Velilerim Kubbelerimin Altındadır

Prof. Dr. Mehmet Demirci ile Anadolu’yu besleyen ruh öncüleri üzerine konuştuk…

Anadolu’nun İslamlaşmasında Ö.L. Barkan tarafından “kolanizatör derviş” olarak tarif edilen evliyaullahın rolleri ne olmuştur?

Ömer Lütfi Barkan değerli bir iktisat tarihçimizdir. Kısa adıyla “Kolonizatör Türk Dervişleri” diye bilinen uzun makalesi 1942 yılında Vakıflar Dergisi’nde çıkmıştır. Tasavvuf ve kültür tarihimiz için önemli bir kaynak ve dayanaktır. Târihte Türkler’in batıya doğru devamlı bir hareketlilik içinde olduğu görülür. İslâmiyet’i kabul ettikten sonra ise, bu seferler “kuru gavga” için olmayıp yüce bir idealin hizmetindedir; “İ’lâ-yı kelimetullah” yani Allah’ın adını yüceltme ve daha ötelere götürme düşüncesi, fetihlerde ve dini yaymada başta gelen âmillerdendir. “Dervişlik” ve “savaşçılık”, iki farklı, hattâ uzak kavram gibi düşünülebilir. Ama Türkler’deki geleneksel kahraman ve savaşçı “alp” tipinin Müslümanlıktaki karşılığı “gazi” kelimesidir. Buna bir de “dervişlik” eklenerek, “gazi-derviş” veya “alp-eren” tipi ortaya çıkmıştır. İşte Anadolu’nun fethi ve İslâmlaşıp Türkleşmesi sırasında, bu iki anlayışın ve kavramın birleşerek yeni bir terkip oluşturduğu görülür. Menkıbelerde anlatılan şekliyle Anadolu’nun fethinde vazife alan gazi-dervişler, ellerinde tahta kılıçlarıyla, baş açık ayak yalın, coşkulu bir ruh hâli içinde savaşlarda ön saflarda yer alarak askerin mâneviyatını yükseltirlerdi. Tahta kılıç, amacın insan öldürmek değil, onu kazanmak olduğunun sembolüdür. Bunlar kahraman, gözü pek, aynı zamanda insancıl ve sevecen duygulara sâhiptiler.

Bu dervişleri “öncü” ve “temsilci” kılan temel özellikleri nelerdir Hocam?

Gazi-dervişin amacı “i’lâ-yı kelimetullah”tır, Allah’ın adını yüceltmek ve daha ötelere götürmektir. Bu idealin bir adı da “Kızılelma”dır. Kızılelma fetih ruhunun hamle anahtarıdır. Kızılelma önce Malzagirt idi. Sonra İstanbul oldu. “Konstantınıye Kızılelması” sözü o günlerin hatırasıdır. Daha sonra Belgrat oldu. Ne yazık ki Roma’dan geri döndü. Hayat bir mücadeledir. Yaşamak için, yenilmemek, silinip gitmemek için mücâdele şarttır. Müslüman Türk bu mücâdeleyi en insânî biçimde yerine getirmiştir. Allah’ın adını yüceltmek gayesiyle cepheden cepheye koşan mücâhid, ölürse şehit kalırsa gazi olacağına inanmıştır. Sırasında meleklerin, Hızır’ın, velîlerin yardımlarının kendisi ile beraber olduğunu kabul eder. Onun parolası:

Ne cân endîşesi ne nân ümîdi

İki cihanda bir Cânân ümîdi’dir

Yani can korkusu veya ekmek peşinde koşmak gibi bir düşünce onu yönlendirmemektedir. Onun iki cihanda da ümîdi Hakk’a ve rızâsına kavuşmaktır

Bu öncü dervişlerin işi sadece cephelerde mi savaşmak mıdır?

Ö. L. Barkan’ın makalesinden öğrendiğimize göre, bu derviş gruplarının başlıca hizmetleri şöyle sıralanabilir: Çok defa, düzen­li ordulardan evvel gelip toprağa yerleşmeye çalışmışlardır. Özellikle uc bölgelerini seçmişler, kondukları yerleri îmar ve inşâ etmişler, bağ bahçe yetiştirmişler, uygun yerlere değirmenler yapmışlardır. Bulundukları bölgeler içerilerde kalmaya başlayınca, daha ötelerde, yeni uçlarda tekke ve zâviyeler açmışlardır. Bu zâviyeler, o çevre için bir insanlık ve mede­niyet oçağıdır, bir sığınaktır. Gelen geçenlerin bir kaç gün rahatça barınabilecekleri misâfirhânedir. Bu misâfir kabul edişte din ve milliyet ayırımı yapılmaz. Bu merkezlerde gündelik işler ve dünyevi faâliyetler yanında asıl olarak olgun insan yetiştirmek, çevreye örneklik yapmak üzerinde durulur. Aynı zamanda fetihlere bilfiil katılmak üzere muhârip insanlar yetiştirilirdi. Anadolu’nun hemen her bölgesinde, bu yapıcı insanlara âit tekke ve zâviye kalıntıları, türbeler, onlara âit köy isimleri hâlâ yaşamaktadır.

Bu gibi türbe ve makamlara karşı müslümanca tavır nasıl olmalıdır?

Bu tür makam ve türbeler bizim için birer tapu senedidir. Balkan topraklarının İslamlaşmasında öncü rolü oynayan gazi-dervişlerin başında yer alan Sarı Saltuk’un tavrı bir ibret şaheseridir. Sarı Saltuk amacını gerçekleştirmek için cenâzesinin bile vazîfe görmesini sağlamıştır. Şöyle ki: Saltuk ölümünden sonra gömüldüğü yerin tam olarak bilinmesini istemez. Oğullarına şunu vasiyet eder: Vefat edince yedi ayrı tabut hazırlayacaklardır. Bunlardan birinde nâşı bulunacak, ötekiler boş olacaktır. Tabutlardan her biri; uzaklara, çeşitli bölgelere götürülüp oralarda defnedilecektir. Maksadı oraların, kendisini sevenlerce ziyâret edile edile zamanla İslâm-Türk hâkimiyetine girmesini sağlamaktır. Sorunuzu Mehmet Kaplan’ın cümleleriyle cevaplamış olayım:

“Her Türk şehrinde, hattâ kasaba ve köyünde bir veya birkaç velî yatar. Onlar ilk Hristiyan devletinin beşiği olan Türkiye’de İslâmiyet’i yerleştirmişlerdir. Bu manevî kuvvet temsilcilerine halk büyük bir saygı duyar. Onlara âit pek çok menkıbe ve kerâmet anlatılır. Toprağı bu nevî insanlar ve onların menkıbeleri kutsallaştırır. Bundan dolayı onların târihî ve mânevî fonksiyonlarını anlayan aydın, halk gibi değilse bile, kendine göre onlara değer vermelidir. Batı medeniyeti, eski Türk velîlerinin kerâmetlerinden çok daha akıl almaz, saçma hikâyelerden ibâret olan eski Yunan mitolojisine dayanır. XX. yüzyılın akılcı ve maddeci görüşüyle, Türkiye’yi asırlardan beri kutsallık duygusuyla yaşatan ve koruyan velîleri inkâr ve ihmal edersek, pek büyük bir şeyi kaybetmiş oluruz.”

Dervişlerle Anadoluya yerleşen “sufi eğitim yöntemi” diyebileceğimiz bir halk eğitim yöntemi var mıdır?

Tasavvuf inanışında cihad ve mücâhede önemli yer tutar. Düşmanla bilfiil savaş anlamına gelen “cihad” ile nefisle savaş demek olan “mücâhede” iç içe girer. Böylece cihad kavramı yeni bir boyut kazanır. Hattâ buna “büyük cihad” denmiştir. Hadîs-i şerîfe göre: “Gerçek mücâhid nefsiyle cihad edendir.” “Mücâhid, Allah’a itaat husûsunda nefsi ile cihad eden kimsedir.” Peki nefis ne demektir? Kısaca nefs, insanın yaratılışında var olan içgüdülerin, aşırı ihtirasların, zaafların, bencilliğin, kendini beğenmişliğin, kıskançlık ve çekememezliğin odaklandığı merkez demektir. Bir başka ifâdeyle kişiliğimizin olumsuz yönüdür. İşte “büyük cihad” veya mücâhede, insanın nefsânî arzularına ve aşırı isteklerine karşı direnip savaş açmasıdır. Böyle bir savaş gereklidir. Çünkü insanın olgunluğu, maddî ve beşerî içgüdülerin üzerine çıkıp, rûhî-mânevî alana yükselmesiyle mümkündür. İnsanın kendi nefsiyle savaşı, dışarıdaki düşmanla savaşmasından daha zordur. Çünkü “nefs” içimizdedir, bizim bir parçamızdır. Resulüllah (as)ın diliyle: “Kuvvetli pehlivan güreşte başkasını yenen değildir. Asıl pehlivan, öfke sırasında kendine hâkim olabilendir.” buyrulur.

Bu manevi eğitim usulünü biraz açabilir miyiz Hocam?

Bu manevî eğitimin yöntemi şudur: İnsan önce kendini tanımalı, eksik ve zaaflarını, kötü huylarını öğrenmeli ve onları düzeltip yerine iyilerini koymaya çalışmalıdır. Bu da en iyi şekilde bir rehber ve mürşidin rehberliğinde yapılabilir. Sonunda ölmek ve yeniden dirilmek vardır. Zaaflarından, kibrinden, bencilliğinden kurtulup kemale ermek söz konusudur. Ahlâklı, erdemli, şefkat ve merhametli, insan sevgisiyle dolu kâmil insan olmak vardır. Anadaolu’da bu vasıflara sahip öncü dervişler, yeni geldikleri topraklarda çevrelerindeki insanlara faydalı olmuşlar, sırasında onları misafir etmişler, maddi-manevi hastalıklarına şifa sunmuşlar, örnek tavırları ve güzel ahlaklarıyla İslâmiyet’in sevilip benimsenmesini sağlamışlardır. Öncü dervişlerin gayesi insanı öldürmek değil, kazanmaktır. Esasen bunların asıl işleri fütuhul kulüb (kalplerin fethidir). Toprak fethetmek (fütuhul büldan) daha kolaydır. Güçlü bir orduyla bir ülke toprakları elde edilebilir, ama kalplerin fethi gönüllerin kazanılması daha uzun vadeli bir iş olup onun farklı metodları vardır. Bu usulleri en iyi bilenler mücahedeyle nefislerini yenip üstün ahlakla bezenen yüksek karakterli kimselerdir. Onların işi öldürmek değil yaşatmaktır. Bu yüksek düşünceli ve üstün enerjili insanlar Anadolu ve Balkanlarda birçok eğitim ve irşad yuvaları kurdular. Özellikle tenha yerlerde ve sınır boylarında mekan tuttular. Oraları imar ettiler, bağ, bahçe yetiştirdiler. Yoksula, muhtaca, mazluma kapılarını açıp sığınak oldular. Bu insani hizmetlerde asla din farkı gözetmediler. Birçok gayr-ı müslim de onların sıcak ilgilerinden ve şefkat kanatlarından istifade ettiler. Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun tarihî romanlarında bunların canlı örneklerini görürüz

Hocam bütün bunlar güzel şeyler, ama hepsi tarihte kalmış. “Tasavvuf”un bugünün insanına söyleyeceği bir şey var mıdır? Onun yeniden tarif edilmesi gerekse neler söylenebilir?

Bu yanılgı veya tereddüde sıkça düşülür. Güzellikler hep eskilerde kalmıştır, ahir zamanda doğru dürüst bir manevi hayat yaşamak neredeyse imkânsızdır diye düşünenlere sıkça rastlarız. Hayır, bu son derece yanlış bir anlayıştır. İnsan eskiden ne ise şimdi de odur. Onun her zaman nefsi, enaniyeti vardır. Ama aklı, ruhu, inancı da bulunmaktadır. Evet olgun insan olmak gerçekten zordur, ama eskiden bu böyleydi. Dolayısıyla değişen bir şey yoktur. Ne mutlu ki yüce kitabımız, Allah Resulü’nün hadisleri ve sünneti, evliyaullahın mirası hep elimizdedir. Onlara ulaşmak bugün daha da kolaylaşmıştır. Yeter ki bizim içimizde manevi arınmaya bir heves, bir yöneliş olsun. Biz bu yolda bir adım atarsak Hakk’ın inayeti on adım yaklaşacaktır. “İhsan” şuurunu canlı tutabilmeliyiz. Her ne kadar biz Hak Taala’yı göremiyorsak da O’nun bizi daima görüp durduğunu unutmamalıyız. Kendimizi hep O’nun huzurunda hissetmeliyiz. Tasavvuf kültüründe bu konuda güzel formüller vardır: “El işte gönül Hak’ta olmak”, Halvet der encümen = Topluluk içinde halvet, Hak’la birlikte olmak” gibi. Nur suresi 37. âyette “Ticaret ve alış verişin, kendilerini Allah’ı anmaktan alıkoymadığı” kimselerden övgü ile söz edilir.

Sufi eğitimcileri diyebileceğimiz bu dervişlerin hayat hikâyelerine baktığımızda hep tarım, çiftçilik, hasırcılık, somunculuk vs. gibi tarla ile ilgili uğraşları meslek edindiklerini görüyoruz. Özel bir sebebe dayalı mı izlenilen bu yol?

Sufi ve dervişleri yaşadıkları toplumun şartlarından soyutlamak mümkün değildir. Saydığınız meslekler geleneksel tarım toplumunun meşgaleleridir. Yani insanların büyük çoğunluğu benzer işler yapmışlardır. Burada üzerinde durulması gereken asıl nokta şu olmalıdır: Dervişler, zannedildiği gibi tufeyli, başkasının sırtından geçinen, hazır yeyici tipler değildir. Her biri kendi zamanında genel-geçer meslek ve kazanç yolları neler ise, onlardan biriyle meşgul olmuşlardır. Özellikleri ise şudur: Yaptığı işi en iyi şekilde yapmak, insanlardan önce Allah’ın beğeneceği şekilde mesleğini icra etmek, Allah’ın “Fa’âl” isminin bir mazharı olduğunu düşünerek işini ibadet zevkiyle yapmak, bu arada daima “eli işte gönlü Hak’ta” olmak.

Selçuklu ve Osmanlı’nın tekke ve zaviyelere karşı bakış açısı ve duruşu nasıl olmuştur?

Türklerin İslamiyet’i kabulü tasavvufi üslub içinde olmuştur. Onun için ilk Türk-İslam devletlerinden itibaren yönetim sufilere ve şeyhlere hürmetkâr bir tavır sergilemiştir. Şeyhlerin halk kitleleri üzerinde bir etkisi olduğu muhakkaktır. Onlara hürmet eden bir yönetici, halkın desteğini yanında hisseder. Tabii bu sadece bir menfaat ilişkisi değildir. Hükümdar da nihayet o toplumun inançları ve değerleri içinde yoğrulmuş bir kimsedir. Başlarda sözünü ettiğimiz fütuhat devirlerinde yöneticiler ileri uç bölgelerinde yeni tekke binalarının inşasını teşvik edip katkıda bulunarak maddi destek verdiler. Ancak şeyhlerin siyasete karışmasına asla müsamaha göstermediler. Şeyhlikle şahlığı birleştirmeye kalkanları hemen tepelediler.

Anadolu’nun İslamlaşmasıyla ilgili evliya menkıbelerine baktığımızda sosyolojik bir telkin yönünün ağır bastığını söyleyebilir miyiz? Osman Gazi’nin rüyası gibi…

Bu rüyâ ilk Osmanlı kronikleri olan Aşıkpaşazâde ve Neşrî târihlerinde nakledilir. Rüyâlar kadar onların yorumları önemlidir. Edebâlî’nin geniş ufuklu ve uzak görüşlü biri olduğu anlaşılıyor. Yaptığı rüyâ tâbiriyle altı asırlık bir cihan imparatorluğunun kuruluş işâretini vermiş sayılır. Ayrıca Osman Gazi’nin böyle kutlu bir rüyâ görmesi, onun taşıdığı fetih ve gaza ideallerinin bir göstergesi sayılır. Böylesi rüyâlar görmek ve büyük ideallere sâhip olmak, vizyon sâhibi ve idealist insanların harcıdır. Böyle rüyâlar milletlerin temsilci kahramanları tarafından görülür. Bunlar milletlerin büyüme ve yükselme rüyâlarıdır. Bunların içinde milletlerin idealleri, hülyaları, hedefleri ve felsefeleri vardır. Milletler böyle rüyâlar görebildikleri ölçüde büyürler.

Anadolu’nun İslamlaşması tarihi olarak 1071 Malazgirt Zaferi gösterilir. Fakat ondan çok önce Ebul Hasan Harakani Hazretleri’nin Kars üzerindeki manevi zemin etütlerini biliyoruz. Neler söyleyebiliriz?

Bunları daha çok tarihçilere sormak lâzım. Bildiğim kadarıyla ilk İslâm fetihleri esnasında Kars’ın bir bölümü Arapların eline geçse de, kesin hakimiyet 8. yüzyılda gerçekleşti. Sultan Melikşah zamanında Selçuklu hâkimiyetine girdi (1080). Malazgirt düzenli ordu marifetiyle kazanılan zaferin başlangıcıdır. Ondan önce de dinamik ruhlu gazi dervişlerin, küçük gruplar halinde sınırları yokladıkları düşünülebilir. Bizans hakimiyeti iyice zayıflayp çöktüğü için Anadolu’da ortam da müsaitti. Yüksek mâeviyatlı ve azimli insanlar etkili olabiliyorlardı. Ayrıca çok önceleri, menkıbevi bir şahsiyet olan Battal Gazi’nin Emeviler veya Abbasiler zamanında Anadolu’da cengâverlikler yaptığı görülür. Harakani Hazretlerinin Kars’ta meşhur olması Evliya Çelebi’nin 1579 yılına ait bir olayın anlatımından sonra olmuştur. 1033 yılında vefat eden Harakani’nin Kars’a yapılan Müslüman seferlerinden birinin içinde yer alması, ihtimalden uzak değildir. Harakanî’nin insan sevgisiyle dolu bir kalbe sâhip bulunduğu, çok zengin gönüllü ve herkese şefkat besleyen biri olduğu görülüyor. Şu söz ona âittir: “Ta Türkistan’dan Şam’ın kapısına kadar olan sahadaki kimselerden birinin parmağına batan diken benim parmağıma batmıştır. Kezâ Türkistan’dan Sûriye’ye kadar olan yerlerde, bir kimsenin ayağı taşa çarpsa onun acısını ben duyarım. Bir kalpte üzüntü olsa o kalp benim kalbimdir.”

Ahmet Amiş Efendi’nin sohbet notları arasında Kayı Türklerinin arasında sahabeden bir zatın bulunduğu, iki Osmanlı padişahının, Fatih ve Yavuz Selim Han’ın da ‘İmameyn silkinden’ olduğu söyleniyor. Osmanlı padişahlarını da “sufi derviş” statüsünde ele alabilir miyiz?

Bildiğim şu: Osman Gazi’den itibaren hemen hemen bütün Osmanlı padişahlarının sufiyane anlayışa ve hayata bîgâne olmadıklarıdır. Çoğunun yakınında bir maneviyat büyüğü bulunmuştur. Osman Gazi-Şeyh Edebali, Fatih-Akşemseddin, I. Ahmed-Aziz Mahmud-Hidayi gibi. Şu hârikulâde beyit Yavuz Sultan Selim’e âit olarak bilinir:

Pâdişah-ı âlem olmak bir kuru gavga imiş

Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş

Kişinin bir Allah dostunun yoluna tabi olmadan Peygamberine gösterilen Allah yolunu takip etmesi ve maksuda ermesi mümkün müdür?

Tasavvufta meşhur bir söz vardır: “Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri sayısıncadır.” Sırasında bir karınca bile insanı Hakk’a götürebilir. Bir kimse iman, ibadet ve ahlâk konularını öğrenip gücü yettiğince dinini yaşayıp Allah yolunu takip edebilir. “Maksuda ermesi mümkün müdür?” diyorsunuz. “Maksud” nedir? Tarikat ve tasavvuf bir tür özel alandır. Herkesi de ilgilendirmeyebilir. Özel alanların bir takım özellikleri olacaktır. Tasavvuf inanışına göre, bu yola giren veya girmek isteyen kimsenin mutlaka bir mürşid bulması gerekir. Mürşid ona bu yolun tehlikelerini ve çıkmazlarını gösterir. Tasavvuf bir öğretimden çok eğitim işidir. Mürşid bir mimara benzetilir. Mimar, bina yaptırmak isteyen kimseye, arsasına ve malzemesine göre, nasıl en uygun yolu ve plânı gösterirse, mürşid de mürîde en uygun ve kestirme yolu gösterir. O da mürşide uyarak iç dünyasını inşa ve imar eder. Tasavvufun amaçladığı ahlâk olgunluğuna erişmek son derece ciddî bir iştir. İnsanın kendi hatalarını görmesi zordur. Bu hataları kendi kendine düzeltmesi ender olarak görülür. Mürşid bu hataları ve eksikleri, onları düzeltme yollarını gösterecektir. Kişide sürekli bir gelişme söz konusudur. Bu süreçte mürşid onu pek çok faydasız deneyden alıkoyar. Mürşidin işi tarladaki dikenleri ve ayrık otlarını söküp atan çiftçinin işi gibidir. Kendi kendine biten ve budanıp bakımı yapılmayan ağaç, istenilen kalitede meyve vermez. Nefisle mücadele içimizde olan bir savaştır. Düşmanla savaşacak askerin görevi komutanı tarafından, hastalanan kişinin nasıl tedavi göreceği hekimi tarafından belirlenir. Hak yolunda ilerlemek isteyen, manevî dertlerini tedavi etmek isteyen bir kişiye de kâmil mürşid gerekir. Bir model şahsa uymaya çalışmak eğitimi kolaylaştırır. “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” sözü sınırlı olarak doğrudur. Bu, herkesin mutlaka bir şeyhe uyması gerekir, demek değildir. Fakat sizin ifadenizle “maksuda ermek” istiyorum, tasavvufî hayatı tatmak istiyorum, oradaki gelişmeleri yaşamak istiyorum diyen kimse bunu kendi kendine başaramaz. Bazı alanlar vardır ki mutlaka bir öğretici ve rehbere ihiyaç gösterir. Uzman hekimlik gibi, zor bir müzik âletini ustalıkla çalmak gibi. Tasavvufta şeyh böyledir.

Abdülhamid Han’ın da şeyhi olduğu söylenen ed Darkavi eş Şazeli Mektuplarında diyor ki Allah’ın evliyasını tanımak Allah’ı tanımaktan zordur. Bu niçin böyledir?

Akılcı yapıya sahip olup mizaç ve nasip olarak tasavvufa uzak olanlar bu konulara temelden karşıdırlar. Tarafsızlar veya sempati duyanlar da Allah dostlarını ilk nazarda tanıyamazlar. Zira kemâlin sonu tevazudur, mahviyettir, hiçliktir, sıradan bir insan gibi görünmektir, tanınmamaktır. Bazen gayretullah da onların tanınmasına engel olabilir. “Kubbelerimin altında nice velilerim vardır ki, onları benden başkası bilmez” ifadesi bir kudsi hadis olarak görülür. Mesnevi şarihi Ankaravi şöyle der: Ehlullahı bilmek Allah’ı bilmekten daha güçtür. Zira Allah’ın kudretinin eserleri meydandadır, akıl ve iz’an sahipleri bu eserlerden hareketle Hakk’ı bulabilir. Evliyayı bilmek, peygamberleri bilmekten güçtür, çünki peygamberlerin işi dâvettir, sırasında mucize göstermektir. Fakat evliya örtülü ve gizli olmak durumundadır. Bu sebeple halkın avâmı evliyaullahı idrakten âcizdir.

 

Hocam çok değerli bilgiler edindik, teşekkür ediyoruz. Yüreğinize sağlık.

 

 

 

Röportaj: Mahmut Bıyıklı

 

 

 

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat