“Başını Vermeyen Şehîd” ya da “Seyyid Bilâl Hazretleri”nin Hazîn Hikâyesi…

Bugün sizlere, bir zamanlar birlikte yaşadığımız kısa “devr-i saâdet”te, bir Cennetmekân gönül dostum ile birlikte ziyâret ettiğimiz, bir mukaddes mekândan bahsedeceğim.

Sanırım birçoğunuz, Ömer Seyfettin’in “Başını vermeyen şehîd” hikâyesini bilirsiniz de, süvâri zâbiti olan babasının görevi dolayısıyla Ömer Seyfettin’in çocukluğunun bir bölümünün geçtiği şirin ilimiz Sinop’ta bu hikâyeye esin kaynağı olan “Seyyid Bilâl Hazretleri”nin hazîn hikâyesini duymamışsınızdır.

Tarih MS 675… Hâlife Ömer bin Abdülâziz dönemi… İslâm ordusu Peygamber Efendimiz(sav)’in “İstanbul’un Fethi” müjdesine nâil olmak için İstanbul’u kuşatır…

Bu kuşatmaya destek olmak gâyesiyle Horasan’dan, yeni İslâmı seçen ve savaş başarılarıyla ünlü Türk gönüllülerle birlikte yola çıkan, Peygamber Efendimizin torunu Hz.Hüseyin(ra) soyundan Seyyid Bilâl Hazretlerinin gemisi, Karadeniz’de müthiş bir fırtınaya yakalanır…

Günlerce Karadeniz’in azgın dalgalarıyla boğuşan ve henüz denize alışık olmayan Seyyid Bilâl Hazretleri ve Alperenler aç, susuz, yorgun Sinop Limanına demir atmak zorunda kalırlar. Günün şartlarına göre vergilerini öder, Sinop Tekfurundan konaklama izni alırlar. Seyyid Bilâl Hazretleri yorgun ve hasta askerleriyle dinlenmeye çekilmiştir.

Sinop Tekfuru önce izin vermesine rağmen bu kararından cayar ve hâince bir gece baskını düzenler. Ve birçok Alperen, şehrin Selçukluların eline geçmesinden sonra Sultan Alâaddin Keykubat tarafından yaptırılan bugünkü Alâaddin Camii’nin olduğu yerde kahramanca çarpışa çarpışa şehîd olur.

Çevresi Tekfur ve askerleriyle sarılan Seyyid Bilâl Hazretleri düşmanı yararak bu baskından sıyrılmak ister. Günümüzde Hükümet Konağı’nın bulunduğu semtte, meydan kapısından çıkmak üzere çarpışırken, çatışmanın en şiddetli anında Tekfurun bir kılıç darbesiyle mübârek başı, tıpkı Kerbelâ’da ceddi Hz.Hüseyin’in de olduğu gibi gövdesinden ayrılır ve yere düşer.

Hemen kesik başını koltuğunun altına alarak şu anda türbesinin bulunduğu yere, yaklaşık 700-800 m. kadar mesafeye çarpışa çarpışa gelir, başını yere ihtimamla yerleştirir, kendisi de kıbleye müteveccihen sanki başı hiç kesilmemişcesine uzanır ve orada ruhunu Rahmet-i Rahmân’a teslim eder. Bu hazîn olay orada bulunan ahâli tarafından da hayretle izlenir.

Bu apaçık kerâmeti gören Tekfur hemen çatışmayı durdurur ve böyle ulu bir kişiyi öldürdüğü için pişmân olur, yaralı müslümanlara iyi davranır ve şehîdlerin İslâm geleneklerine göre gömülmesine izin verir.

Tekfur, sebep olduğu bu acı olaydan o kadar pişmân olur ki; “Ben ulu bir kişiyi öldürdüm Allah’ın beni affetmesi için bu kişinin kabrinin üzerine bir çatı örtülsün!” der ve “kendisinin öldüğünde türbenin giriş kapısının altına gömülmesini, Seyyid Bilâl Hazretlerinin türbesini ziyaret edenlerin kendi mezarını çiğneyerek geçmelerini, belki zaman affolacağını” vasiyet eder ve öyle de yapılır…

Günümüzde de gönül gözüyle görebilenler, Seyyid Bilâl Hazretlerinin Anadolu’nun bu en kuzey ucundan, Sinop Yarımadasının şehre nâzır bir tepeciğindeki medfun bulunduğu türbesinden kıble istikâmetinde yer alan her karış toprağı şehid kanlarıyla yıkanmış mukaddes belde Anadolu topraklarını gözetlediğini, mânevî tasarrufu altında bulundurduğunu gördüklerini söylerler…

Olur ya bir gün yolunuz düşer, Tekfurun mezarını çiğneyip tüm şehîdlerimizin ve Seyyid Bilâl Hazretlerinin ruhlarına bir fâtihacık hediye etmeniz size de nâsip olur, kimbilir?

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Devamını oku:
İnsanların Çoğu İnanmaz

“İyilik çoktur; yapan azdır.” (Hadis-i Şerif, Hatib) İnsanlarda çoğunluğun hayat şeklinin, uydukları ve uyguladıkları kuralların doğru olduğu gibi bir inanış...

Kapat