Sünnet fazilet değil Adalettir

Prof. Dr. Bedri Gencer ile sünnetin bugünümüze tatbiki üzerine ufuk açıcı bir söyleşi gerçekleştirdik..

Prof. Dr. Bedri Gencer, zamanımızın önemli Müslüman düşünürlerinden. Türkiye’de, modernlik-postmodernlik üzerine söz söyleneceğinde muhakkak kendisine başvuruluyor. Ayrıca ‘sünnet’ ve ‘sünneti hayata hâkim kılma’ üzerine düşünüyor ve tatbik ediyor. Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü başkanı olan Gencer, sıkı bir kitap okuyucusu. kendisiyle, sünneti, mahalleyi, akrabayı, camiyi ve kütüphaneyi konuştuk. Müslüman’ın temel probleminin ilim-amel kopukluğu olduğunu düşünüyor. Bedri Hoca, sünnet algılarımıza dair çok önemli notlar düştü. Biraz farklı ve hoş bir söyleşi oldu.

Hocam, bugün sünnete uygun bir hayata dönme imkânımız var mı? Varsa nasıl dönebiliriz?

İlahiyatçılar bilinçlenmeden ziyade kuşkulanmayı artırıyor

Bugün Müslüman gençlik ciddi bir kimlik krizi ve bu krizden çıkış arayışı içinde. Bu, krizin yaratıcı tarafıdır. Zira özellikle Almanca’da kullanıldığı şekliyle, aralarındaki etimolojik ilişkinin de gösterdiği gibi kriz, kritikten, yani olanla olması gereken, reel ile ideal arasındaki açının gösterilmesinden kaynaklanır. Ancak çıkış yolunu gösterecek kılavuzun bulunmadığı durumda bu krizin yıkıcı bir etkiye yol açması da mukadderdir. Günümüzde gençlik, İslâm’ı yaşamayı candan istiyor, ancak nasıl yaşayacağını, nereden yola çıkacağını bilmiyor; el yordamıyla yolunu bulmaya çalışıyor. BugünAbdülaziz Bekkine, Zahid Kotku, Mahmud Sami, Hacız Veyiszade Mustafa gibi mürşidler bir tarafa, Halil Gönenç gibi peygamber varisi âlimlerin nesli bile tükenmek üzere. Kuruluşu esnasında rahmetli Ali Fuat Başgil’in dediği gibi ilahiyat fakültelerinin “din âliminden çok din münekkidi” yetiştirdiği, istisnalar hariç, ilahiyatçıların Müslüman cemaatte İslâm hakkında bilinçlenmeden ziyade kuşkulanmayı arttırdığı malumdur.

İslâm konusunda bir gün bir yerde yaşamak üzere sürekli bilgi biriktiriyoruz

Bir kılavuzluğun yokluğunda kitaplar da pek bir işe yaramıyor. Günümüzde dilimize çevrilmeyen İslâm klasiği yok gibi, bütün kitaplar elimizin altında iken İslâm hakkında cehaletin giderek artmasını, bu yaman çelişkiyi nasıl açıklayacağız? Görünüşteki bu çelişkinin açıklaması, hikmetin tanımında yatmaktadır. Geleneksel anlayışa göre hikmetin özü, ilimle amelin birleştirilmesi, insanın bildikleriyle amel ettiği takdirde Cenab-ı Hakk’ın fazlıyla bilmediklerini de öğrenmesidir. Bunun tersi de amel etmediği takdirde Cenab-ı Hakk’ın insana bildiklerini de unutturmasıdır. Modern insan gibi Müslüman’ın temel problemi, ilim-amel kopukluğuna düçar olmaktır. Batı’da Descartes’ın “düşünüyorum, o halde varım” mottosuyla başlayan ve giderek artan bu kopukluk, modern çağda İslâm dünyasına da sirayet etti. İslâm’ın tedricen bir hayat tarzı olmaktan çıkmasıyla ilim ile amel arasındaki açının büyüdüğü günümüzde İslâm bir muamma ve onun hakkındaki kitapların sunduğu bilgi daha ziyade bir yük haline gelmektedir. Bugün her konuda olduğu gibi İslâm konusunda da bir gün bir yerde yaşamak üzere sürekli bilgi biriktiriyoruz, ancak bu, yaşanmayınca bir kartopuna, adeta dönüp bizi vuracak bir bumeranga dönüşüyor.

 

Ancak bu gözlemlerimiz, mutlak bir karamsarlığın ifadesi olarak alınmamalı. Hikmetin verdiğimiz tanımının içinde aynı zamanda kalıcı bir umut da saklı. İnsan, bildiğiyle bir adım atarsa Cenab-ı Hak, diğerini kolaylaştırır. “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah, ihsan sahipleriyle beraberdir” (Ankebût/69) ayetinin de belirttiği gibi. Bir hadiste de Fahr-ı Âlem Efendimiz aleyhi’s-salatü ve’s-selâm, “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır” (el-Müttakî 2004: III/171) buyuruyor. Niyet hayır, akıbet hayır. Bu anlamda hikmet, sünnette somutlaşıyor. Geleneksel anlayışa göre din hikmet, hikmet de sünnet demektir. Kısaca “dinde izlenen yol” olarak tarif edilen sünnet, Rasûl-i Ekrem Efendimiz ‘aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmın gösterdiği dinin ideal, normatif yaşayış tarzı demektir. Buna göre İslâm’ı yaşamak, sünnete uygun yaşamaktır.

Sünnet fazilet değil, adalettir!

İdeolojik İslâm algılamalarının çıkmazını gören gençlik, bugün elhamdülillah tekrar sünnete uygun olarak İslâm’ı yaşamanın önemini keşfetmeye başladı. Ancak gene de hikmet kavramında toplanan bütünlüğü içinde sünnetin öneminin hakkıyla algılandığı henüz söylenemez. Bugün sekülerizmin etkisiyle maalesef sünnet, tabiri caizse Fahr-ı Âlem Efendimiz ‘aleyhi’s-salatü ve’s-selâmın gözüne girmek, ahirette şefaatine nail olmak için izlenecek bir yol, fazilet olarak algılanmaktadır. Bu, kısmen doğruluk içeren vahim bir yanılsamadır. Sünnet, fazilet değil, adalettir; adalet ise sıhhat demektir. Din, insanın fıtratına uygun sahih bir şekilde yaşama düsturu, sünnet ise onun formülü demektir. Örneğin dinen kendilerine haram kılınan altın ve ipeğin erkeklerde kadınlık hormonu olan östrojen miktarını arttırdığı tıbben ispatlanmıştır.

Aynı şekilde oturarak ve üç yudumda su içme sünnetinin arkasındaki tıbbî hikmetler de bugün anlaşılmıştır. Ayakta ve oturma durumunda midenin şekli değişir. Bu yüzden su gibi bir sıvıyı oturarak içtiğimizde önce gittiği midede üretilen asitle mikropları arıtıldıktan sonra onikiparmak bağırsağına, ayakta içtiğimizde ise mikropları arıtılmadan doğrudan onikiparmak bağırsağına gider. Suyun üç yudumda içilmesi ile ilgili hadisin hikmeti de yavaş içildiğinde suyun vücudun ihtiyaç duyduğu yer tarafından emilmesinde yatıyor. Hızlı içildiği takdirde ise sudan alacağı optimal faydayı alamıyor vücut. Bu anlamda sünnet, insanın “maddî ve manevî her bakımdan sağlıklı, fıtrî yaşama yolu” anlamında hikmetin ta kendisidir. “Lokman Hekim” deyiminde olduğu gibi bu sünneti, hikmeti getiren peygamberler de hekimdir.

 

Küçük-büyük diye ayırmadan sünnete uygun yaşamalıyız

Çağımızda “hekim” kelimesi, olsa olsa “koruyucu tıp denen bedenî sağlığı koruma yolunu öğreten” kişi anlamında kullanılmaktadır. Oysa çağımızda Macar filozof Edmond Bordeaux Szekely (1905-1979) tarafından 1936’da hatırlatıldığı üzere kadim Yunan’dapaneubiotics terimiyle ifade edilen gerçek hikmet, bundan çok fazlası olarak total bir sağlık yoludur. Şu halde maddî ve manevî her anlamda sağlıklı yaşamak, dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşmak için, adalet olarak sünneti izlemeli, hayat düsturumuz haline getirmeliyiz. İslâm’ın en büyük âlimlerinden İmâm-ı Nevevî,Sahîh-i Müslim şerhinde ayakta su içmeyi tenzîhen mekrûh sayarken fıkhî eserlerinde mekrûh olmadığını belirtmiştir. Tutarsızlık gibi görünen bu tavır, aslında sünnetin kuşatıcılığı şuurundan kaynaklanır. Fıkıh, bir anlamda amelin hükmî, şeklî, sünnet ise hüsnî, estetik, hijyenik boyutunu verir. Bu bakımdan bize düşen, hayatımızda küçük-büyük diye ayırmadan bir bütün olarak, fıkhın da temellendiği sünnete uygun yaşamaktır.

 

Herkesin kendi şahsına münhasır bir hayat algısı ve yaşayış biçimi var. Herkesin ayrı bir âlem olduğunu söyler kadim öğretilerimiz. Her birimizin sünneti keşfetme yolu da kendi şahsına münhasır olacaktır diye düşünüyorum. Katılır mısınız? Bu anlamda sormak istiyorum, sünneti keşfetme yoluna nasıl girebiliriz?

Bugün özellikle genç Müslümanlar, ikisi de birbirinden zor “sünnetleri ne kadar ve nasıl” yaşayacakları sorularının altında eziliyorlar. Modernlik, hayatımızı tamamıyla kuşattığı için bugün artık bizim Efendimiz ‘aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmın sünnetine tamamen uygun bir hayat sürmemiz neredeyse imkânsız. Bugün Müslümanlar, yaşanacak ideal sünnet ile yaşadığımız reel bid’at arasındaki açının büyüklüğünün farkında bile değil. Sloganlaşan bir düstura göre inandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanırlar. Bu açının farkına varış, niyetimize, hamiyetimize göre umutsuzluk kadar pekâlâ umut da getirebilir. Bu durumda “artık modern hayat tarzının kucağına düşmüşüz, akıntıya kürek çekmekten başka çaremiz yok” diye teslim bayrağı çekmekten daha büyük bir yanılgı olamaz. Fahr-ı Âlem Efendimiz ‘aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmın “Ümmetimin fesadı zamanında benim bir sünnetimi diriltene yüz şehit ecri vardır” hadisi, “ya hep, ya hiç” mantığıyla bizi modernliğe tam teslimiyete götürecek bir umutsuzluğu önlüyor. “Biraz hamile olmaz” sözünün anlattığı “ya hep, ya hiç” mantığı, dinin akide, iman alanında geçerlidir; ancak hele ahir zamana doğru artan insanın kusurlu tabiatından dolayı amelde, sünnette biraz hamilelik olur.

 

Masada yemekten yerde yemeğe geçmek

Modernleşme, insanları geleneksel şehir yahut köy hayatından sanayi ve ticaretin hâkim olduğu kent hayatına geçmeye zorlamakta ve kentselleşmenin getirdiği modernleşme, yeme gibi yaşayış tarzımızın en hayatî parçalarında bizi sünnetten uzaklaşmaya sevk etmektedir. Bilindiği gibi eskiden herkes, sünnete uygun olarak yer sofralarında yerken kentselleşme sürecinde masalara “terfi” etti. İşte eskiden olduğu gibi evinde tekrar yer sofrasında yemek yiyen bir Müslüman, modernleşmeye karşı sünnete, fıtrata uygun bir hayat tarzında direniyor demektir. Böylece hikmetin tanımınca bir sünneti dirilttikçe sonrakini Cenab-ı Hak kolaylaştıracak ve yavaş yavaş inandığımız gibi yaşar hale geleceğiz, Rabbimizin tevfik ve inayetiyle.

Ancak Müslümanlar, modern hayatta kaybolan sünnetleri öğrenerek uygulamaya gayret ederken bu sünnetlerin inceliklerini bilmeden uyguluyorlar. Zira çağımızda seküler kültür kavramıyla ifade edilen sünnet, örnek alacağımız, titizlikle izleyeceğimiz bir davranış kalıbı, ölçütü demektir; bu ise kitaplardan ziyade bizzat uygulayandan görerek öğrenilir, nesilden nesile aktarılır. Bugün Müslüman gençlik, İslâm’ı yaşamanın kalıbı olarak sünneti öğreneceği canlı kılavuzlardan mahrum kalmanın ızdırabını çekmektedir. Gençler, İslâm’ı “kocakarı imanı” saflığıyla yaşayan tabiî mürşitleri dede ve neneleri gibi, onları eğiten kanal olan tekkeyi, ikincil mürşitleri de kaybetti.

 

Tekkelerin kapatılmasıyla adeta toplumumuzun can damarları kesilmiş oldu

Hepsinin duvarında asılı “Edeb yâ hû” sözünün de anlattığı gibi tekkeler, aslında sohbet yoluyla edeb=sünnet eğitiminin yapıldığı yerlerdir. Aslında mahiyeti bakımından aynı olan edeb ile sünnet, kaynağı bakımından farklılaşır. Sünnet, davranış kuralı olarak edebin isimli, nebevî türüdür. Arapça’da “et-tarîkatü küllühâ âdâbün” (Tarikatın tamamı, edeplerden ibarettir) sözünün de anlattığı gibi tekkelerin ana işi, her şeyin edebini öğretmek, davranış kalıplarında tecessüm eden canlı bir ahlak eğitimi vermektir. Tekkede verilen tarikat eğitiminin diğer rüknü zikirdir; ancak zikrin de bir edebi olduğu için sohbet yoluyla edep talimi önce gelir.

Tekkelerin kapatılmasıyla adeta toplumumuzun can damarları kesilmiş oldu ve maalesef maddîleşme, dünyevîleşme eğilimini körükleyen sosyal değişimin hızlanmasıyla toplumdaki ahlakî çözülme de hızlandı. Bu zincir koptuğu içindir ki bugün yeme-içme, uyuma-uyanma, yürüme gibi insanın yirmi dört saatlik hayatına yayılan davranışlarda geçerli sünnetleri bilmiyor, yerde yeme, koku sürme gibi sünnet olarak bildiğimiz şeyleri de inceliklerini bilmeden el yordamıyla uygulamaya çalışıyoruz.

Ben, Nakşibendîlikte “nazar ber-kadem” denen sünnete uygun şekilde önüne bakarak yolda yürüme tarzını Fatih’te komşum olan, Allah uzun ömür versin Halil Günenç Hoca’da gördüm. Bunun daha çarpıcı bir örneği, Rize’nin yakınlarda sönen kutbu merhum Zavendikli Mustafa (Yıldız) Efendi’nin siretidir. Merhum, ömrü boyunca, yolda, hatta camide bile sünnete uygun şekilde önüne bakarak yürümüş. Bir gün öğrencileri kendisine “Hocam, toplum çok bozuldu, kadınlar hayâsızca, açık-seçik geziyorlar, yolda estağfirullah çekerek yürüyoruz” deyince merhum “nerede oluyor bu dediğiniz, ben bir şey  görmüyorum ki” diye cevap vermiş!

 

Sünnetin inceliklerini öğretecek birilerini bulmamız gerek

Ailemizde dirilteceğimiz somut ve temel bir sünnet olarak yer sofrasında yeme örneğini verdim. Bu, aynı zamanda incelikleri unutulan sünnetlere de bir örnek olarak verilebilir. Sünnete uygun yeme tarzı, yerden bir karış kadar yüksek ayaklı sinilerde değil, doğrudan zemine oturtulmuş sofrada yemektir. İnsan üzerindeki fizyolojik ve psikolojik etkileri bakımından yerde ile masada yemek arasında büyük farklılık bilimsel olarak tespit edildiğinde, sağlıklı bir hayatın modeli olarak sünnetin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Keza koku sürme sünnetinin asıl tarzını da unuttuk. Bu konuda sünnet, esans dediğimiz güzel kokuyu üstüne değil, sol elimizin içine, bilahare önce sağ kaşımıza, sonra sol kaşımıza, sonra bıyıklarımıza sürdükten sonra iki elimizle ovuşturup yüzümüze sürmektir. Bu konuda Türkiye’de ve dünyada sünnetlerin inceliklerini bilen kim varsa arayıp bularak öğrenmek zorundayız. Örneğin İstanbul Fatih’te Çarşamba civarında Mahmud Efendi cemaatinden sünnetlerin inceliklerini bilen bazı kişileri halen bularak istifade etmek mümkün. Bugün sünnete uygun bir hayat sürmede bize temel kılavuz olacak eser, Seyyid Ali-zâde Yâkub’un Tam Şir’at’ül-İslâm Şerhi ileSeyyid Hasan Hulusi’nin Mecma’u’l-Âdab adlı eserleridir. Hiç olmazsa kitaplardan okuyarak öğrenilecek sünnetleri öğrenmek için bu kitapları elimizden düşürmemeliyiz.

Sorunuzdaki bir hususa gelecek olursak, insanların ortak olduğu kadar farklı ihtiyaçları da olduğuna göre kişilerin durumuna göre değişen sünnetler de olacaktır. Buna ilginç bir örnek olarak asâyı verebilirim. Asâ, Kur’ân-ı Kerim’de de geçtiği üzere daha ziyade Hz. Musa ile özdeşleşmiştir: “O benim asâmdır, ona dayanırım ve onunla koyunlarıma yaprak silkerim ve benim için onda başka menfaatler de vardır” (Tâ-hâ/18). Sünnete göre asâyı kırk yaşından önce taşımak, kırk yaşından sonra ise taşımamak kibir alameti sayılmıştır. Bu bakımdan asâ taşımak, kırk yaşını geçen, Arapça semantiğe göre “şeyh” olanlara özgü bir sünnet olmaktadır. Asâ taşıma, sakal gibi Hz. Âdem’den bu yana gelmiş bütün peygamberlerin izlediği, ontik, sembolik önemi büyük bir sünnettir. Hatta asâ, hikmetin sembolü bile sayılmaktadır.

Bugün ise bu, İsmailağa gibi belli cemaatlerin dışında tamamıyla unutulan, terk edilen bir sünnet olmuştur. Bugünkü modern kent hayatında asâ taşıma, özellikle “rasyonel” ilahiyatçılar tarafından tam bir garabet, fantezi olarak görülebilir. Ancak bu konuda da İslâm’ı tam yaşamanın hep bir güne ertelendiği gizli bir mesihçilikten kaynaklanan seküler bir yanılgı içinde olduğumuz kanaatindeyim. Elbette bugün kalabalık caddelerde sürekli asâyla gezme, çok zor bir şeydir. Ancak “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır” düsturunca bu konuda da önemli olan niyettir. Bir Müslüman’ın sürekli taşıma niyetiyle bir asâ edinmesi ve ömründe bir kere de olsa onunla gezmesi, kanaatimce tamamıyla ihmalden evlâdır.

Müslüman gençler olarak bazen entelektüel gelişime gereğinden fazla vakit ayırıp mahallemizi, akrabalarımızı ve bunlarla olması gereken ilişki ağlarımızı aksattığımızı düşünüyorum. Bütün arkadaşlarım adına bir tür özeleştiri yapıyorum. Ne düşünüyorsunuz hocam bu konuda?

Yaptığınız, isabetli bir özeleştiri. Öncelikle hatasını görebilmesinin Allah’ın bir lütfu olduğunu hatırlamak, insana umut verir. Zira bir hadis-i şerifte belirtildiği gibi Allahü Teâlâ, bir kuluna hayır murad ettiğinde ona nefsinden bir vaiz yapar, başka bir hadise göre de nefsinin ayıplarını gösterir (el-Müttakî 2004: XI/44). Gerçekten bazen dünyayı kurtarmaya çalışırken yakın çevremizle sürdürmemiz gereken birincil ilişkileri ihmal ediyoruz. Malum, Kur’ân-ı Kerim’de “Onlar ki belgeledikten sonra Allah’a verdikleri ahdi bozarlar, Allah’ın emrettiği (akrabalar ve müminler arasındaki) irtibatı keserler ve yeryüzünde fesat çıkarırlar. Onlar, gerçekten hüsrana uğrayanlardır” (Bakara/27) buyurulmaktadır. Bu şekilde sıla-i rahmi terkin insanın işlerinde, rızkında bereketi gidereceği de malum. Güya iletişim çağında yaşıyoruz, herkeste sınırsız hatlar var, en yakın akrabalarımızı aramıyoruz. İnsanlar sınırsız hatlarla bu kadar sürelerde kimlerle konuşuyor da en yakın akrabalarına bir telefon açmıyor diye hayret ediyor insan. Akrabamızla olduğu gibi maalesef komşularla ilişkilerimiz de yok denecek kadar az. Hâlbuki komşu hakkının önemiyle ilgili hadisler ortada. Kendi çevresine, mahallesine yabancılaşmış bir kişinin ülke çapında yapacağı ıslah faaliyetinin de bir anlamının olmayacağı aşikâr.

Camiyi de ihmal mi ediyoruz sizce?

Kendi evini ihmal eden, Allah’ın evini etmez mi? Maalesef ideolojik bir İslâm anlayışı Müslümanları giderek camiden soğuttu, bu bir gerçek. Hâlbuki cami, Latince axis mundi denen kâinatın merkezidir; medrese ve tekkelerdeki ders ve zikir halkası camiden doğmuştur. Ben Fatih’te kendi mahallemizdeki Üçbaş Mescidi’nden biliyorum, insan gerçekten sürekli gittiği bir camide aynı safta buluştuğu müminlerle ancak cemaat hissini duymakta, onlarla bir aile gibi olmaktadır. Biz mesela Üçbaş Mescidi cemaatinden bir grup olarak her pazar sabahı namazdan sonra camide ders-sohbet ve ardından kahvaltı yapıyor, bundan müthiş bir haz alıyor, adeta gelecek haftayı iple çekiyoruz. Unutmayalım ki cenaze namazında insanı asıl tezkiye edecek olan, hatır için toplanan insanlardan ziyade devam ettiğimiz caminin cemaatidir. Dahası baba olanlar için durum daha da kritik; zira babalar sadece kendilerinden değil, çocuklarından da sorumlu olduğu için onları camiye alıştırmak, bunun için kendileri de caminin müdavimi olmak zorundalar.

Müslüman gençler, facebook, twitter bağımlılığını cami bağımlılığına çevirdiklerinde geleceğe umutla bakabileceğiz. Örneğin bilenler bilir, ben birileriyle buluşacak olduğumda mümkün olduğunca Dülgerzâde gibi merkezî bir camide vakit namazında buluşmak üzere sözleşirim. Bu şekilde gençler, camiyi doğal bir buluşma, kaynaşma mekânı haline getirmelidir.

“Namazı kılın, zekâtı verin, rükû’ edenlerle birlikte rükû’ edin” (Bakara/43) ayetindeki emir sığasından Hanbelî, hatta Hanefî mezhebinden Matürîdî gibi bazı imamlar, cemaatin, namazın kendisi gibi farz olduğu hükmünü çıkarmışlardır. Cemaat ile namaz İslâm’ın şiarlarından sayıldığı için, eskiden cemaate devam etmeyenlerin şahitliği kabul edilmiyordu. Taşköprülü-zâde’nin eş-Şakâiku’n-Nu’mâniye isimli eserinde aktardığı gibi bu, Molla Fenarî’nin, namazlarını cemaatle kılmadığı gerekçesiyle bir davada devrin padişahı Yıldırım Bayezid’in şahitliğini reddetmesinde en çarpıcı şekilde görülür. Bugün çoğumuzun beş vakit namazın tümünü camide kılması belki imkânsız, ancak bilinçli diye bilinen Müslümanlar bile artık dışarıda kılabilecekleri belli vakitleri, hadislerin özellikle tavsiye ettiği sabah ile yatsı vakitlerini de cemaatle kılmayı ihmal ediyorlar. Bu şarta göre de bugün şahitliği kabul edilecek bir kişi bile bulunamaz, Allah bilir.

Peki hocam, Müslüman gencin kitap-kütüphane ile ilişkisi nasıl, ne düzeyde olmalı?

Elektronik kitap diye bir şey yok

Ben âcizane kitaplara sevgisiyle tanınmış biri olsam da şunu söyleyeyim. Çok kitap almak, hatta okumak marifet değil. Önemli olan kitapla, bunun için de kütüphane ve kitapçılarla sürekli, nitelikli bir ilişki kurmaktır. Her şeyin olduğu gibi okumanın, kitabın da bir kültürü vardır, olması gerekir. Kitap okumayı, sürekli, doğal bir ihtiyacımız haline getirmeli, seçici, mümkünse farklı dillerden ve konulardan kitapları harmanlayarak, hazmederek okumalı. Tabii en başta kitap ve okuma deyince kitabımız Kur’ân-ı Kerim anlaşılmalı. Günde asgari bir hizip, yani beş, hiç olmazsa iki sayfa okumadan geçen bir günümüz hüsrandır. Bazı âlimler, “Kur’ân ve hadis okumadan güne başlayan biriyle muhatap olmayın, feyzinizi kaçırırlar” diyor. Elektronik kitap diye bir şey yok, kitap yazılı ve basılı olandır. Her gencin öncelikle bizim asıl kültür hazinemizi oluşturan Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki eşsiz yazmalar koleksiyonunu görmesi, çıkan önemli kitapları izleyerek satın alması gerek. Herkesin okumasa bile kitap alması, hem yazara, hem yayıncıya, hem kitapçıya çok yönlü bir destek anlamına gelir.

ATIFLAR

el-Müttakî, ‘Alâüddîn ‘Alî (2004) Kenzü’l-‘Ummâl fî Süneni’l-Akvâli ve’l-Ahvâl, I-XVIII. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-‘Ilmiyyye.

Székely, Edmond Bordeaux (1936) Cosmos, Man And Society : A Paneubiotic Synthesis. London : C.W. Daniel Co.

 

 

Röportaj: Yusuf Temizcan

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat