Söz Hakkı

söz hakkı

 

Mustafa Köneçoğlu, yıllardır çeşitli dergilerde yayımladığı şiirleri bir araya getirerek kitaplaştırdı. Asım Öz, Köneçoğlu ile şiirlerini ve Türkçe şiir ortamını konuştu

Asım Öz: Söz Hakkı adını taşıyan ilk şiir kitabınız yayımlandı. Sözün gelip boğaza dayanması, söze kıyılması, söylenecek sözler, güzel söz mezarlığı, her şeyi söylemek, sözlerin darası, gibi söze vurgu yapan ifadeleriniz de var. Kitaba ad olan bu şiir en çok sevdiğiniz şiiriniz mi?

Mustafa Köneçoğlu: En çok sevdiğim şiir olmasa bile, en çok sevdiğim şiirlerden biri diyebilirim Söz Hakkı için. Kitabın hazırlanış sürecini ve muhtevasını özetlemek bakımından ayrı bir yeri var tabii. Şöyle ki, düşünce dünyamın ve sanat algımın serpilmesinde çok önemli yerler işgal eden iki büyük Türk şairi Sezai Karakoç ve İsmet Özel henüz hayattalar ve farklı kulvarda da olsalar etkileri halen devam ediyor. Söz Hakkı mutlaka şiir kamusunda kendine bir yer açma endişesi olarak algılansa bile, asıl endişesi bu iki ustanın yanına İkinci Yeni’yi ve Cahit Zarifoğlu’nu da katmak kaydıyla acaba nerede ve nasıl duruyorum endişesidir. Söz Hakkı için bu endişeden doğdu diyebilirim.

Kitaba gelene kadar nasıl bir şiir geçmişiniz oldu? Şiirle ilk tanışmanız ne zaman oldu? Sizi bu uzun serüvene tüm yoğunluğuyla başlamaya iten bilinmedik nedenler ya da özel hayatınızdan bazı önemli hayat enstantaneleri oldu mu? Neler söyleyebilirsiniz?

Liseli yıllarda ideolojik duruşumuzun da etkisiyle Necip Fazıl’ı ezberlercesine okurduk. O zamanlar daha çok ‘kavga şiirleri’ dikkatimizi çekerdi. Estetik düzeyde modern şiirle karşılaşmam üniversite yıllarında önce Sezai Karakoç’u, ardından da İsmet Özel’i keşfetmemle başladı. Fakat Çile bir gençlik aşkı olarak uzun süre bendeki etkisini korudu. Daha sonraları İkinci Yeni şairleri ve Cahit Zarifoğlu. Şiir yazmaya başlamam ise daha geç ve doğal bir sonuç. Otuz yaşına doğru şiirin benim varoluşum açısından kaçınılmaz bir vakıa olduğunu anladım. Çünkü okuduğum kitapların her yanı yazdığım şiirlerle doluyor ve bu beni ciddi bir şekilde kaygılandırıyordu. Yani başta ben şair olmalıyım şeklinde bir amaçla yola çıkmadım. Fakat insan kaderinden de kaçamıyor. Tabii bu süreçte fikri ve ideolojik birlikteliği paylaştığımız insanlarda gördüğüm savrulmanın da etkisi büyük. Çünkü doksanlı yılların başlarında bizi bir birimize sıkıca bağladığını düşündüğümüz zemin, iki binli yıların başlamasıyla hızla ayağımızın altından kaydı. Dünün birçok dava adamı farklı dünya telaşının içine doğru savrulup gitti. Geriye müthiş bir idealsizlik dumanı bırakarak. Bu durum bende şiire doğru açılan bir içe kapanış sürecini başlattı.

“Sadece hayatın altınız çizmek”, “hayatla yüz göz olmadan geçmek” ve “okunduğu gibi yazılmayan hayat” “tek kale oynayan hayat” gibi hayata değinen ifadeler dikkatimi çekti. Şiir ve yaşam arasında nasıl bir bağ kurarsınız? Büyük anlatılara dair güvensizlik, genişlik ve tabii sanallık şiiri/şiirinizi nasıl etkiliyor?

Şiirle nasıl bir hayat yaşadığımızı ifşa ediyoruz aslında. Şiire çok büyük görevler yükleyenlerden değilim. Hayat daha önemli benim için ve daha fazla işçilik istiyor. Diğer yandan hayatı hiç sorgulamadan yaşayanlara hep hayret etmişimdir. Öylesine nasıl rahat oldukları beni hep hayrete düşürmüştür. Hayatın okunduğu gibi yazıldığını düşünenler hep canımı sıkmıştır. Çünkü ben hayatı hiçbir zaman okunduğu gibi yazamamışımdır. Hep tek kale oynanan bir maç gibi hissetmişimdir hayatı. Bu maddi bir sıkıntı değil, varoluşsal bir şey. Hayata bir kereliğine gelmemiz ve sonuçtan hiçbir zaman emin olamayışımız, müthiş bir şey bu. Uçurumda yaşamak gibi. Dolayısıyla varoluşsal bir şiir yazdığımı düşünüyorum, varoluşçu değil. Diğer yandan büyük anlatıların bir ufuk çizgisi olarak insanlar var oldukça devam edeceğine, etmesi gerektiğine inanıyorum. En büyük anlatı din çünkü. O olmazsa dünyanın hiçbir anlamı olmaz benim açımdan. Bütün varlık ucubeye dönüşür. Fakat bazıları büyük anlatıları yok sayarak eser verebileceğini düşünüyor. Bir moda olarak bu bizi de etkiliyor. Edebiyat içine kapanıyor ve gittikçe metinselleşiyor. Postmodernizm ilginç bir süreç açıyor insanlığın önüne. Söz sanatı olarak şiir bitti diyenler de var.

Mehmet Akif’in canavar olarak tanımladığı medeniyeti “efemine bir şey” diyorsunuz. Bu arzu kapitalizminin günümüzdeki haline dair bir tespit mi?

Evet, aslında öyle. Modern kapitalizmin erkekçe bir yönü vardı. Tek dişli canavar bile olsa biraz masumiyeti vardı. Ne yapacağını bilirdiniz. Önlem alabilirdiniz. Geç kapitalizm sinsi. Karşınıza nasıl çıkacağını kestiremiyorsunuz. Türleri harmanlıyor, kadını erkeğe erkeği kadına benzetiyor. Varlığı yerinden ediyor kısaca. Her şeyi tanımsız bırakıyor.

Uygarlık tıkanmışken, dünya bütüncül bir kirlenmeyi yaşarken, edebiyatı özellikle de şiiri bir tür arıtıcı, kurtarıcı olarak görenler var. Bu görüşleri paylaşıyor musunuz?

Sanatın bir tür katharsis olduğu Aristoteles’ten bu yana dile getirilir. Şiir dolayımında yaşanan bir hayatın diğerlerine göre hakikate daha açık bir tarafı olduğunu ben de söyleyebilirim. Ama şiir mutlak anlamda kurtarıcıdır savına katılmam çok mümkün değil. Şiiri mutlaklaştıramam. Bu, sanatçıya sahte bir ruhbanlık verir. Fakat her zaman müşterisi de olmuştur bu anlayışın. Bununla birlikte hakikati yaşamak ve dile getirmek gibi bir kaygımız varsa, zaten bir tür arınmanın içindeyizdir. Hakikat arındırıcıdır.

“Ölüm emrini verir gibi poetikasını yazıyor şair/ dünyaya teğet geçiyor onun poetikası” diyorsunuz. Şairlerin kaleme aldıkları poetik metinlerle ilişkileri gerilimli ve sıkıntılı olmuştur biraz. Benimsediğiniz poetik tavrı biraz ayrıntılı açıklayabilir misiniz? Sizi bu poetik tavra yönelten, besleyen birtakım nedensellik veya özel birikimlerden söz edilebilir mi?

Bence bir şairin en önemli poetikası yazdığı şiirdir. Poetikayla ilgili genel bir çerçeve çizmek, etik ve estetik kaideler belirlemek dün de vardı bundan sonra da olacak. Fakat bu poetikalar genel çerçeveler çizdikçe başarılı oluyor. Yoksa sıkıcı, sınırlayıcı, tektipleştirici bir şey olup çıkıyor. Anti-poetik değilim ama aynı şiiri yazanların farklı poetika geliştirmeleri, şiir şudur budur gibi sınırlar çizmeleri şiir adına talihsizlik olarak nitelenebilecek şeyler gibi geliyor bana. Buna karşıyım. Şiir de kalıplara karşıdır zira.

Peki kuşak meselesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Tek taştan duvar olmayacağı muhakkak. Kendinizi bir kuşağa dahil ediyor musunuz?

Zeitgeist diye Almanca bir sözcük var. Zamanın ruhu anlamına geliyor. Bazen farklı şairler birbirinden habersiz aynı şiiri yazabiliyorlar. İkinci Yeni bunun en güzel örneği. Fakat kuşaklardan ziyade bizlerin dikkatini tek tek şairler çeker. Yani hiçbir zaman şu kuşağın bütün şairlerini seviyorum demeyiz. Turgut Uyar’ı, Ece Ayhan’ı seviyorum deriz. Bu anlamda kendimi bir kuşağa dahil edemiyorum. Yaşıtlarımın en az iki-üç şiir kitabı var. Onlar söyleyebileceklerini söylediler sanki. Yenilerle ise aynı dünyayı paylaşmam zor. Yani eskilere yetişemedim, yenilerle de aynı dili kuramıyorum. Bu yüzden Kuşaksız Şiiri yazdım, az daha da kitaba bu ismi verecektim.

Bir şiirinizin adı “Şiir Farkı”… Şairin/şiirin özgünlüğünü ne belirler sizce?

Şiirde söylediğim gibi kırk ölçüp bir biçmek. İnsani bir duruma dikkat çekmek. Vicdan, hakikat ve ahlak. Bir de merhamet ahlakı geliştirmeliyiz. Şiir buradan boy vermeli. Kalıcılık burada. Yoksa yazdıklarımızın hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Üstünlük anlamında değil, farkındalık anlamında bir farktan söz ediyorum.

Şiirde ustalarla aşık atmak niye tehlikelidir?

Harold Bloom’un söylediği gibi, ‘etkilenme endişesi’yle birlikte, kendime bir yer bulabilir miyim endişesinin iç içe geçtiği yer tehlikeli bir yerdir. Kendi kişiliğimizi ortaya koymak için ellerinde büyüdüğümüz ustaları aşmak durumundayız. Ya aşamazsak, yaptığımız hiçbir şeyin anlamı kalmaz. Şair olarak anılmak, ustaların yanında kendine mahsus bir yer açmak, bu gözü pekliğe bağlı, bu amansız çabaya.

Acemileşmekten söz ediyorsunuz. Ustanız acemilik mi?

İnsan acemiyken hasbidir. Ustalaştıkça hesabileşir. Şiir hasbiliktedir. Tam bir dilemma sanki. Ustalaştıkça daha dikkatli söyleme endişesi şiiri tıkar, çünkü işin içine hesap girmiştir. Hesaplama işi entelektüel bir durumu içerir. Bu da şiire düşmandır. Şiir kendiliğindendir çünkü. Ani parlayışlarla gelen şiirler, şairlerin en etkili şiirleridir. Usta şiir belki eli yüzü daha iyi şiirdir fakat daha az şiirdir. Turgut Uyar haklıydı: ustalık korkuludur. Bu yüzden, bana acemiliklerden söz et, diyorum ve fakat ekliyorum: aynı nedenlerle yaşamadık aynı nedenlerden ölmeyelim/ dikkat et

Günümüzde şairlerin şikâyet ettiği pek çok konu var. Kamplaşmalardan, lobicilikten, “eski” kavramının “yeni”nin önünü tıkamasından söz ediliyor. Eskiler de “yeni”nin bozduğu alışkanlıkların yararlı sonuçlar doğurmayacağı konusunda uzlaşmış gibi görünüyor. Eski ve yeni ilişkisini nasıl anlamlandırıyorsunuz?

Şiir dünyasında eskiden bu yana devam edegelen bir kavga, eski yeni kavgası. Bana göre anlamsız. Eskiden tamamen bağımsız bir şiir en avangart söyleyişlerde bile olmaz. Çünkü şiir dil içinde nefes alıyorsa az çok bir geleneğin de içindedir. Bundan tam bağımsız olamaz, meğer ki şiir olmaktan da çıka. O zaman konuşmaya değer bir şey de değildir zaten. Bana göre yeni şiir ‘alışıla gelmiş yeni’ diye tabir edilen duruma uygun şiirdir. Bunun işletme dilindeki adı sanırım inovasyon. Yani yeni olacak kadar yadırgatıcı bir özelliği vardır ama tümden eskiden bağını koparmış kadar da anlamsız değildir. Bir ayağı yenide bir ayağı eskide, ama mutlaka eskiyi aşacak şekilde.

Şairlere dair farklı bakışlara da temas eden söyleyişleriniz var. Sahte bitkiler önünde poz veren şairlerden söz ediyorsunuz. Öte yandan şairlerin ceketinin dünyaya kısa gelmesi durumundan da. Şairlerin dünyada oluş hallerine dair tespitlerinizi biraz açarak devam edelim.

Şiiri geçici bir heves olarak görenlerle bir varoluş biçimi olarak görenleri bir birinden ayırmak lazım. Yine şiir dolayısıyla makam, mevki, dünyalık elde etmeye çalışanları, kısaca bir tür iktidar peşinde koşanları, gerçek şairlerden ayırtmak lazım. Sahte bitkilerin önünde poz veren onlar. Gerçek şairlerin ceketi dünyaya kısa gelir. Çünkü şairler fakirdir. Asıl güçleri de buradadır.

Dil, şiir ilişkisi bağlamında neler düşünüyorsunuz?

Şiir dil içinde bir dil. Dilden öte bir dil. Dilin başının döndüğü yerde şiir boy verir. Ayrıca şiir dilin sınırlarının nereye kadar uzanabileceğini kestirmemiz açısından da önemli bir kıstas. Dili yeniler şiir, ayıklar. Dildeki incelikleri, söyleyiş derinliklerini fark ettikçe şiire yaklaşıyoruz. Dil şiirlerle işlenmezse insana anlam verebilecek bir dünyadan da uzaklaşır. Dil şiirde nefes alıp verir diyebilirim.

Şiirlerinizde düz yazı biçimi kullanmadığınız görülüyor. Sizce şiiri düzyazıdan ayıran nedir ve niçin bu biçimi hiç kullanmıyorsunuz?

İkisinin mantığı çok farklı başta. Düz yazı bir düzen endişesidir. Mantık ön plandadır. Şiirde ise çok fazla düzen endişesi yoktur. Kendi iç mantığı olmakla birlikte şiirde düz yazıdakine benzer bir mantık aramak beyhude bir çabadır. Düz yazı bir güfteyse şayet, şiir bestedir. Fakat düz yazı biçiminde şiir yazılmaz demiyorum. Düz yazıya şiir tadı katan bir sürü yazar var. Benim ki bir tercih meselesi. Belki ilerde düz yazı şeklinde şiir de yazarım, kim bilir. Bu türde çok güzel örnekler de var.

Küçük şehirde günlerin birbirinin aynısı olması bir imkân mı, sıkıcılık mı? Şiirinizde yaşadığınız yörenin, sahip olduğu kültürün payı var mı? Bu konuda neler söylersiniz?

İnsanların biraz da yaşadığı şehirlere benzemesi bilinen bir mesele. Metropollere göre küçük sayılabilecek bir Anadolu şehrinde, Maraş’ta yaşıyorum. İnsan ilişkileri açısından daha sadedir küçük şehirler. Daha az karmaşıktır. Daha güvenlidir. Vakit daha bereketlidir. Fakat sanatsal imkân açısından mutlaka daha az imkân barındırır. Her ne kadar bilgi ağları genişlese de bilgiye ulaşmanızı güçleştirir. En kötü yönü de sanatsal paylaşım imkânı sağlayan ortamlar yoktur. Benzerleriniz daha azdır küçük şehirde. Fakat Maraş’ta yaşamanın bir sanatçı açısından önemli kabul edilebilecek bir yanı vardır, o da şudur, bu şehirde Türk edebiyatındaki birçok zirve isimle bir ruh akrabalığı yakalayabilirsiniz ve bu çok önemlidir.

Türkçe’de yazılan şiirin bugününü kısaca değerlendirir misiniz?

Bütüncül şiir yazma, hayata dair çok önemli teklifler getirme devri bitti. Günümüz şairleri bireyselliklerine daha çok önem veriyorlar. Farklı farklı şiir havzaları oluştu Türkçe’de. Bir dergide şiir tutumları farklı birçok şairi bir arada görebiliyorsunuz. Bunda klasik sağ-sol anlayışının ortadan kalkmasın da payı büyük. Bir açıdan zenginlik kabul edebileceğimiz bir durum bu. Diğer yandan 1940’larda doğanlarla 1990’larda doğanların neredeyse aynı şiiri yazdıkları garip bir tablo var önümüzde. Tek ele aldığınızda çok etkili şairlerle karşılaşıyorsunuz. Ama Türk şiiri için debisi çok yüksek bir atılımdan ve açılımdan söz etmek pek mümkün görünmüyor. Şairler açısından en büyük nakisa ise şairlerin sözlerine kulak kesilme devrinin bitmiş olması. Şairin ve şiirin hayattan çekilmiş olması. Şairin toplumsal düzlemde söz sahibi olamaması.

 

 

 

Röportaj: Asım Öz

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat