‘Gerçekler’ Neden Bize ‘Öcü’ Gibi Bakıyor?

İnsanlar arasında geçen ayaküstü konuşmalara takılır oldum, son dönemlerde…

-Nasılsın? İyisin değil mi? İyisin… İyisin

Aşağı yukarı bu kelimeleri kullanıyor, girizgâhı yapan ve kuvvetli ihtimalle en acelesi olan kişi. Yolun ortasında karşılaştığı şahsa soluk soluğa usulen nasıl olduğunu soruyor amma velâkin bu esnada kafasında planlar, yetiştirmesi gereken işler olduğu için fazla vakit kaybetmek istemiyor. Belki karşısındaki, ‘Kötüyüm, sıkıntılarım var…’ cümlesiyle anlatmaya başlar ve programı aksar diye endişe ediyor. ‘Nasılsın?’ klişesinin akabinde ‘İyisin, değil mi?’ dayatmasıyla ille de karşısındakini ‘Evet, iyiyim’ demeye zorluyor. Üstüne üstlük ‘İyisin… İyisin…’ diye ısrar edip, öyle olmasa da ‘iyi oldurmaya’ ikna ediyor! Duygu yok! ‘Empati’ çabasına zaman ve mekân zaten müsait değil! Otomatiğe bağlanmış kelimeler ardı ardına ağızdan dökülüyor.

 

Sanki taramalı tüfek gibi! Sadece söylemiş olmak yani vazifeyi getirmek için… İşte günümüzde ‘diyalog görünümlü monologlar’ böyle yaşanıyor. Bir değil… İki değil… Böylesine defalarca tanık olduğumu söyleyebilirim. Hatta tanıklığın da ötesinde bizzat senaryoyu yazıp ‘acelesi olan ve karşısındakinin ağzını kapayan’ kişiyi oynarken buluyorum, bazen kendimi. Akşam başımı yastığa koyduğum anda pişmanlık duyuyor ve sorgulamaya başlıyorum…

 

Ne yaptık da bugünlere geldik?

 

Niçin bu denli duyarsız, gerçekleri duymaktan rahatsız olduk?

 

Gerçeklerle aramız, her geçen gün biraz daha açılıyor. Biz ne zaman yanlarına gitsek, onlar alıp başını gidiyor. Sahi, merak ediyorum; aramızdaki dargınlık nereden kaynaklanıyor? Niçin küstüler bize? Kader çizgisinde yollarımız giderek ayrışıyor. Evet, evet! Adım gibi eminim ki gerçekler, bizi ‘eskileri’ sevdikleri kadar sevmiyor. Onlar, eskilerin yanından hiç ayrılmazdı, uykudayken bile başlarında nöbet tutarlardı.Yani birbirleriyle hep sıkı fıkılardı. Bizim dönemimizde yapay, suni bir frekans yaşanıyor gündelikte. Sanırım bu yüzden gerçekler alabildiğine uzak duruyor bize. Ne tat var, ne de tuz var ilişkilerde, ticarette hatta sanatta, müzikte bile!

 

Neyin farkına vardım biliyor musunuz? Trafikte beklerken radyo istasyonlarını karıştırdığımda genelde eski şarkılar cezbediyor beni. Garip değil mi? Teknoloji bu kadar gelişmişken, daha iyi müziklerin üretilmesi için yeni enstrümanlar icat edilip sektöre oluk gibi para aktarılmaktayken, neden eski şarkılardaki türkülerdeki lezzet, yenilerinde yok? Bir sazın, çatallı sesin, taş plak cızırtısının verdiği haz, sözüm ona bunca aranjmandan, üstünde emek verilen müzikten daha iyi olabilir mi?Eski dönemlerde yaşayan insanlar, bizden daha üst seviyede miydi? Neden onların söylediği şarkılar ‘cızz ‘ diye kalbin derinlerine iniyor ve damarlarda acımtırak bir tat bırakıp insanı nahoş yapıyor?Eski albümlerin içinde saklanan siyah beyaz fotoğraflardaki ifadeler, neden daha anlamlı geliyor? Bu sorulara takıldığımda, sabaha kadar uyuyamıyorum… Gerçekler neden başını alıp gitti? Neden hiçbirisi artık yanımıza yaklaşmıyor? Çok mu korkunç görünüyoruz? Gerçekler neden bize uzaktan ‘öcü’ gibi bakıyor?

 

 

Melda Bekcan

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat