Şöhret Sizi Büyütmesin!

Kibir, hep sahne ışıklarını üzerinde hissetmek istiyor. Vitrinde olma arzusu, şöhrete kavuşma heyecanı, kibri besleyen bir fasit daireye dönüşüyor zamanla. Alkışlar olmadan yaşayamamak, görünmeden bilinmeden duramamak, kalbi etkisi altına alıyor. Gölgesi büyüyor insanın, peki ya kendisi?Kendini diğer varlıklardan üstün görme olarak ifade edilen kibrin, kelime manası, büyüklük, ululuk, üstünlük ve kendini beğenmişliktir. Günümüzde de bir salgın hastalık gibi yayılan bu haslet, insanın kalbî ve ruhî hayatı için büyük tehlike arz ediyor. Ancak kibrin kaynağına bakılınca şan, şöhret, zenginlik, güzellik, zekâ, makam, mansıp, rütbe, soy, ilim, kabiliyet gibi geçici bazı değerler yer alıyor. Bunlardan herhangi birine sahip olan kişi, kendini diğer insanlardan üstün görebiliyor. Özellikle makam, mansıp, şan ve şöhreti olanlar, çevresindekiler üzerinde üstünlük kurmaya çalışıyor. Oysa bu tavrın ne dinen ne de ahlâken uygun görülecek bir yanı yok. İslâm dinine kadar gelmiş geçmiş tüm dinler de bu konu üzerinde durarak, tevazuun ehemmiyetine değiniyor. Kibrin kaynağı olan şöhret tutkusu ya da şöhretperestlik, kibri içinden çıkılamayacak bir gayyaya çevirebiliyor. Bu sebeple de her adımda tevazu, kibirden uzak durma ve şana-şöhrete kapılmama tavsiye ediliyor. Iyaz bin Himar’dan (ra) rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bu mevzuda şöyle buyuruyor: “Allah (cc) birbirinize karşı alçakgönüllülük ediniz ki hiç kimse üstünlük taslamasın diye bana vahiy etti.” Diğer bir hadis-i şerifte ise kibirlenen ve tevazu sahibi kişilerin derecesine değiniyor: “Kim Allah rızası için bir derece tevazu gösterirse, Allah o kimseyi buna karşılık bir derece yükseltir. Kim de Allah rızası hilafına bir derece kibirlenirse Allah bu kimseyi kibirlenmesine karşılık bir derece alçaltır ki, nihayet onu aşağıların en aşağısında kılsın.”

 

BÜYÜKLERİN KİBRE KARŞI TAVRI

Büyük zatların hepsi kalplerinin başında ömürlerinin sonuna kadar nöbet tutmuşlar, oraya küçük-büyük hiçbir hastalığın girmesine fırsat tanımamışlar. Bir tevazu timsali olan Hz. Ömer (ra), benlik namına kalbinde en ufak bir bulanıklık hissedince, minbere çıkıp herkesin huzurunda kendisini kınar ve devlet başkanı olmasına rağmen omzuna yüklediği su güğümüyle halka su taşırdı. Heybet ve vakarıyla kalpleri muma çeviren bu büyük zat, hane-i saadetinin temizliğini yapar, yırtılan ayakkabısını tamir eder, elbisesini diker ve yamardı. Ülkeler fetheden Halife Ömer, kimi zaman hizmetçisiyle birlikte yemek yer kimi zaman da hizmetçi yorulduğunda onunla birlikte buğday öğütürdü. Çarşıdan aldığı bir şeyi ailesine götürürken bizzat kendisi taşırdı. Zengin-fakir herkese selam verirdi. Ömer (ra), kuru hurmaya bile olsa, çağrıldığı hiçbir daveti küçük görmeyip icabet ederdi. Oysa Hz. Ömer, bugünün süper-güçleriyle yarışacak bir ülkeye hükmediyor, ümmetin neredeyse tamamı tarafından hürmet ediliyor ve düşmanlarca da faziletleri kabulleniliyordu. Buna rağmen, şöhrete kapılmıyor, kibre girmiyor ve sürekli halkla birlikte bulunuyordu.

 

Kibirli kimse, giyim-kuşam, yüz ifadesi, bakışı, başını dikerek kimseye bakmaması, oturup kalkması, gerilip yaslanması, yürüyüşü, kendisi otururken insanları ayakta bekletmesi, ses tonu ve daha birçok tavır ve davranışından anlaşılır. Kur’an-ı Kerim’de bir müminin bu özelliklerin aksine tevazu sahibi olması gerektiği anlatılır: “Rahman’ın kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) ‘Selam!’ der geçerler.” (Furkan, 63) İmam Gazalî de kibirli insanın niteliklerini şöyle tarif eder: “Bir mesele üzerine konuşulurken hakikatin kendi fikirlerine ters olmasından rahatsız olmak; doğruları memnuniyetle, hoşlukla kabul etmemek, akranları ile bir ortamda bulunduğu zaman onları başköşeye geçirmek ve kendi emsallerinin ardından yürüyememek.”Kendini beğenmiş insanın sergilediği davranışların hemen hepsi, belli bir seviyeden sonra psikiyatri bilimini yakından ilgilendiren anormal davranışlar olarak karşımıza çıkıyor. Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kemal Sayar, bunun temelinde çocukların eğitim sürecinde çok fazla pohpohlanması ve egolarının şişirilmesi olduğunu düşünüyor. Zira çocukların, ebeveynleri ve yakın çevreleri tarafından her şeye hakkı olan, her şeyin en iyisine layık, en akıllı, zeki, güzel/yakışıklı denilerek büyütülmesi kibre yol açıyor. “Prens” ya da “Prenses” nitelemesiyle büyütülen çocuklar, hayatlarının sonuna kadar çevre tarafından böyle karşılanacaklarını düşünüyor. Said Nursî’ye göre bu türlü kibre kapılmamak için her şeyden önce, insanın kendi nefsinin bir sinek değerinde olduğunu nefsine kabul ettirmesi gerekiyor. Aksi halde insanın tevazu ufkunu yakalaması imkânsız denecek ölçüde zor olur. Bu hastalığı yenmek içinse, aczini itiraf edip hakikati söyleyenleri takdirle yâd ederek teşekkür etmek lazım.

 

‘ŞÖHRET RİYANIN GÖZÜDÜR’

İmam-ı Rabbanî gibi büyük zatların hayatına baktığımızda, çok büyük hizmetler gerçekleştirmelerine rağmen daima bir tevazu ve mahcubiyet içerisinde yaşadıklarını görüyoruz. Onlar, hiçbir zaman yaptıklarıyla gururlanmayıp halkın teveccühüne bakmamışlar. Kendilerini sürekli sorgulayan bu zatlar; şan, şöhret makam gibi şeylere asla iltifat etmemiş, ön planda olmaktan hep kaçınmışlar. Said Nursi Hazretleri, şöhreti bir ‘musibet’ olarak nitelendirirken bu hisse kapılmış kişiyi şöyle ikaz ediyor: “Şöhret ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. Şan, şeref, nam ve şöhret zehirli bir bal gibidir. Zahirde cazibeli görünür ama kişinin tüm amel ve çabasını beyhude eder ve Allah muhafaza hüsran kapılarını açar.”

 

Kibir, öyle bir hastalıktır ki insan ruhunda hızla yayılarak onu esir alır. Tedavi edilmediği takdirde yeni hastalıklara da kapı aralar. Şöhret ve makam-mansıp sevdası, kibirle yakından ilintilidir. Yapılan bir konuşma, yazılan bir yazı, söylenen bir şarkı, yapılan başarılı bir ameliyat, ortaya konan bir eser ciddi takdir görüp teveccüh ve beğeniye mazhar olabilir. Zamanla kişi, yapılan iltifatlardan zevk almaya, takdir ve tebcillerden lezzet duymaya başlar. Daha sonra yapacağı her işte takdir beklentisine girebilir. Zira şöhretle tanışan veya şöhreti isteyen biri, buna ulaşmak için kendisini ön plana çıkaracak işler yaparak toplumun ya da çevresinin dikkatini çekmeye çalışır. ‘Şöhretperestlik’ öyle menhus bir duygudur ki kişiyi esaretine alır ve parmağında oynatır. Bu sebeple şöhreti sadece ekranlarda gördüğümüz kişilerden ibaret sanmamız yanlış olur. Nitekim şanla tanışan veya onu isteyen sıradan biri de, buna ulaşmak için kendisini ön plana çıkaracak işler yaparak toplumun ya da çevresinin dikkatini çekmeye çalışır. Yani sadece sanat ve siyaset dünyasındaki bazı şahsiyetleri değil, bir günlüğüne kahramanlık sevdası ile canlı bomba olan bir teröristi de bu kategoride ele alabiliriz.

 

Şöhretin esiri olmuş kişiler, çoğu kez kendi gibi davranmayarak kişiliğinden ve manevî değerlerinden ödün verir. Said Nursi’nin belirttiği gibi böyle insanlar, çevresinden itibar görmek için çabalarken bir riyakârlık yapmak durumunda kalır, insanların teveccühü ile böbürlenir, ona biçilen makam için sürekli olduğundan farklı görünür, kendisini hatasız, kusursuz ve üstün göstermek için büyük gayret sarf eder. Çoğu zaman da kendisinde olmayan kabiliyet ve hasletleri varmış gibi gösterir. Bu hırs beraberinde bir nevi ‘gizli şirk’ olarak kabul edilen ‘riyakârane’ davranışları getirir. Bu zehirli bal, böyle kaygılar içerisinde olan herkesi zehirleyip iki dünyasını da mahveder. Dolayısıyla teveccühleri kabul etmeme, dinen esastır. Hangi büyük başarı elde edilirse edilsin, bütün iyilik ve güzelliklerin, muvaffakiyet ve başarıların Allah’tan olduğu ve O’na verilmesi gerektiğini hiçbir zaman hatırdan çıkarmamak gerekir. Aksi takdirde, çevresindekilerin teveccüh, pohpohlama, alkış ve iltifatlarının altında kalır insan. Oysa Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında birisi başarılarından dolayı bir başkasını takdir ettiğinde, “Kardeşinin boynunu kırdın!” diyor. Buradan da anlaşılacağı üzere birini överken ya da iltifat ederken onun mahviyetine sebep olunacağı akıldan çıkarmamalı.

 

ŞAN-ŞÖHRET, HİKÂYE

Şöhret kişiyi yüceltmez, aksine milyonların gözü önünde olmak bazı sorumlulukları beraberinde getirir. Yaklaşık elli yıldır sanat dünyasında yer alan ünlü sinema sanatçısı Hülya Koçyiğit, insanların şöhreti gözünde çok büyütmemeleri gerektiğini anlatırken bunu amaç edinenler için şu tavsiyelerde bulunuyor: “Sanatçı; şöhretin kulu değil, sanatının âşığı olmalı. Şöhreti halka yapacağı işi ulaştırmada bir araç olarak görmeli. Yeni nesil sanatçılar, sanat dünyasında kalıcı ve saygın bir yer edinebilmek için şöhret ya da para kazanma hırsıyla hareket etmemeli. Şöhret ya da para tutkusu ile çalışanlar, ileride mutlaka bir çıkmaza girer. Sanatı sanat adına üretmeli ve topluma bir şeyler katabilmeli. Şöhret ya da para tutkusu olmadan ilerleyenler sekteye uğramaz. Onlar ilerleyen dönemlerde ‘En iyisini nasıl üretebilirim?’ diye düşünür ve sanatını kendine dert edinirse; şöhretin tuzaklarına yakalanıp uyuşturucu, alkol ya da kötü alışkanlıklar edinmez, bunalıma da girmezler.”

 

Daha 16 yaşındayken müzik sektörüne atılan Yonca Evcimik, 22 yıldır müzik piyasasının içinde. hedeflerine kendi ifadesiyle ‘çatallı yollarla’ ulaşmış. Bu sektörde kabiliyetin de ötesinde çok farklı faktörlerin kıstas alındığını belirten Evcimik, bu yüzden şöhret olmak isteyenlere “Aman sakın sakın!” karşılığını veriyor. Çok isteyenlere ise, “İkinci bir bileziğiniz olsun.” önerisinde bulunuyor. Çünkü ona göre kısa yoldan popüler olmak isteyenler, ileride nelerle karşılaşacağını bilmiyor. Hâlbuki şöhret tutkusu tehlikeli bir tuzak: “Olgunlaştıkça gördüm ki şan, şöhret hikâye. Hepsi yalan, bir yerde son buluyor.”

 

‘ŞÖHRET DUYGUSU, FITRATIMIZDA VAR’

Psikolog Özlem Kandemir’e göre şöhret duygusu, tanınmak, bilinmek, kabul görmek ve fark edilmek insanın fıtratında var. Kandemir bu durumu, “Dünyaya geldiği andan itibaren bir bebeğin yaptığı ilk eylem ağlamaktır. Yani sesini duyurmaya ve yeni dâhil olduğu bu farklı ortamda kendi varoluşunu bildirmeye ihtiyaç duyar.” örneğiyle açıklıyor. Şöhret olma arzusunun ise bu varoluşsal kaygının biraz daha yüksek dozda tatmin edilme çabası olduğunu anlatıyor: “Narsistik tatmin, belirli bir dozda her insan için ihtiyaçken, bazen abartılı bir şekilde karşılanmaya çalışılabilir. Kısa yoldan şöhreti elde edip bunun sağladığı maddi ve manevi nimetlerden faydalanma isteği son yıllarda daha da fazla arttı.”

 

Neropsikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Orhan Doğan ise şöhret duygusunun temelinde; olumlu bir şahsiyet olarak toplum tarafından tanınma ve sevilme isteği olduğunu düşünüyor. Doğan, herkesin egosunda ortak ideallerin var olduğunu belirtiyor: “Bunlar, genel olarak sevilen, saygı gösterilen ve iyi olmak gibi olumlu özelliklerdir. Ego, bunlara ulaşınca manevî bir doyum sağlar. Yani kişi bunları elde etmişse mutlu olur. Eğer ulaşamazsa o zaman kendi içinde sorunlar yaşar. Öte yandan toplumumuzda herkes kolayca şöhret olabiliyor. Ancak şöhret olunduğu zaman insan, belli bir süre mutlu olur ama bir süre sonra bundan sıkılmaya başlar. Bu kişiler genellikle kendisiyle barışık olmayan insanlardır.”

 

Ülkemizde de yayınlanan pek çok ‘star’ yarışmasına katılıp da şöhret olan binlerce kişi var. İnsanlara ‘şöhret’ vaat eden bu programlar sayesinde günlerce gazete ve televizyonlarda kendilerine yer bulan isimleri bugün hatırlamıyoruz bile. Bir kısmı bu uğurda hayatını kaybetti. Şöhret tiryakiliği, insanları bir türlü sonu gelmeyen bir beklentiler ve arzular kuyusuna itiyor. Kibir, şöhreti kovalatıyor, karşılığında gelen şöhret de kibre sağlam bir dayanak teşkil ediyor. Belki Karun’dan bu yana, “Ben yaptım!” diyenin akıbeti hep aynı oluyor üstelik. Görünen o ki, şeytan insanı şöhretle çabucak aldatıp yolundan şaşırtabiliyor. Onun oyununa gelmemek için Yüceler Yücesi’nin (cc) katında şöhret olacak işler yapmamız lazım. Hakiki ‘şöhret’ odur zira..

 

 

Ayten çiftçi

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat