Viyana Ötesinde 50 Yıl Avrupalı Türkler

Viyana Ötesinde 50 Yıl Avrupalı Türkler

 

Yıl 1961… Soğuk bir kasım sabahı. İstanbul Sirkeci Garı’nda ellerinde tahta bavullarla erkekler bekliyor. Hepsi traşlı ve giyimleri özenli. Çoğunluğu 30’lu yaşlarda, bazılarının daha bıyığı bile terlememiş. Birazdan kalkacak trende, umuda yolculukları başlayacak. Daha önce hiç görmedikleri ülkede, ekmeklerinin peşine düşecekler. Hepsinin hayalleri benzer. Kimi tarla, kimi traktör, kimi de ev alacak kadar para biriktirip dönme niyetinde. Bu yüzden eşleri ve çocukları yanlarında değil. Öyle ya, birkaç yıllık bir macera için evi barkı bozmak olmaz! İşte bu düşüncelere dalmış yolcularıyla Sirkeci’den hareket eder Almanya treni. Çiçekli ve sevgi gösterili karşılamaya rağmen, yolcular elbette farkında değildir o zamanlar, Almanya’nın kendileri için ‘yeni vatan’ olacağının…30 Ekim 1961’de, Türkiye ile Almanya arasında imzalanan ‘işçi göçü’ anlaşması, Anadolu’da geçim sıkıntısı çeken on binlerce aile için yeni bir umut olur. Anadolu insanı, ağır sanayi hamleleri ile hızla kalkınan ve yeni işgücüne ihtiyaç duyan Avrupa ülkelerine gitmeye başlar. Avrupa’daki ilk durak Almanya’dır.İlk göç anlaşmasından bu yana yarım asır geçti. Biraz para biriktirip geri dönmek için gidenlerin çoğu dönemedi. Çalıştıkları ülkelerde emekli oldular. Onlar bayrağı çocuklarına bırakırken, devreye torunlar girdi. Avrupa’da ‘Göçtürk’ nüfusu 5 milyon 200 bine ulaştı. Geçici işçiler, kalıcı vatandaşlara dönüştü. Elbette değişim, çözülmesi gereken birçok problemi de beraberinde getiriyor. Sorunlara rağmen Avrupa’daki yeni nesil, ilklerden farklı profil çiziyor.yarım asırlık göç hikâyesinde gelinen noktayı yerinde araştırdık. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve Avusturya gibi ülkelerde yeni ‘Göçtürk’ neslinin peşine düştük.

 

Eğitimde hazin tablo!

Son yıllarda Avrupa’da aşırı sağ partiler yükselişte. Merkez de siyaset yapan politikacılar da bundan etkiliyor. Seçmen tabanlarını korumak için yabancılara karşı söylemlerini sertleştirebiliyor. Alman Şansölyesi Angela Merkel bile son seçim kampanyasında ‘çok kültürlülük bitmiştir’ ifadesini kullanmaktan imtina etmemişti. Diğer bir örnek ise Sarrazin Vakası. Alman Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Thillo Sarrazin, 2010 yılı sonlarında, ‘Almanya kendini yok ediyor’ kapağıyla kitap yayımladı. Ülkede büyük yankı uyandıran kitap, yabancı kökenlileri hedef alıyordu. Ona göre göçmenler, Almanya’ya bir şey katmıyor ama sosyal güvenlik sisteminden en fazla payı alıyor. Böylece ülkeyi felaketin eşiğine sürüklüyor! Oysa ülkedeki Türkiye kökenliler, Sarrazin’i yalanlıyor. Çünkü işsizlik fonlarından yararlanan Türklerin sosyal güvenlik sisteminde oluşturdukları açık, ülkede faaliyet gösteren 80 bin Türk girişimcinin ödediği vergi ve oluşturdukları istihdamla kapatılıyor.Kitabın okurdan gördüğü ilgi, Almanya’daki yabancı karşıtlığı noktasında endişeleri artırdı. Oysa Almanya, çok kültürlülük ve uyumda en iddialı ülkelerden. Entegrasyona yapılan yatırımlar artıyor. Hatta göçmen politikaları partiler üstü bir konu ve iktidar değişse de politikalar değişmiyor. Mesela, yabancı isim taşıyanların iş başvurularında ayrımcılığa maruz kalması, mülakata çağırılmaması gibi şikayetler üzerine Almanya’da birçok büyük şirket, anonim (isimsiz) başvuru süreci başlattı. Bu yolla, işe girişlerde etnik ve dinî ayrımcılığın önlenmesi planlanıyor.

 

Basına yansıyan Avrupalı Türkler haberlerinde yıllardır olumsuzluklar ön plana çıkıyor. Yabancıları sadece kriminal meselelerde gündeme taşıyan, başarı hikâyelerine gözünü kapatan bir medya var ve Avrupa toplumlarındaki imajı da bu medya belirliyor. Birinci nesil, köyünden çıkıp daha şehir görmeden Avrupa’ya gelen insanlardan oluştuğu için, onların medyada oluşturulan imaja direnmesi ya da seslerini yükseltmesi elbette beklenemezdi. İlk yıllar, Avrupa’da kendi içine kapanan, gece gündüz çalışan ve toplumla iletişim kurmayan, başka ifadeyle ‘gettolara’ sığınan işçi kitlesinin hayat mücadelesiyle geçti. Değişim 1980’lerin ikinci yarısında başladı.1961’den 80’lere kadarki göçmen işçilerin hayat tarzı ve içe kapanık hâlleri, hükümetlerin de işine geldi. Uyuma yatırım yapmak zorunda kalmadılar. Buna karşılık göçmenlerin de yaşadıkları ülkelerden ciddi talepleri olmadı. ‘Nasılsa döneceğiz’ mantığı onları haklarını aramaktan mahrum bıraktı. Bu yüzden ilk nesil işçilerin pek çoğu hak ettikleri sosyal yardımları ve ödenekleri dahi alamadı. Ailelerini yanlarına aldırdıktan sonra bile dönme fikrinden vazgeçmeyen göçmen işçiler, Avrupa sistemi içinde yetişen çocuklarının büyümesiyle birlikte artık misafir değil, kalıcı olduklarını kabullenmeye başladı. ‘Kesin dönüş’ düşüncesinin ortadan kalkması, yeni vatana uyum ve hak arama dönemini başlattı. O yıllara kadar sadece bodrum katlardaki mescitler ve cami dernekleriyle idare eden göçmenler, daha geniş bir çerçevede örgütlenmek için harekete geçti.

 

İlk neslin önemli bir bölümü, daha fazla gelir ve birikim için çocuklarının okuyarak vakit kaybetmesi yerine bir an önce çalışmasından yanaydı. Bugün Avrupa’daki göçmen kitleler içinde okuma oranı en düşük kesimin Türkler olmasında, ailelerin önemli rolü bulunuyor. İlk nesilde daha fazla kazanma isteği o kadar baskın ki okumak isteyen çocukların bile yönlendirildiği belirli meslekler var; doktorluk, mühendislik ve avukatlık gibi. Bunların daha fazla gelir getireceği inancı hâkim.Peki, 50 yıl sonra Avrupa’da nasıl bir çalışma ve eğitim tablosu ortaya çıktı? Önce Almanya’ya bakalım. Alman İstatistik Dairesi ve Türkiye Araştırmalar Merkezi Vakfı’nın 2008 rakamlarına göre, 3 milyon Türkiye kökenlinin 1 milyon 522 bini Türkiye’den gelenler, geriye kalan 1 milyon 433 bini ise Almanya’da doğanlardan oluşuyor. Göçmenlerin yarıya yakınının Almanya doğumlu olması, yerleşiklik açısından ne kadar önemliyse, bunların eğitim durumu da o kadar içler acısı. Türkiye kökenlilerin yüzde 21’i okuyamamış ve hiçbir diplomaya sahip değil. Göçmenlerin genelinde oran yüzde 10,5. Daha da kötüsü, Almanya’da diploma sahibi Türk gençlerinin yüzde 28’inin ‘hauptschulabschluss’ denilen, en alt seviyedeki, üniversiteye gitme şansı olmayan okullardan mezun olması. Bunda Alman öğretmenlerin yönlendirmeleri önemli rol oynuyor.Benzer tablo Fransa için de geçerli. Fransa Ulusal Nüfus Çalışmaları Enstitüsü’nün (INED) yaptığı ankete göre, ülkedeki Türk göçmenlerin eğitim alma oranı, diğer göçmen toplulukların oldukça gerisinde. Türk kökenli erkeklerin yüzde 11’i, kızların ise sadece yüzde 3’ü üniversite diploması alıyor. Fransa’daki 18–35 yaş arası Türk kökenlilerin yüzde 26,5’inin hiçbir diploması yok. Fransa’da 3. nesil Cezayir, Çin, Senegal ve Mali kökenliler lise ve üniversite eğitiminde Fransızları yakalarken; tek istisna Türkiye kökenliler.

 

Orta sınıf devreye girerse…

Eğitim istatistikleri ne kadar kötümserse, Avrupalı Türklerin girişimcilik verileri de o derece olumlu. Avrupa genelinde bugün 144 bin Türk girişimci faaliyet gösteriyor. Toplam istihdamları 700 bin kişiyi buluyor. Son 3 yılda Brüksel Ticaret Odası’na kayıt yaptıran girişimcilerin yüzde 50’si göçmen Türkler. Sadece Almanya’daki Türk girişimci sayısı 84 bin. Avrupa’daki toplam ciro 40 milyar avroya ulaşmış vaziyette. Eskiden Avrupa ülkelerinde Türk iş adamı denilince akla genellikle döner büfeleri, lokanta ve bakkallar gelirdi. Şimdi en az 115 farklı sektörde Türk girişimcileri görmek mümkün.Çalışma istatistiklerine bakıldığında ise Almanya’daki göçmen Türklerin çalışabilir nüfusunun yüzde 16,8’inin iş bulamadığını görüyoruz. Başka bir ifadeyle, 209 bin kalifiye insan, istediği hâlde çalışamıyor. Ülkede göçmenlere karşı devam eden ayrımcılığın önemli payı var. Türk gençlerinin Türkiye’ye dönme oranlarının artmasında da ayrımcılığın etkisi büyük.Almanya’da yaşayan Türklerin yüzde 56,1’i (579 bin) işçi. Yüzde 8,1’i (84 bin) girişimci, yüzde 0,8’i (8 bin) ise aile yanında çalışıyor. Alman İstatistik Dairesi verilerine göre ülkedeki büro çalışanı Türk sayısı 358 bin. Buna karşılık ülkedeki kamu çalışanı Türk sayısı o kadar az ki istatistiklerde bile görünmüyor. Esasında yaşanan problemlerin önemli bölümü, Türk göçmenlerin hâlen Avrupa’da güçlü bir orta sınıf üretememiş olmasından kaynaklanıyor. Bunun için de kamu çalışanlarının sayısının artması gerekiyor.

 

Demografik değişim

1972’den beri doğum oranlarının ölüm oranlarının gerisinde kaldığı Almanya’da nüfusun azalmamasının sebebi, dışarıdan alınan göç. Mevcut durumdaki yüzde 1,4’lük doğum oranı ve yıllık 100 bin yeni göçmen alımında dahi ülkedeki nüfusun 18 milyon gerileyerek 2050 yılında 64 milyon seviyesine ineceği tahmin ediliyor. Bu senaryonun gerçekleşmesi hâlinde 15-65 yaş arasındaki üretken nüfus yüzde 66’dan yüzde 55’e gerileyecek. Bu durum bir yandan sosyal güvenlik sistemini krize sokarken, diğer yandan azalan çalışan sayısı refah seviyesinin sürdürülebilirliğini zora sokuyor. Cem Şentürk’e göre, demografik dönüşümün olumsuz etkileri göçle tolere edilmiş olmasına rağmen, mevcut artışla bunun sürdürülebilirliği zor. Şentürk, “Gelinen nokta, demografik dönüşüme karşı alınacak tedbirlerde göçmenlerin odak noktasında yer almasını gerektiriyor.” diyor.

 

Son yıllarda artan uzman personel açığının giderilmesi konusunda göçmenler ve Türk kökenliler ciddi potansiyel sunmalarına rağmen, meslek edinmeye ilgi çok düşük. Federal Eğitim ve Araştırma Bakanlığı’nın 2008’de Avrupa Sosyal Fonları’nın katkılarıyla hayata geçirdiği Perspektive Berufsabschluss (Meslek Diploması Perspektifi) programı, Almanya genelinde desteklediği 97 bölgesel proje ile gençlerin meslek diploması almasını hedefliyor.Yürütülen projelerin göçmenlere ulaşmasını kolaylaştırmak için iki proje de program kapsamında destekleniyor. Göçmen derneklerini aktif ağ üyeleri olarak kazanmak üzere hayata geçirilen Mozaik projesinin yanı sıra Eğitim Gelecektir (Bildung ist Zukunft) sloganıyla hayata geçirdiği ‘netzwerk biz’ projesi, Türk medyasının desteğiyle Almanya’daki Türk toplumunun meslek eğitimi konusunda bilgi ve katılım düzeyini yükseltmeyi hedefliyor.

 

AVRUPALI TÜRKLERİN GÖZÜNDEN…

Göçün üzerinden 50 yıl geçse de Avrupa ülkeleri göçmen olgusuyla sadece son 15 yıldır ciddi anlamda yüzleşiyor. Çözüm adımları yeni atılıyor. 1982’den 1998’e kadar 16 yıl başbakanlık yapan Helmuth Kohl, Almanya’nın göç ülkesi olduğunu asla kabullenmedi ve uyuma yönelik adım atmadı. Ülkede entegrasyona yönelik en ciddi adımlar 1998’de iktidara gelen Sosyal Demokratlar ve Yeşiller’in koalisyon ortağı olduğu dönemlerde atıldı. Almanya göçün üzerinden yaklaşık 40 yıl geçtikten sonra göçmen ülkesi olduğunu kabullenmeye başladı. Peki, göçmenler 50’nci yılda ne gibi sorunlarla uğraşıyor? Prof. Dr. Hacı Halil Uslucan, uyum denince söze ilginç bir tespitle başlıyor: “Yaşanan uyum ile tartışılan uyum farklı. Günlük hayatta, siyaseten tartışıldığı kadar sorun yok. Problemlerin önemli bölümü, etnik geçimsizliklerin adi bir olay gibi değil, uyum sorunu olarak ele alınmasından kaynaklanıyor.”

 

Alman hükümetlerinin son yıllarda uyum noktasında attığı adımların, göçmenler açısından ülkeyi olumlu bir noktaya getirdiğini belirten Uslucan, Almanya’nın göç ülkesi olduğunu resmiyette kabul etmemesine rağmen, uyuma yönelik tedbirlerin bu gerçeğin kabulüne işaret olduğunu vurguluyor. Uslucan, Türkiye kökenlilerin yaşadığı pnoblemlerin önemli bölümünün, artan taleplerden kaynaklandığı düşüncesinde: “Birinci nesil kendini zaten yabancı ve misafir gördüğü için eşit hak talebinde bulunmuyordu. Oysa ikinci ve üçüncü kuşak, bir Alman neye sahipse aynı hakları talep ediyor. Fakat istedikleri hakların henüz pratik karşılığı yok.”Kuzey Ren Westfalya, Almanya’nın hem nüfus hem göçmen hem de Müslüman oranı açısından en büyük eyaleti konumunda. 18 milyonluk toplam nüfusun 4,3 milyonu göçmen kökenli. Bunların 900 bini Türk.

 

Eyalette Uyum Müsteşarlığı görevini de bir Türk yürütüyor. Uyum Müsteşarı Zülfiye Kaykın, Denizlili bir işçi ailesinin kızı. 1977’de aile birleşimiyle Almanya’ya gelmiş ve 1992’den beri Sosyal Demokrat Parti’de. Kaykın, “Alman toplumu ve devleti, göç ülkesi olduklarına erken ikna olsa, 50. yılda çok daha farklı noktalara gelebilirdik. Buna rağmen son 10 yılda alınan mesafe bile çok önemli.” diyor.1965’te çıkarılan ilk yabancılar yasası, göçmenlere uzun süreli oturma hakkı vermesine rağmen, geri dönüşü esas alıyordu. O dönem için yasanın bu şekilde düzenlenmesi son derece normaldi; ancak Almanya 40 yıl boyunca göçmenlerle olan ilişkilerini bu yasayı temel alarak düzenledi ve herhangi bir değişikliğe gitmedi. Göçmenlerin kalıcı olduğu düşüncesine göre hazırlanan ikinci göç yasası ancak 2005’te çıkarılabildi. Arada bir de geri dönüş teşvik edildi. 1983 ve 84’te Kohl hükümetinin göçmenlerin geri dönüşü için çıkardığı yasa ile Türkiye kökenlilerin yüzde 10’u ülkelerine kesin olarak döndü. 1961’den 2009’a kadar göçün eksiye döndüğü tek dönem de 1983-84.

 

80’lerin başından 2000’li yıllara kadarki süreç, Türklerin Avrupa ülkelerinde sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla örgütlendikleri ve dernekleşmelerin tavan yaptığı yıllar. 2000’lerin başında Almanya bir göç ülkesi olduğunu kabullenmeye başlamışken, 11 Eylül saldırıları gerçekleşir. Zülfiye Kaykın, bu olayı ‘Almanların İslamiyeti keşfetmelerinin’ miladı görüyor. Kaykın, “11 Eylül ile birlikte Almanlar, Müslümanları muhatap almadıkları sürece durumun daha da kötüye gideceğini gördüler. Bunun sonucu diyalog ve açılım süreci başladı.” diyor. Tabii açılım sürecinde ilk muhatap Türkler olur. Her alanda Müslümanlara ilgi artar. O zamana kadar ciddiye alınmayan Diyanet ve onun Avrupa’daki uzantısı DİTİB, muhatap alınmaya başlar. Belediye ve eyalet bütçelerinde uyum için fonlar ayrılır. Göçmenlerin kurduğu sivil kuruluşlar da sürece dâhil edilir. 2006’da ‘Uyum Eylem Planı’ hazırlanır. Plan çerçevesinde 126 farklı noktada kurulan uyum ajansları, eyalette faaliyet göstermeye başlar. Ajanslar bugün de göçmenlerin her türlü sorununun çözülmesine yardımcı oluyor.

 

Valiz çocuklarının dramı

Yeşiller Partisi Kuzey Ren Westfalya Milletvekili Arif Ünal, partisinin Sağlık ve Göçmenler Politikası sözcülüğünü yürütüyor. Ünal, siyasetin yanı sıra Köln’de kurduğu Göçmenler Sağlık Merkezi’ni işletiyor. Psikoterapi merkezi olarak da görev yapan merkez, dil bilmeyen göçmenlere ana dillerinde sağlık hizmeti veriyor. İlk yıllarda ağırlıklı olarak depresyon ve aile problemleri ile uğraştıklarını ancak günümüzde göçmenlerin psikolojik sorunlarının çok daha karmaşık hâle geldiğini belirtiyor Arif Ünal. Göçmenler Sağlık Merkezi’ne daha çok kadınlar müracaat ediyor ancak son yıllarda gençlerin uyuşturucuya bağlı problemleri de artmış vaziyette. Ünal, bağımlılık sorunuyla gelenlerin yaş ortalamasının 20’den 12-13’e kadar düştüğünü söylüyor. Yıllardır göçmenlerin sorunlarıyla ilgilenen Ünal, ilginç tespitler yapıyor: “Sosyalizasyon sürecini Türkiye’de tamamlayan birinci neslin kişiliği oturmuştu ama onların çocukları –ki ben onlara ‘valiz çocukları’ diyorum– yıllarca iki ülke arasında çanta gibi gelip gitti. Bazı aileler çocuklarını Türkiye’ye gönderdi. Dede–nine yanında büyüdüler. Bu çocuklar 18 yaşına gelmeden tekrar geri gelmek zorunda kaldı, yoksa oturum alamıyorlardı. Bu yüzden dil öğrenemediler, meslek eğitimi alamadılar ve kişilikleri oturmadı.”

 

Göçmenler Sağlık Merkezi’ne gelen psikolojik sorunların en ağırını ‘ithal gelinler’ yaşıyor. Bazı vakalarda, Türkiye’den gelen genç kızların hayatı karartılıyor. Mesela, Almanya’da yaşayan çocuk uyuşturucu batağına düşüyor. Ailesi de onu evlendirerek uslandırmayı deniyor. Türkiye’den bir akraba kızı alınıyor. Kız, çocuğun bağımlı olduğunu bilmiyor. Evlendikten sonra eşinin durumunu öğrenince büyük bir yıkım yaşıyor. Çocuğun ailesi, kızın gözü açılmasın diye onu dışarı bırakmıyor, uyum kurslarına göndermiyor. Daha iyi yaşam hayalleri suya düşen genç kız, bir de eve kapatılınca tam bir yıkım yaşıyor. Hâlen Almanya’da en fazla intihara kalkışanlar, Türkiye kökenli genç kız ve kadınlar. Onların intihar oranları, toplumdaki intihar oranının çok üstünde seyrediyor.Almanya’da son dönemdeki etkili faaliyetleriyle dikkat çeken kuruluşların başında Berlin Türk Cemaati geliyor. 52 üye derneğe sahip cemaat, 1983’ten beri faaliyette. Başkan Bekir Yılmaz, Türk toplumunun değerlerine, dinine ve diline sahip çıkmaya çalıştıklarını söylüyor.

 

Eğitim reçetesi

Berlin’de göçmenlerin nüfusa oranı yüzde 25, buna karşılık kamuda çalışan göçmen oranı sadece yüzde 2. Aynı durum Kuzey Ren Westfalya için de geçerli. Yüzde 20’si göçmen kökenli olan eyalette, göçmen memurların nüfusa oranı yüzde 2-3’ü geçmiyor. Öğretmenlerde oran yüzde 0,6’larda kalıyor. Berlin Türk Cemaati, şehrin emniyet müdürlüğü ve itfaiyesi ile protokol imzalamış. Hedef daha fazla Türkiye kökenliyi polis ve itfaiyeci yapmak. Berlin İtfaiye Teşkilatı’nda 4 bin 200 kişi çalışırken, bunların sadece ikisinin Türk olması düşündürücü. Kamuda çalışma meselesi elbette tek taraflı bir sorun değil. Alman tarafı ayrımcılık uyguluyor; Türkler ise ‘bizi nasılsa almazlar’ mantığı ile kamuya uzak duruyor. Yılmaz, Türklerdeki ön yargıları da yıkmak istediklerini belirtiyor. Cemaat bu sebeple birçok Türk gencini staj için kamu kurumlarına yönlendiriyor.

 

50 yılın ürünlerinden en dikkat çekici olanı şüphesiz BIG Partisi. Türkçe açılımı, Yenilik ve Adalet Birliği. 20 Şubat 2010’da resmen kurulan BIG Partisi’nin genel merkezi Almanya’nın Bonn şehrinde. Genel başkanlığı Haluk Yıldız yürütüyor. Parti, Almanya’da 35 şehirde teşkilatlanmasını tamamlamış ve eylüldeki Berlin eyalet seçimlerine hazırlanıyor. Hedefleri yüzde 5 barajını aşmak. 22 farklı milletten üyeleri var.BIG Partisi, yüzde 5 barajını aşarsa 6-7 eyalet milletvekili çıkarabiliyor. Bunun yanında hedeflerden biri de belediye meclislerine girerek eyalet bütçesinin kullanımında etkin olmak. Aslında uzun zamandır Alman partileri içinde Türk kökenli siyasetçiler var ve bunlar arasında parlamenter, hatta bakanlık seviyesine kadar yükselenler bile bulunuyor. Göçmenlere bu yol açıkken neden ayrıca parti kurdunuz diye sorduğumuzda, Genel Başkan Yardımcısı İsmet Mısırlıoğlu, “Alman partilerinin gösterdiği Türk kökenli adaylar bizi temsil etmiyor. Bu partiler özellikle, asıl kimliğini bırakmış insanları aday gösteriyor. Berlin’de Türklerin sözcülüğüne soyunanlar, genellikle 80 darbesiyle kaçıp gelmiş, tabanla hiç ilişkisi olmayan insanlar.” cevabını veriyor.

 

Ardahanlı Aysel’in başarısı

Hollanda’da yaşayan Türk iş kadını Aysel Erbudak, Avrupa’da duymaya pek alışık olmadığımız bir öykünün kahramanı. Erbudak, Ardahan Damal doğumlu. 10 yaşından beri Hollanda’da yaşıyor. Annesi ve kardeşleriyle beraber 1979’da aile birleşimiyle gelmiş. Yüksekokulu yarıda bırakarak çalışma hayatına atılmış. İşçi olarak girip müdürlüğe kadar yükseldiği ilk iş yerini devralmasıyla da 21 yaşında şirket sahibi olmuş. 1990’da girdiği iş hayatında çalıştığı sektörleri sürekli çeşitlendirerek devam eden Erbudak, 2006’dan bu yana Hollanda’nın ilk özel hastanesini işletiyor.Aslında Hollanda’da özel hastane kavramı yok. Ağırlık vakıf hastanelerinde. Erbudak’ın devraldığı hastane yıllarca vakıf hastanesi olarak faaliyet göstermiş. Sürekli zarar eden ve iflasın eşiğine gelen hastaneye Aysel Erbudak ve ortağı talip olmuşlar. İflas ederek kapanması beklenen hastaneye 26 milyon avro teklif eden Erbudak’ın, 21 rakibini geride bırakarak ihaleyi kazanmasına kimse inanamamış. Çünkü özel hastane projeleri daha önce bizzat Hollandalı girişimciler tarafından denenmiş ve başarılı olamamış. Erbudak, ülkede ilki gerçekleştirmenin zorluklarını kabul etmekle birlikte, hastaneyi başarıyla yönetiyor. Erbudak’ın sahibi olduğu Holding bünyesinde faaliyet gösteren hastane, 2006’dan bu yana her yılı kârla kapatıyor.Aysel Erbudak, Hollanda ile sınırlı kalmak istemiyor, hedefi dünyaya açılmak. Kariyerinin daha yeni başladığını düşünüyor. Onu dünyaya açılma noktasında motive eden şey ise, Türkiye’nin son yıllarda uluslararası alanda değişen imajı: “20-30 yıl önce Türk olmak iyi değildi ama Türkiye artık marka hâline geldi. Dünyanın neresine gidersem gideyim, çekinerek değil, gurur duyarak Türk olduğumu söylüyorum.”

 

Berlin’de altyapı sektöründe faaliyet gösteren şirketi sahibi Ali Aydemir, aslen Ağrılı. 1980’de okumak için Almanya’ya gelmesine rağmen, eğitim şartları istediği gibi olmayınca okulu bırakıp inşaatta çalışmaya başlamış. 1992’de aynı sektörde kendi işini kurmuş. Hâlen Berlin’de belediyelerden ihale alarak yol inşaatları yapıyor. Aydemir, 50. yıla ulaşan göç süreciyle ilgili ilginç tespitler yapıyor: “Birinci kuşak amcamlar, Almanya’ya gelirken sürülerindeki koyun sayısını yüze çıkarmak, kağnılarını traktöre çevirmek gibi ideallere sahipti. Biz ise daha fazlasına talip olduk. Pek çok genç okudu, iş hayatına atıldı.”Ali Aydemir göç neslindeki değişimi bu sözlerle anlatıyor ancak hikâyenin devamı Avrupalı Türklerin dramını aksettiriyor: “Amcalarım kağnıları traktöre çevirdi ama bir daha dönemedikleri için o traktörler köylerde çürüdü. Modern bahçeli havuzlu evler yaptırdılar memleketlerinde ama içinde oturamadılar. Dönenler de ancak tabutla dönebildi.

 

”Berlin’deki bir başka başarılı Türk girişimci ise Mehmet Gezer. 8 yaşında geldiği Almanya’da başarılı öğrencilik hayatı geçirir ve Berlin Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünden mezun olur. 8 yıllık çalışma hayatından sonra 2005’te, 2 arkadaşıyla küçük bir inşaat şirketini satın alarak iş hayatına atılır. 1,5 milyon avro ciroyla devraldıkları şirket, bugün 35 milyon avro ciro yapan bir şirket.

 

Avrupa’da üniversite eğitimi almış Türkler arasında pek çok avukat var. Avukatlık kızlar için popüler bir meslek. Berlin’deki genç avukat Nezahat Temel’in dedesi, 1961’de Almanya’ya ilk gelen göçmenlerden. Berlin doğumlu Nezahat Hanım, serbest avukatlık yapıyor. Müşterilerinin çoğu Türk. Göçün 50. yılına rağmen gurbetçilerin önemli bölümünün Türkçe bilmemesi, Türk avukatların önemini artırıyor. Bunun yanı sıra sayıları sürekli artan Türk işletmeleri de Türk avukatlarla çalışmayı tercih ediyor. İlk gelen göçmenlerin, yabancı kültürle karşılaşmanın ve dil bilmemenin getirdiği korkularla çocuklarını çok korumacı yetiştirdiği tespitini yapan Nezahat Temel, Almanya’da doğan ikinci ve üçüncü neslin Alman kültürü ile yetişmesinin önemli avantaj olduğunu düşünüyor. Temel, kendi kültürünü, dinini ve dilini muhafaza ettikten sonra Alman kültürü ile yetişmenin önemli getirileri olduğu görüşünde.

 

FRANSA’DA GÖÇMEN OLMAK

Almanya’dan sonra en fazla Türk göçmeni barındıran Fransa, bu özelliğine rağmen yabancı kökenlilere fazla şans tanımayan bir ülke. Limoges bölgesinde yerel meclise giren Gülşen Yıldırım’ı saymazsak, Fransa’da Türk kökenli hiç parlamenter bulunmuyor. Buna karşılık Fransa, İslamiyeti resmî olarak tanıyor. Ülkede, devletin muhatap aldığı ‘İslam Konseyi’ faaliyet gösteriyor. Fransa İslam Konseyi Başkan Yardımcılığı Kırşehirli bir işçi çocuğu Haydar Demiryürek yürütüyor. 2003’te kurulan konsey, ülkede yaşayan Müslümanların sözcüsü konumunda.Diyanet İşleri Türk İslam Teşkilatı Başkanlığı (DİTİB) Paris şubesinde derneklerden sorumlu olarak görev yapan Haydar Demiryürek, kuruluşundan bu yana konseyin yönetim kurulu üyesi ve başkan yardımcısı. Fransa’da hâlen 6 milyon civarında Müslüman yaşıyor. Demiryürek, ülkede yaşayan Müslümanlar, dolayısıyla da Türk kökenlilerin dinî sorunlarını birkaç maddede özetliyor: Cami ve Müslüman mezarlıklarının yetersizliği; helal kesim ürünlerin az olması; hastane, hapishane ve askeriyedeki din hizmetlerinin yetersizliği ve kurban kesim yerlerinin sınırlı olması.Demiryürek, 8 yıllık sürede sorunların çözümü noktasında mesafe alındığı ancak yeterli olmadığı görüşünde. Mesela, ülkedeki cami sayısı binden 2 bine çıkmış. Genel mezarlıkların sadece 60’ında Müslümanlara yer ayrılırken, bu sayı şimdi 200’e çıkmış.

 

Siyasi temsil yetersiz kalsa da son yıllarda Fransa’daki ikinci ve üçüncü nesil Türkler farklarını hissettirmeye başlamış. Geçen yıl kurulan Ağ, Türkiye kökenli tahsil yapmış ikinci nesil Türkleri bir araya getirmiş. 600 üyesi bulunan dernek, göçmen gençlere okuma sevgisi aşılamak, okulu bitirenlere iş hayatında destek olmak, staj yeri bulmak gibi konularla ilgileniyor ve dernek merkezinde seminerler düzenliyor. Başkan Tuna Baş, “Bizim önümüzde, bizlere yol gösterecek bir kuşak yok. İlk nesil eğitimsiz olduğu ve dil bilmediğinden onların çocuklarına yol gösterecek yapılara ihtiyaç var. Bu gibi dernekler olmazsa başarılı göçmen çocukları bile kaybolup gidebiliyor.” diyor.Selami Varlık, Fransa’da doğup büyümüş ikinci nesil Türklerden. Ailesinin bütün yönlendirmelerine rağmen doktor veya avukat olmak yerine felsefe okumayı tercih etmiş. Varlık, Avrupa’daki ikinci jenerasyonu ‘intikam nesli’ olarak nitelendiriyor. İntikamdan kasıt, babasının yapamadıklarını başarmaya azmetme. “Babam çok çalıştı ama az kazandı ve sosyal statüsü düşüktü. Ben ise çok çalışacağım, çok kazanacağım ve sosyal statüm yüksek olacak.” diye düşünen bir ikinci nesil var Avrupa’da. Üçüncü nesilde ise babadan kalma hırs bittiği için ‘intikam nesli’ yerini daha Avrupalı ve geniş düşünen bir kitleye bırakıyor.

 

Almanya kadar olmasa da Fransa’da da Türkiye kökenlilerin eğitim faaliyetleri dikkat çekiyor. Fransa’daki eğitim faaliyetleri etüt merkezleriyle başlıyor. eğitim merkezlerinin ülke genelinde 17 şubesi var. Genel Müdür Veli Çetin, 10 yıl önce gurbetçi çocuklara Fransızca ve matematik takviyesi yapmak için projeyi başlattıklarını belirtiyor. Etüt merkezlerinden yaklaşık bin öğrenci faydalanıyor. 17 şubesiyle bir federasyon hâline gelen Etütlerin Nisan 2010’da Fransa Meclisi’nde açılış resepsiyonu gerçekleştirdiğini belirten Veli Çetin, “Fransız eğitim çevreleri projeye çok olumlu bakıyor.” diyor.

 

Fransa Türklerinin eğitim alanındaki diğer önemli projesi ise 2008’de açılan Kolej. İlk yıl 25 öğrenci ile başlayan kolejin 112 öğrencisi var. İlköğretim seviyesindeki okulda ağırlıklı olarak gurbetçi çocukları eğitim görüyor. Müdür Necati Kertel, Fransa doğumlu bir işçi çocuğu. Okul projesinin Türk göçmenler açısından ilk olduğunu vurgulayan Kertel, okulun hikâyesini anlatırken gurbetçi psikolojisine de ışık tutuyor: “Buradaki Türkler ne zaman bir araya gelse sadece cami derneği kurup cami yapmışlar. Onun için bu okulu kendi insanımıza kabul ettirmekte zorlandık. ‘Bu bölgede zaten cami var, neden yenisini yapıyorsunuz?’ dediler. Cami değil, okul yaptığımızı bir türlü anlatamadık. Hatta okulu açtık, cuma namazına gelenler bile oldu!”

 

Fransa’da hâlen yerel düzeyde siyaset yapan 114 Türkiye kökenli göçmen var. Onlardan biri Gülşen Yıldırım. Limoges bölgesinde yerel milletvekili olarak siyaset yapıyor. 2 yaşında geldiği Fransa’da hukuk okumuş. 2008-2010 arasında Limoges Belediyesi’nde başkan yardımcılığı yaptıktan sonra, 2010’da kanton seçimlerini kazanarak Sosyalist Parti’den yerel meclise girmeyi başarmış. Buna rağmen göçmen kökenli Fransız vatandaşının, Fransa’da siyaset yapmasının çok zor olduğunu düşünüyor. Türklerden çok önce gelen Arapların ulusal parlamentoda temsil edilmediğini hatırlatarak “Fransa’da politik dünya göçmenlere kapalı. Fransız, yabancı asıllıya oy vermez diye yerleşik anlayış var. Bu yüzden partiler de onları aday göstermek istemiyor.” diyor.

 

Avusturya, diğerleri kadar gündeme gelmese de 250 bin Türkiye kökenli gurbetçiye ev sahipliği yapıyor. 100 bini Viyana’da yaşıyor. 250 bin Türkiye kökenli göçmenin 140 bini Avusturya vatandaşı. Ülkede parlamentoya girebilen tek yabancı kökenli isim, Alev Korun. Avusturya’nın 40 yıllık göç tarihinde yabancıların mecliste hiç temsil edilmemiş olması, ülkede yabancılara bakışın göstergesi aslında. Avusturya’da yaklaşık 5 bin Türk işletmesi faaliyet gösteriyor ancak bunların çoğunluğu küçük esnaf. Fatsalı Ayhan Bakan ise ülkedeki en önemli Türk işletmelerinden birisinin sahibi. 1980’de doktora için Almanya’ya gelen Ayhan Bakan, 12 Eylül darbesiyle bursu kesilince doktorasını sürdüremez ancak geri dönmek istemez. Almanya’da imamlık yaptıktan sonra 1982’de Viyana’ya gelir. Bir süre din dersi öğretmenliği yaptıktan sonra 1985’te iş hayatına atılır.

 

5 arkadaşıyla birlikte firmasını kuran Bakan, Avusturya’da başlattığı işine, diğer ülkelerde devam eder. Avrupa’daki Türk gıda pazarının ilk firmalarından olan şirketi hâlen Hollanda ve Almanya gibi ülkelerde hem bakkal hem de perakende zincirlerine ürün veriyor. Ayhan Bakan, göçmenlere sadece güvenlik problemi olarak bakan ülkelerin uyuma katkı yapmadığını vurgulayarak siyasi partilerin yabancıları politikalarına alet etmelerini de eleştiriyor.

 

Avusturya’nın en ünlü Türk kökenli ismi Mardinli Dr. Ahmet Hamidi. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra aldığı bursla Avusturya’ya gelen Hamidi, 30 yıldır Viyana’da. Bu şehirde muayenehane açma yetkisine sahip ilk ve tek Türk kökenli doktor aynı zamanda. Ahmet Hamidi, göçün başlangıcına giderek ilk gelenler arasında çok genç yaşta göçmenler de bulunduğunu belirterek “Buradakiler bunu suiistimal etmiş. Kendinizi geliştirin diyeceklerine hemen çalışmaya başlatmışlar. Göçmenlerin gözü açılsın istememişler.” diyor. Diğer eleştiri de göçmenlere elbette. Yıllarca Avrupa’daki Türkiye kökenlilerin, burada yetişen çocuklarının şahsiyet bulabilecekleri ortam üretemediklerini belirten Dr. Hamidi, bodrum katlarındaki camilerin yeni nesle yetmediğini vurguluyor. Türklere ait eğitim kurumları ve sosyal müesseselerin yeni oluşmaya başladığını belirterek “Bütün bunlara rağmen 11 Eylül’e kadar durumumuz yine de iyiydi. O tarihten sonra bir İslamofobi ortaya çıktı. İslami terör meselesinden hepimiz payımızı aldık.” diyor.

 

HOLLANDA KENDİ DEĞERLERİNDEN VAZGEÇİYOR

Avrupa’nın genelinde yükselen yabancı karşıtlığı ve İslamofobia’dan Hollanda da payını alıyor. Kırılmanın başlangıcı olarak yönetmen Theo Van Gogh’un öldürülmesini baz almak mümkün. İslam karşıtı görüşleriyle tanınan yönetmenin, Kasım 2004’te Faslı bir genç tarafından öldürülmesi, çok kültürlülüğün örnek ülkesinde süreci tersine çevirdi. Türklerin bu ülkedeki siyasi katılımı diğerlerine göre daha fazla. Hollanda’nın yeni vekillerinden Metin Çelik, epey yerel siyaset deneyiminden sonra şimdi İşçi Partisi’nden milletvekili. Eski polis olarak Türkiye kökenlilerin suça en az bulaşan yabancı kesimi oluşturdukları bilgisini veriyor. Çelik, göçmenlerin karıştığı 10 kriminal olaydan 7’sinde Faslıların, ikisinde Surinamlıların ve sadece birinde Türklerin fail olduğunu belirterek Hollanda’ya en iyi uyum sağlayan göçmenlerin Türkler olduğunun altını çiziyor. “Bizler işçi çocuklarıyız ve kenar mahallelerde büyüdük.” diyen Çelik, bütün arkadaşlarının okuyarak iyi yerlere geldiğini, meslek ve itibar sahibi olduklarını vurguluyor. Daha iyi şartlarda yaşayabilmek için Hollandaca öğrenmek ve bir de Hollanda vatandaşı olmanın önemine işaret eden Çelik, ikinci neslin dil öğrenmemesinin mazereti olmadığını düşünüyor.

 

Veyis Güngör, ülkedeki iklimin değişmesinin göçmenler açısından derin sonuçları olacağı kanaatinde. Gerek hükümetlerin yatırımları gerekse ülkedeki hoşgörü sebebiyle Hollanda’daki Türklerin bu zamana kadar çok rahat ortamda yaşadıklarını belirterek “Yediğimiz önümüzde, yemediğimiz arkamızdaydı. Şimdi zor döneme geçtik. Şartların zorlaşması toplumu etkileyecek. Ayakta kalmak için daha çok üretecek. Kendi güçlerini artırmak zorunda kalacak.” diyor.Tabii Avrupa’da değişim varsa, Türkiye de ciddi değişim sürecinden geçiyor. Avrupa içe kapanırken, Türkiye dışa açılıyor. Veyis Güngör konuyla ilgili ilginç tespitler yapıyor: “Eskiden Avrupa’da Türkiye’ye muhalif göçmen olmanın bir rantı vardı, onlar muteberdi. Şimdi ise Türkiye ile ilişkisi iyi olmanın rantı var. Hollandalılar bu dönemde Türkiye ile ilişkisi iyi olan göçmenler üzerinden Ankara ile temasa geçmek istiyor.”Veyis Güngör ve arkadaşları, Türkiye’ye artan ilgiye, entelektüel faaliyetlerle cevap vermeye çalışıyor. Amsterdam’da düzenlenen ‘Konya Kriterleri’ başlıklı toplantı buna en somut örnek. Mevlana’nın 7 öğüdünün Konya Kriterleri adı altında tartışılmasını hedefleyen toplantı, Türk ve Hollandalı entelektüelleri bir araya getirmiş. Veyis Bey, Mevlana’nın 7 öğüdünün Hollanda’da artan yabancı düşmanlığına karşı panzehir olduğunu düşünüyor. Güngör, “Türk göçmenler entelektüel düzeyde de Avrupa değerlerine katkı yapmaya başladı” diyor.

 

Hollanda’daki Türkiye kökenliler içindeki en başarılı isimlerden biri kuşkusuz Emine Bozkurt. 1967’de Zaandam’da bir işçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen Bozkurt, Amsterdam Üniversitesi mezunu. Yüksek lisansını Avrupa Birliği üzerine yapan Bozkurt, 2004’te İşçi Partisi’nden Hollanda’yı temsilen Avrupa Parlamentosu’na girer. 2009’da ikinci kez göreve seçilen Bozkurt, sivil ve eşit haklar, adalet, dışişleri ve kadın hakları komisyonlarında aktif. Göçün 50. yılında Türkiye kökenlilerin yaşadıkları ülkelerde pasif kalamayacaklarını vurgulayan Bozkurt, insanların siyasi partilere ve sivil toplum kuruluşlarına üye olması gerektiğini belirtiyor. Bozkurt’a göre göçmen çocukları için rol modeller önemli. Gençlerin kendisine gelip nerede okuduğunu, nasıl eğitim aldığını sorduklarını belirterek “Sen yaptıysan biz de yaparız anlayışındalar” diyor.Sonuçta yarım asra yaklaşan göçmenlik tecrübesi, Türkiye’den gidenleri Avrupa’nın parçası hâline getirdi. Bundan sonra Avrupalıların ırkçı ve dışlayıcı yaklaşımları artsa da bu gerçek değişmeyecek. Misafir işçiler nasıl kalıcı toplumlara dönüşerek bulundukları ülkelere entegre olmayı öğreniyorsa, yaşlı kıtanın sakinleri de, yeni topluluklarla birlikte yaşamayı öğrenecek. Avrupa’nın geleceğinde, göçmenlerin önemi artarak devam edecek.

 

Avrupalılar ve göç…

Avrupa’da göç sürecini en iyi bilen isimlerden biri Prof. Dr. Barbara John. 1981 yılından 2003 yılına kadar Berlin Eyaleti’nde yabancılar sorumlusu olarak görev yapan John, hâlen Avrupa Birliği Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu üyesi. Türkiye’den gelenlerin yarım asırda kendilerini Alman toplumuna ve buradaki hayat şartlarına adapte edebildikleri tespitini yapan Prof. John, Alman toplumunun da yüzde 90’ının Türklerin varlığını kabullendiğinin altını çiziyor. Eleştirilerin tam aksine göçmenlerin kendilerini ispat etmek için çok çalıştıkları, çok ürettikleri ve bu açıdan ülkeye büyük katkıları olduğu tespitini yapan Prof. John, “Onların kendilerini ispat etme mücadelesinden en fazla Alman devleti ve Alman toplumu faydalanıyor. O bakımdan göçmenleri bu ülke için zarar değil kazanç görüyorum.” yorumunu yapıyor.

 

Dr. Michael Maier, şu anda Türk-Alman Haber Portalı’nı yönetiyor. Mayer’in, Kültürlerarası Diyalog Derneği Başkanı Ercan Karakoyun ile birlikte hayata geçirdiği portalda, göçmenlere ve Türkiye’ye yönelik haberler Almanca veriliyor. Sitenin amacı, iki toplum arasındaki bilgi duvarını yıkmak ve aradaki iletişimi güçlendirmek. Portal, Almanya’da yetişmiş Türkler, Türkiye’yi hiç bilmeyen Almanlar, Türkiye ile ilgili araştırma yapanlar ve Alman gazeteciler için hâlen en önemli kaynak konumunda. Son yıllarda Alman toplumunda Türkiye’ye yönelik ilgi tavan yapmış durumda. Mayer, bunun gerekçesini, “Her Alman’ın Türk komşuları var artık ve Türkiye’yi merak ediyorlar.” sözleriyle açıklıyor.

 

Avusturya Bilimler Akademisi Öğretim Üyesi Dr. Valeria Heuberger, etnik ve dinî ayrımcılık üzerine çalışan bir bilim insanı. Son dönemde Türkiye kökenli göçmenler üzerine yaptığı araştırmalarıyla tanınıyor. Heuberger, Avusturya’da genel olarak yabancılara karşı dışlayıcı yaklaşım olduğunu belirterek, durumdan sadece Türklerin değil, bütün yabancı kökenlilerin etkilendiğini söylüyor. Dr. Heuberger, ülkesinde ‘Viyanalılar şikâyet eder’ deyiminin bulunduğunu hatırlatarak ilginç bir tespit yapıyor: “Türklerden sürekli şikâyet eden Viyanalılar, aynı zamanda Türk marketlerinden keyifle alışveriş yapmayı ve Türk lokantalarına takılmayı da ihmal etmez. Toplumdaki sorunlar medyaya yansıdığı kadar kötü değil. Hayatın içinde o kadar problem yok.”

 

Göçmen sanatçılar

Babaları fabrika işçisi olan Türkiye kökenli futbolcular artık Avrupa’nın kalburüstü takımlarında bile kendilerine yer bulabilirken, sanat camiası içinde de adından söz ettiren birçok Türk var. İçlerinden birine Paris’te rastlıyoruz. ‘Ressam Melek’ diye tanınıyor çevresinde. Sadece Fransa’da değil, Avrupa’daki sanat çevrelerinde de ilgiyle izlenen bir isim Melek Hanım. Oysa göç macerasına bakıldığında, köyünden çıkıp Paris’e gelen bir işçi kızı hikâyesi çıkıyor karşımıza. 14 yaşında gelmiş Paris’e. “Fatsa’nın Yassıtaş köyünde inekleri otlatırken, 3 gün sonra kendimizi Paris’in göbeğinde bulduk.” diye anlatıyor serüvenini. Paris’te her yıl resim sergisi açan Melek Hanım, eserlerini uluslararası alana da taşımış. 2005’te Londra’da sergi açmış. Şimdi İtalya’da açacağı sergiye hazırlanıyor. Avrupa’daki bir başka Türk ressam ise Düsseldorf’ta yaşayan Halil Gülel. Kendisi İstanbul Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi resim bölümü mezunu. 1980’den bu yana Almanya’da yaşıyor. Babası, 1962’de Denizli’nin Çal ilçesi Yukarıseyit köyünden işçi olarak gelmiş. Ailede Avrapa’ya en son gelen Halil Bey olmuş. Ressam olduğu için bir yandan Alman çocuklarına resim dersi veriyor, diğer yandan da Türk çocuklarına din dersi. Almanya’da sanatçılara büyük ilgi olduğunu belirten Gülel, “İlk geldiğimde ressam olduğumu söylediğimde, İtalyan ya da Yunan olduğumu düşünürlerdi. Türk olduğumu duyunca şaşırırlardı. İmajımız sanata uygun değildi.” diyor.

 

Genç nesil sanatçılardan Kayıhan Aras ise Almanya’ya 20 yıl önce gelmiş. Son 4 yıldır oyun yazarlığı ve stand-up yapıyor. Almanya’da halihazırda pek çok Türkiye kökenlinin Almanca stand-up yaptığını ve başarılı olduğunu hatırlatan Aras, “Bu insanlar Alman toplumu tarafından heyacanla karşılanıyor.” diyor. Sanat faaliyetlerinin Alman toplumunda büyük ilgi gördüğünü söyleyen Aras, sanatçıların sözünün çok etkili olduğunu ve Türk sanatçıların uyuma ciddi katkı yapabileceğini belirtiyor.

 

 

 

ZAFER ÖZCAN

 

 

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat