Neredeyse bir asrın tanığı Cahit Kayra ile İstanbul, kitapları ve son dönem çalışmaları üzerine konuştuk.

Bu haftaki konuğumla İstanbul ağırlıklı bir sohbet yapacağız; bu arada onun kitaplarına, öykülerine, son dönem çalışmalarına da değineceğiz. Neredeyse bir asrın tanığı Cahit Kayra. Bu tanıklıkları kitaplaştırmış: “İstanbul’un Yokuş ve Merdivenleri”, “Bebek. Mekânlar ve Zamanlar”, “Kandilli-Vaniköy-Çengelköy”, “Kadıköy Rüzgârları” hemen aklıma gelenler arasında… Hâlen evinin bulunduğu, sohbetimizi gerçekleştirdiğimiz Kadıköy, Moda ile başlıyoruz. Yani doğum yeriyle…”Ailem Trabzonlu. Birinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul’a göçtüklerinde Kadıköy’e yerleşmişler, ben de burada doğdum. Tabii bu çok eski bir şey! Bu bakımdan semt olarak Kadıköy’ü biliyorum. Öğrenciliğimin bir kısmını Cağaloğlu’nda Beyazıt’ta, bir kısmını da Bebek’te geçirdim.

Çocukluğumda bugünkü ulaşım vasıtaları olmadığı için hepsi yürüyerek gittiğim yerlerdi. Ve tabii çok başka bir dünyaydı. Bugünkü dünyada semtlere gidip gezmek, görmek filan çok ilginç olmakla birlikte çok güç. Halbuki bizim zamanımızda bu çok güzeldi. Hatırlıyorum, Mülkiye imtihanına hazırlanırken – Kadıköy Yeldeğirmeni’nde oturuyorduk o zamanlar – dört katlı evin en üst katında bir odam vardı. Akşama kadar çalışırdım, sonra akşamleyin bunaldığım zaman kalkar Çamlıca’ya giderdim. Hem giderken, hem dönerken yürürdüm. Bu çok nefis, çok güzel bir şeydi. Bugünkü insanların başka zevkleri, başka imkânları var, ama bizimkisi öyleydi.Kadıköy’ün özelliklerinden bir tanesi de denizi olmasıdır. Çocukluğumda bir kayığım da oldu. Onunla Kalamış’ta dolaşırdık. Bisikletim de vardı. Şimdiki insanlar da bisiklete biniyorlar, ama biz bisikletimizle eski zamanda araba maraba olmadığı için Alemdağı’na kadar giderdik arkadaşlarımızla birlikte. Bizim çocukluğumuz böyle…Daha ileri yaşlarda yani büyüdüğümde tabii semt olarak bir genç insanın Beyoğlu’nu bilmemesi diye bir şey yok. Mülkiye’nin ilk sınıfını biz, 1930’ların ortalarında Beşiktaş Yıldız’da gördük, sonra Ankara’ya geçtik. Yıldız’dan o zamanlar Beyoğlu’na giderdik. Beyoğlu’nun en başta gelen özelliği Darülbedayi oradaydı. O genç çocuk heyecanıyla ‘Cürüm ve Ceza’yı, ‘Peer Gynt’leri, seyrettiğim günleri hatırlıyorum. Çok güzeldi.”

Tepebaşı’ndaki – bugün yerinde TRT binasının olduğu – yanan tiyatrodan söz ediyorsunuz değil mi?

“Yanan tiyatro tabii. O zamanın Behzat Butakları, Emin Bellileri… Bizim için o yıllar tenha bir İstanbul’du. Nüfus sanıyorum 1 milyon yoktu.”

Kurulduğundan itibaren binlerce yıl, yakın tarihlere kadar hiçbir dönemde İstanbul’un nüfusu 1 milyonu geçmemiş. Şimdi 17-18 milyon diyorlar!

“O senelerdeki ilk nüfus sayımlarında İstanbul 610 bindir, 613 bin. Öyle hatırlarım. Daha sonra zorlaya zorlaya, o da savaştan sonra – savaş sırasında da İstanbul’un büyüdüğünü sanmıyorum – 1 milyona çıktı idi. Yalnız çok eski, acaba Bizans’ın o çok parlak dönemlerinde?”

O zaman bile geçmemiş…

“Bizans’ın o çok parlak dönemlerinde de İstanbul’daki sarayları filan çıkarırsanız yine ortada bir şey yoktur.”

Zaten sur içi.

“Hepsi o kadardır. En parlak zamanında da. Meselâ Bağdat öyle değil. Nüfusunun bir tarihte 2 milyon olduğu filan söylenir. İstanbul çok daha ilginç bir yer olduğu halde o kadar. Yalnız Osmanlıların da bu yönde politikası var. İçeriye fazla insan gelmesini istemiyorlar. Şu meşhur hikâyedir: Mimar Sinan’a padişah su yolları yaptırmasını söylüyor, o da ‘yapıyoruz’ diyor, ama daha çok su istiyor. Eğer doğruysa – bunlar rivayetler – Mimar Sinan’ın söylediği çok önemli bir şey var. Diyor ki ‘çok su getirirsek buraya çok insan gelir ve çok insan gelmesi de iyi değildir.’ Yani Osmanlı’nın şehri büyütmemek politikası da var idi.

Evet bunların yanında Bebek tabii çok güzeldi zamanında. Ben Bebek’te de okudum, hem de küçük bir çocuk olarak. Kadıköy’den kalkıp her gün Bebek’e giderdim.”

30’lu yılların başı olmalı. Nasıl gidiyordunuz?

“Kadıköy’den iskeleye yürür, vapurla geçerdim. 2 buçuk kuruştu biletimiz, ikinci mevki’de gidiyordum, tabii pasoydu. Ondan sonra tramvaya biniyordum o da paso, o da 2 buçuk kuruş.”

Tramvay, Bebek’e kadar gidiyordu değil mi?

“Eminönü’nden Bebek’e.”

Ondan sonra zaten yol yokmuş.

“Yok. hayır. 40 dakika filan sürerdi, eğer yol sıkışırsa daha da çok. Tabii yine çok sakin, sessiz bir dünya. Düşünün o tarihlerde – benim kitaplarımda da yer aldı bu – Bebek’teki telefon sayısı 15 midir, 12 midir nedir öyle bir şey, iletişim o kadar az.

İşte o semtte, Boğaziçi Lisesi’nde okudum. Cağaloğlu’nda da okula gittim, Fevzi Ati Lisesi’ne… Büyük bir okuldu, kapandı. O tarihlerde İstanbul’da İstanbul Lisesi var, Kabataş Lisesi var, Vefa Lisesi var, Pertevniyal var, Erenköy Kız Lisesi var…”

Ben de Vefalı’yım.

“Bir de kolej var başka yok, hepsi bu kadar. Sonra yandı Fevzi Ati. Bizi oradan bilmem ne sultan diye bilinen bahsettiğim binaya taşıdılar. O bina da yıkıldı. Çok büyük bir binaydı. 5 yıl da oraya gidip geldim. Ondan sonra da Mülkiye’ye geçtik. Bir yıl burada okudum, ardından Ankara’ya gittim.”

İstanbul’daki gelişimin, değişimin tanığısınız. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Valla burada şimdi bana tarih felsefesi açısından bir sual soruyorsunuz. Anadolu’ya giren bu Orta Asyalılar, bizler dinamik bir topluluktu. Buraları da fethetmiştir biliyorsunuz. Yalnız bu toplumun yapısında yerleşim yok, yani göçebelik hâkim. Bu benim değil sosyologların, tarihçilerin sahası, ama şu ki fethettikleri zaman kırık dökük bir İstanbul var. Bizanslılar’dan kalan İstanbul, kırık dökük. Mâbetler yıkılmış, doğru dürüst binalar yok.”

İSTANBUL’A ŞEKİL VEREMEDİK

Fatih Sultan Mehmet büyük tadilatlar yaptırıyor.

“Öyle, fakat yüzyıllar geçti İstanbul’a bir şekil veremedik. İstanbul’un kendisine göre bir charm’ı, bir güzelliği var. Belki de yanlış bir şey söylüyoruz İstanbul bu haliyle güzel. Böyle olmasaydı da Washington’daki gibi dümdüz yollarla acaba güzel olur muydu, onu bilmiyorum. Tartışmak istemiyorum. Belki de güzelliği burada, ama İstanbul’a şekil veremediğimizi de kabul etmek lâzım.”

Bütün bu tanıklıklarınızı da kitaplaştırdınız. Ama kitaplarınızın ilki neredeyse 60 yıl önce 1953’te çıkmış: “Yakın Doğu ve Irak Petrolleri” isimli bir araştırma… Şimdi, maliyeci yönünüz var, bürokrat yönünüz var, siyasetçi yönünüz, bakanlığınız var. Tââ 90’ların başına kadar geliyor bu alanlardaki çalışmalarınız, sizi şirketlerin yönetim kurullarında da görüyoruz… Ama bütün bunların yanında bir de öykücü Cahit Kayra geliyor yılar sonra. Bu nasıl ortaya çıktı?

“Önce bir şey söyleyeyim size: Hep de söylüyorum bunu çok sevdiğim bir söz, kimindir bilmiyorum: Çocuk doğduğu zaman kendisini dört duvar arasında bulurmuş. Ve biri gelirmiş buna bir merdiven verirmiş ‘istediğin yere çık’ dermiş ve çocuk, daima yanlış yere çıkarmış!”

Yani siz?

“Ben de yanlış yere çıktım.”

Bütün bu saydıklarım mı, yoksa edebiyata duyduğunuz heves mi yanlış olan?

“Çocukluğumda çok arkadaşım olmadı, belki bir-iki tane vardı. Onun için okumaya yazmaya daha çok zaman ayırdım. Mülkiye’ye girişim, maliye müfettişi oluşum, sonra diplomasi, sonra bilimle uğraşım, sonra da politika… Bunların hepsi yanlış yerler. Bizim merdiven yanlış yerde yani. Ben, 80 yaşından sonra yazmaya başladım.”

Sizin mesleğiniz dışındaki kitapları yani anıları, öyküleri, araştırmaları peşpeşe yayınlamaya başladığınız günleri hatırlıyorum. Neredeyse 20 yıl oluyor…

“Söylediğim gibi 80 yaşından sonra başladım. İnsanlar yaşlandıkça – ben kendim için söylüyorum– belki genelleştirmek de mümkün…’

YAŞLILIK DEĞİŞİMLERİ

Şimdi bakıyorum da 50’lerden itibaren kitaplarınız var, ama maliyeyle, ekonomiyle ilgililer.

“Onlar hep yanlış şeyler. Şimdi bakın insanlar yaşlandıkça ruhsal yapılarında değişiklikler olur. Bir çocuğun hayalinde neler vardır? Uçar koşar bilmem ne yapar; genç bir erkek veya genç bir kız romantik şeyler, aşklar düşünür. Daha bir ileri yaşta insan – erkek için söylüyorum, kadın için bilemem tabii – biraz sinikleşir.”

Sinmek fiili?

“Sinmek mânâsına değil, yani değerleri âdileşir.”

Yani sıradanlaşır…

“Ve eskiden inandığı şeylerden vazgeçer. Meselâ aşktan. 25 yaşındaki bir insan için ciddi bir aşk sorunu vardır. 80 yaşındaki bir adam için böyle bir şey yoktur, gülünç bir şeydir. Hep kendimden bahsediyorum.

Ben yazarlığa başlayınca karım da bunun farkına vardı. Ciddi bir şeyler yazmaya kalktığım zaman karım ‘olmuyor’ dedi. ‘Tutturamıyorsun’ dedi ‘sen yine bildiğin gibi yaz.’ Onun için yazdığım kitapların hepsi biraz, biraz değil birçoğu mizahi yazılardır. Bütün o hikâye kitapları. 5-6 tane var.”

Harita kitapları yapmak nereden aklınıza geldi? Biri sizi dürtüyor sanki. Hayatım sinikleşiyor diyorsunuz, ama tam tersine daha bir cevvaliyet gelmiyor mu?

“Biri beni dürtüyor, ama öteki dünyadan dürtüyor! Kendisini tanımadığım kayınpederimden kalan büyük bir harita koleksiyonu var. O bir paşaydı, Yemen’de kumandanlık etmişti. Onun üzerine en son bir kitap yazdım: ‘Ah O Yemen’. Oradaki resimde görülen yakışıklı paşa, benim kayınpederim. Ondan bir hayli harita, haritayla ilgili kitaplar kaldı.

Bir tarihte Sanayi Kalkınma Bankası Genel Müdürü Özhan Eroğuz bana ‘Bankanın 40. yılı için bir kitap yaptırmak istiyorum. Ne dersin, yapar mısın?’ dedi. O sırada başka bir şey oldu. Ben belediyede çalışıyordum. Belediyede çalışırken odalarda birtakım haritalar gördüm, ama ondan da öte bir merak, dedim ki bu belediyenin bir arşivi yok mu? Bu hikâyeyi biliyor musunuz?”

Hayır.

“Bakın bu ilginç bir hikâye. O büyük binada belediyenin bir arşivi var mı yok mu kimse bilmiyor.”

Saraçhane’deki Belediye Sarayı.

“Evet, ama arşivi var mı yok mu kimse bilmiyor. Peki bu haritalar nereden çıktı? Bakırköy’de oturan Yusuf Bey var o bilir diyorlar. Onu arıyoruz filan, ama sonra birisi dedi ki aşağıda kapalı bir yer var. Belediyenin en altına indik. Geniş, karanlık bir koridorun bir ucunda bir oda bulduk. Odanın anahtarı yok. Çilingirler getirildi odayı açtık. Muazzam bir salon. Yerde 4 parmak su ve etraf baştan aşağıya kitaplar, haritalar. Özel harita dolapları var. Bazı haritalar suya inmiş, kireçlenmiş filan. Fotoğraf camları… Muazzam bir şey.

İçeriye girenler Hilmi Yavuz (Kültür Daire Başkanı), Hasan Mani daha bir-iki kişi. Burayı ele almak lâzım, dendi. Dışarı çıkarken Hasan Mani oradan bir tomar aldı, verdi ‘bak bunlara dedi.’ Ben de aldım tomarı. Çıktık yukarı açtık. 1850’lerde Boğaz’a yapılması planlanan köprünün plânları… Bunun üzerine karar verdik bu arşivi düzenleyelim diye. Bana belediyenin kütüphanesini verdiler, yanıma da adamlar. Sanayi Kalkınma Bankası da 10 bin lira verdi. O zamanların parasıyla büyük paraydı. Ve oradan 6 bin parça harita çıkardık.

Şimdi bunlar olurken, öbür tarafta Sanayi Kalkınma Bankası müdürüne dedim ki ‘bak işte böyle bir harita var elimizde İstanbul’un 1850’lerde yapılmış köprü planı. Bir harita kitabı yapalım.’ Bir taraftan belediyede o haritalarla uğraşırken bir taraftan da o kitabı bitirdim.”

Bugüne gelelim. Yeni projeler? Gerçi her sene birkaç kitap çıkıyor…

“En son ‘Masal, İnsandan Önceki Altın Yıllar’ diye bir kitap çıkardım.

Onu görmedim ben.

“İçindeki resimler, kitabın kendisinden daha kıymetli. Ferit yaptı.”

Tamamen sizin uydurduğunuz masallar mı?

“Tabii. İnsan olmadan önceki dünya nasıldı onu, bu vesileyle bugünü anlatmaya çalıştım.”

Peki, tezgâhta başka neler var?

“Büyük bir kitap var. Birinci cildini bitirdim, redaksiyonu yapılıyor. Türkiye Ekonomisinin Tarihi ve Hikâyesi. İlk cilt 1950’ye kadar. 700-800 sayfa tutacak. İkinci cildi çalışıyorum 50’den 80’e kadar. Üçüncü cilt de 80’den sonrası. İkinci cildi belki çıkarırım, üçüncü cilde ömrüm yetmez diye düşünüyorum.”

Asla… Biz dört gözle bekliyoruz yeni kitapları.

“Şimdi bakın bu kitap da bir inanç meselesi. Türk ekonomisi üzerine Kazgan, Kuruç, Boratav gibi isimlerin birbirinden kıymetli kitapları var. Benimkisi bilimsel değil. Bir hikâye. Ayrıntılı bir hikâye, resimli.”

Edebi eser var mı sırada?

“Çok soruyorsunuz siz!”

Son, başka sormayacağım.

“Yazmayacaksınız gazeteye. Söyleyeceğim şeyi yazmayacaksınız.”

İNANÇ ŞART

Tabii. Madem öyle istiyorsunuz. O zaman söyleşiden sonra anlatırsınız… Söz verdim, başka sormayacağım, ama sizin cümlelerinizle bitirelim:

“Dedim ya inançla yapılmış şeyler değil benimkiler. Tolstoylar, Victor Hugolar büyük inanç sahibi insanlar, zamanımızın büyük yazarları. Bunlar inançla yapılacak şeyler. İnanç olmadığı zaman zor olur. İnsanların yetenekleri oranında bir şeyler yapılır, ama hiçbir zaman derinliği, hatta yararı bile olmaz!”

 

Biraz kendinize insafsızlık etmiyor musunuz?

“Bu inanç meselesi çok önemli.”

Siz öykü kitaplarını inançla mı yazdınız?

“Hayır. İnsanın kendisini gerçekleştirmesi diye bir şey var. Yaşam çok güzel bir şey, yani hakikaten şükretmemiz lâzım. Eğer bir başka kuvvet varsa, neyse, ona şükretmemiz lâzım. Bir ağaç olarak, bir kuş olarak yaşam çok güzel bir şey. İster inan ister inanma buna cevap vermek, hakkını ödemek lâzım. İnsanın kendini gerçekleştirmesi de bu. Nasıl bir çiçek açarsa, meselâ insan yeni bir çocuk yaparsa bu da öyle…”

Yani siz kitaplarınızla yaşama borcunuzu ödüyorsunuz. Söyleşimizin başlığı da bu olsun: Yaşama borcumu ödüyorum.

“İşin içinde azıcık siniklik var!”

Hepsi yanlış dediğiniz (!) alanlardan ayrılmanız “Bodrum Üzerine Çeşitlemeler” kitabınızla oldu değil mi?

“O birinci kitap. Daha sonra değişerek ‘Hoşça Kal Bodrum’ oldu. Sonra karga hikâyem var.”

Okudum: “Romantik Bir Karga”. “Eda Hanım’ın Kırmızı Kedileri’ var. “Kadıköy Rüzgârları” var, “Çiçekleri Unuttular” var. “Bir Mavi Yolculuk Seyir Defteri”, “Yorgunluk Gideren Hikâyeler” diye gidiyor.”

Bir şeyi inanarak yaparsınız. Bunlar, inanarak yapılmış şeyler değil. Dediğim gibi işin içinde azıcık siniklik var.”

 

“Yanlış şeyler yaptım!”

Bu arada araştırmaları da sürdürdünüz “İstanbul Zamanlar ve Mekânlar”, “İstanbul Haritaları”, “Eski İstanbul’un Eski Haritaları, “İstanbul’un Yokuş ve Merdivenleri”, “İkinci Mahmut’un İstanbul’u. Bostancı Sicilleri” biribiri ardına yayınlandı.

“Ama yanlışlık da orada… Bakınız ‘Bodrum Üzerine Çeşitlemeler’i yazdığım zaman gerek Minâ Urgan, gerek Cevdet Kudret elimi sıktılar ve dediler ki ‘tamam sen bundan sonra bu işi yapacaksın.’ Ama ben bıraktım onları ve haritalar üzerine çalıştım, harita kitapları yaptım. Koca koca harita kitapları. Benim harita ile ne ilgim var?! Salı günü Bülent Özükan gelecek yeniden haritalar üzerine çalışacağız. Ne münasebet?! Yani bu yanlış bir şey.

 

Tarih çevirileri de yaptım. Bunlar, inancımın olmamasından ileri gelen şeyler. Eğer merdiveni başlangıçta mülkiyeye değil de başka bir şeye dayasaydım, meselâ gazeteciliğe girseydim, muhabir olsaydım herhalde daha başka şeyler yapardım. Bu da bir inanç.”

 

Osmanlıca’dan çeviriler de yaptınız değil mi? “Bir Osmanlı Doktorunun Anıları” geliyor hemen aklıma…

“Osmanlıca’yı sanıyorum ki bir ölçüde biliyorum, sadece alfabe olarak değil. Vokabülerim ona göre çocukluğumdan beri uğraştığım için. Birçok çeviri yaptım. Fetvalar üzerine kitap yazdım. Bakın ne kadar yanlış!”

 

 

 

Faruk ŞÜYÜN

 

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat