görünüş başka gerçek başka

HAYATTA EN hayret ettiğim insanlar “Ben gördüğüme inanırım” diyen insanlardır. Çünkü görünüş insanın en yanıldığı, en çok hatalı hüküm verdiği alandır. “Bilseniz hayır zannettikleriniz sizin için belki şerdir, şer zannettikleriniz ise belki hayırdır” ilkesi gereğince insan hükmünde aceleci davranmamalıdır.Füsus-ul Hikem’de Musa fassı bize temel olarak görünüşle gerçeklik arasındaki farkı anlatır. Musa(as)’ın hayatı görünüş ve gerçekliğin bambaşka olduğunu anlatan delillerle doludur. Öncelikle karşımıza “Ben sizin en yüce Rabbinizim” diyen Firavun figürü çıkar. Oysa Allah Musa’ya “yücelik” vermiştir. Musa fassı ‘Yücelik Hikmetini’ anlatır. İbnül Arabi’ye göre yücelik Musa’nın en belirgin vasfıdır. Oysa firavun onun konuşmasındaki sürçmeye bakarak kavmine şöyle demişti “Bu ne istediğini doğru dürüst anlatamayan adam mı, ben mi daha hayırlıyım?” Görünüşte konuşma güçlüğü olan hayırsızdı, ancak gerçek bunun tam tersiydi. Görünüş geçiciydi, gerçek kalıcı…

 

Firavun mülkünü tehdit ettiğini düşündüğü bir sebeple İsrailoğullarının çocuklarını katlediyordu. Bu görünüşte İsrailoğulları için büyük bir şerdi. Ancak İbnül Arabi’ye göre Musa diye öldürülen her çocuğun ruhu Musa’ya katılmış, Musa’da bir güç ve kuvvet olarak toplanmıştı. Yani hakikatte bu onlar için bir hayırdı. Bu sayede onlar Musa gibi ulul azm bir peygambere ümmet oldular. Üstelik bu feda öyle bereketli bir fedaydi ki kaybettikleri çocukların kat kat üstünde, ümmet-i Muhammedden sonraki en kalabalık ümmet oldular. Mirac’da onların çokluğuna Efendimiz’in dahi gıpta ile baktığını biliriz. Bu büyük bir payeydi.Bu bizim için de tek tek ruhların bir külli şahsı manevide nasıl temsil edildiğine, zahiren yok olsalar dahi onda yaşadıklarına, görünüşteki fenanın aslında bir beka olduğuna da bir işarettir. Biz de buz parçası hükmündeki enaniyetimizi eritip nehre katılsak, zahirde yok olsak dahi aslında bir buz parçası değil bir nehir olarak yolumuza devam edeceğiz. Allah bir feda olarak aldığını kat kat fazlasıyla geri verir. Bir idrak edebilsek…Firavun “Biz onlar üzerinde ezici, kahredici bir güce sahibiz” diyerek İsrailoğullarını hükmü altında tutuyordu. Görünen buydu. Oysa İsrailoğullarının sahibi Allah, Mısır’ı da, Firavun’u da, alemi de elinde tutuyordu, Kahhar ve Kadir olan O’ydu. Bunu Firavun da zamanla başına gelen çekirge, kurbağa, kana dönüşen su, ilk doğan çocukların ölümü, denizin yarılması gibi olaylarla görecekti. Sözünü etmekten çok zevk aldığı kahredici kudretin hükmü onun başına patlayacaktı.

 

Firavun’un sihirbazları vardı. Mâhirdiler, o zamanın tüm bilimlerinde ve sihirde uzmanlaşmıştılar. Musa ise sihirden anlamazdı, onun böyle bir bilgisi olmadığı Firavun’un da sihirbazların da malumuydu. Atanlar atacaklarını attıklarında görünüşe göre Musa rezil olacaktı. Ancak gerçek öyle vuku bulmadı. Çünkü gerçekte “Attığında sen atmadın fakat Allah attı” ayeti Musa’da da hüküm ferma idi. Allah’ın eli Musa’nın eli üstündeydi.Musa(as) çölde ailesi için ateş arıyordu. Ona göre ihtiyacı olan şey ateşti, üşüyorlardı. Allah merhametliydi, Ona ihtiyacından tecelli etti, ama ateşe vardığında ateşte Onu buldu. O kendisiyle konuşuyordu, O Mütekellim’di. Musa üzerinde Mütekellim ismi ile mütecelli olmaya ebeden devam etti. Öyle ki İsrailoğulları her kafalarına estiğinde Musa’ya “Bunu Rabbine sor” diye en ayrıntı şeyleri bile sorar olmuştular, hiç kimsenin Musa’nın Rabbi ile mütemadiyen konuştuğuna şüphesi yoktu. Oysa bir zamanlar ona “konuşamayan adam” demişlerdi.

 

Musa’nın Hızır’la karşılaşması yolculuğu da görünüşle gerçek arasındaki farkları anlamamıza yardım eder. Onun Tur’dan indikten sonra puta tapar bulduğu kavmine müdahil olmayan kardeşini açıklama yapmasını beklemeden tartaklaması da. Musa’yı kızdıran görünüşte Harun(as)ın kavmin puta tapışına seyirci kalmasıdır. Oysa gerçekte Harun(as)onlara öğüt vermiş, ama söz dinletememiş, sert bir müdahalede bulunmamış, çünkü kavmin arasına fitne sokmaktan korkmuş olduğunu öğreniriz. Burada da görünüş ve gerçeklik farklılaşır.Görünüş ve gerçekliğin farkına dair bir çok delil bulunabilir, ancak Musa Fassında konuya “Zahir Batın’dan bir iz taşır” diyerek devam edilir. Bu bize Şeyh’in “görünüş gerçekten farklıdır, ancak büsbütün de zıt değildir” deme tarzıdır. Görünüş ile gerçek temelde rüya ile rüya tabirine benzer. Görünüşü bütünüyle gerçek olarak anlarsak, rüyamızı aynıyla gerçek zannetmiş oluruz. Büsbütün ardımıza atarsak da rüyanın bize anlatmak istediğini göremeyiz. Burada karşımıza çıkan kavram ‘itibar’dır. İtibar, tabir ile aynı kökten gelir. Bize kendisine tevil-ül ehadis verilmiş Yusuf Peygamberi hatırlatır. Olayları hadiseleri yorumlamak bir hikmet işidir. Hikmet ise aceleye gelmez. Bazen hikmetin yolu Yusuf’un yolu gibi kuyudan,satılmaktan,kölelikten, iffet ile imtihandan, hapisten geçer. Hikmet bir sabır ve teenni işidir. Görünüşten, gerçekliğe varmak da böyle uzun ve dikkatli bir yolculuk gerektirir.

 

İnsanın mayasında acelecilik vardır. Ama insan ona mahkum değildir. Görünüşten gerçekliğe doğru adım atabilmek, hikmete erebilmek, öncelikle “Onun her yaptığında bir hikmet vardır, olan mutlaka hayırdır”demek ve teslim olmaktan geçer, teslimiyetin ardından sorulacak her soru, hikmete ve hakikate doğru atılan bir adımdır. Teslimiyetin ardından yapılan sorgulama güzeldir. İnsanı taklitten tahkike götürür. Tasvir-i iddia ile yetinmemek, bürhan istemek razı olmamak olarak anlaşılmamalıdır. Zaten Allah Mucib’dir, sorulara cevap verir, çağrınıza icabet eder, yeter ki hakikatin hak ettiği bedeli ödemeye, beklemeye razı olun.Başa dönersek, sadece gördüğüne inanan, aklı gözüne inmiş insanlar, ne yazık ki hayattan pek de bir şey görerek ayrılmazlar.

 

 

Mona İslam

 

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat