Aman yâ Hazret-i Fahr-i Âlem

Mütareke yıllarında (1919-1922) düşman askerlerinin işgali altında inleyen İstanbullular, Ramazan’ın ilk günü mahya ışıkları gökleri kaplayınca, hüngür hüngür ağladı…Mahya kelimesinin ‘lûgat’ anlamını çoğumuz bilmeyiz. Mahya, bize ramazan ve kandil gecelerinin birer armağanıdır. Minareler arasına çizilen ışıktan resimlerin, eski-yeni hurufatla istif edilen yazıların zihnimizde ve kalbimizde bıraktığı güzelliktir bu kelimenin bir anlamı da. Mahya denince akla ilk anda üç isim gelir: Sultan Ahmed, Hattat Ahmed Kefevî ve Sultanahmed Camii.Mahya’nın bir rivayete göre mucidi, yani iki minare arasına güzel bir çiçek resminin veya Allah’ın isimlerinden birinin konduruluvermesi Hattat Ahmed Kefevî’nin hayalidir. O da bunu ipek bir çevreye cami motiflerinin yanına nakşettiği iki minare arasına hat marifetiyle işleyerek sultanına hediye eder. Bu incelikli hediyenin ilhamıyla Sultan Ahmed-i Evvel, selâtin camilerinde minarelerin dinî hassasiyetler gözetilerek, ramazan günlerinde kandil ışıklarının yardımıyla resim ve yazılarla donatılması emrini verir.

Az bir zaman sonra, şehrimizi kuşatacak ramazan vesilesiyle selâtin camilerinin pek çoğunda mahyaların kurulmuş olduğunu göreceğiz. Hatırlayınız, geçen sene Sultanahmet’te ramazanın ilk günlerinde “Hoş Geldin Şehr-i Ramazan” müjdesi nasıl da parlamıştı gözlerimizde.Sonra diğer çift minareli camilerin mahyaları sıralandı teker teker: Eyüpsultan: “Oruç Bedenin Zekatıdır”, Süleymaniye: “Ey Oruç Tut Bizi”, Yenicami: “Ramazan Berekettir”, Üsküdar Valide Sultan: “Oruç Tut Sıhhat Bul”… Eskilerin rivayetleri, görüp bildikleri, okuyup not aldıkları mevzular çoktur… Onların mahya hususunda aktardıkları malumatlar ise pek mühimdir. İstanbul’un camileri arasında bir inci gibi parlayan Sultanahmet meğer, 1600’lü yılların ilk çeyreğinde mahya ile tanışan ilk cami olmuş. Bakınız; Mahya araştırmalarıyla da tanıdığımız Süheyl Ünver, bizlere kadim zamanlardan şu rivayetleri aktarıyor:

“Minareler arasında kurulan mahyaların Ahmed-i Evvel zamanında icat olunduğu mütevatirdir. Rivayete göre Fatih Camii müezzinlerinden hattat hafız Ahmed Kefevî 1023’de (1607) gayetle sanatkârane bir çevre işlemiş ve bu Ahmed-i Evvel’e hediye edilmiş, hoşa gitmiş, bu işleme gibi hutût ve müressemâtın dinî âdaba muvafık olmak şartiyle ramazan gecelerinde minareler arasında, mümkün olursa kandillerle tatbik edilmesi arzu edilmiştir. (…) Yine aynı rivayete göre ilk mahya Sultanahmet Camii’nde kurulmuştur. Takvimü’t-Tevarih’te 1134 (1718) senesinde “vaz’-ı mahya der mecmû’-ı cevâmi-i şerîfe-i salâtîn ba’de ez îkad-ı minare” kaydı var. Ahmed-i Sâlis devrinde damadı İbrahim Paşa’nın sadâreti esnasında bilcümle selâtin camilerinde ramazanlarda mahya kurulması emredilmiştir. Emirnâmede yalnız selâtin camilerin kaydı vardır. Zira selâtin camileri diğer camilerden müstesna olarak iki minarelidir. Mahya ise ancak iki minare arasına kurulur.”

 

Işıktan birer taç

Sözü dallandırıp budaklandırmadan demek isteriz ki, yeryüzünün en sanatlı camilerinden biri de hiç şüphesiz Sultanahmet Camii olmuştur. Şimdi bu ramazandan geriye doğru dört yüz yıla yakın bir zaman içinde yolculuğa çıkabilsek; harp zamanlarının kıtlık günleri haricinde, sayısız güzellikteki mahyayı Sultanahmet’in başında ışıktan birer taç gibi görmek ve onları ışığa hayran pervaneler gibi seyre dalmak sevdamız olurdu. Sultanahmet Camii’nde ve diğer selâtin camilerinde mahya hazırlamak hususunda bir ömür hizmeti olmuş Ali Ceyhan tarafından Mütareke yıllarında kurulan ‘Aman yâ Hazret-i Fahr-i

Âlem’ mahyası ise ayrı bir öneme sahiptir.

O yıllarda, İleri gazetesinin 10 Mayıs 1337 (1921) tarihli sayısında “Kandiller Yanarken” başlıklı yazıda Yahya Kemal, Mütareke’nin ilk ramazanıyla ilgili bir hâtırasını anlatır: Bir gece, Türkleri çok seven, Rumları da yakından tanıyan bir yabancıyla, Moda’da oturmuş, İstanbul’u seyretmektedirler. Yabancı, mahyalar ve minarelerin şerefelerindeki kandillerle büyülü bir güzelliğe bürünen İstanbul’a uzun uzun baktıktan sonra der ki: “Bu şehir Türk’tür, Türk olmasa insaniyet güzelliğinden bir âlem kaybederdi!” Yunanların İstanbul’u dünyaya bir Yunan şehri olarak göstermek için her türlü yola başvurdukları acılı günlerdir. Yabancı dost, İstanbul’u büyük bir hayranlıkla bir süre daha seyrettikten sonra sözlerine şöyle devam eder: “Rumlar bir senedir bu şehri bize Yunanlı göstermek için ne çarelere başvurmadılar, kendi evlerinden sonra Beyoğlu’nda Türk emlâkini de mavi-beyaza gark ettiler, siz ses çıkarmadınız. Lâkin bu akşam ne sizin, ne de hükümetinizin tertibi eseri olarak minareler kendiliğinden öyle bir nümayiş yaptı ki, bu şehrin milliyetini tamamiyle gösterir!”

O tarihten tam altmış beş yıl önce, 1854 yılı Ramazan’ında, bir gece Tepebaşı’ndan İstanbul’u seyreden Theophile Gautier de, İstanbul’un bir imparator tacı gibi ışıldadığını, şerefeleri kandillerden bileziklerle bezeli minareler arasında ateşten harflerle yazılmış Kur’an ayetlerinin parıldadığını, Sarayburnu’ndan Eyüp sırtlarına kadar ışıklara boğulmuş selâtin camilerinin mahyalarla İslâm’ın formüllerini yeryüzüne ilân ettiklerini ve hilâlin hemen yanındaki yıldızla, imparatorluğun armasını gök bayrağına nakşetmiş gibi göründüğünü yazarak bu şehrin kimliğini işaret ediyordu.

Ruşen Eşref’in Mütareke yıllarının acısıyla, 1921 yılının Ramazan’ında bir akşam kandillerin yanışını seyrederken hissettiklerini anlattığı “Eyüpsultan’da Ramazan Gecesi” başlıklı yazısının sonu ise şu satırlarla biçimlenir: “Sultanahmet’e kadar yüzlerce minare ve birçok mahya! Bütün sefalet manzaralarını, içindeki bütün acıları, yabancı varlıkları örten; yalnız Türk’ün ve İslâm’ın şânını, zaferini karanlıklarda ışıktan birer dağ heybetinde göklere doğru ilân eden İstanbul! Türklerin bir ufuktan öbür ufka kadar kendileri için nurlarla çizdiği lâyemut İstanbul! Ah o İstanbul’u kucaklayabilseydim, öpseydim, tekrar öpseydim!”

Fazla söze ne hacet… Başımızın tacı, on bir ayın sultanı ramazan geliyor. Minareler arasında kandilleriyle, rahmetiyle, bereketiyle…

 

 

YUSUF ÇAĞLAR

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat