KÜL RENGİYİM, KÜL KEDİSİ DEĞİL

“İsmet Özel yazmaya yeniden başladı” dediler ve nedendir bilinmez giriverdi araya yeni bir susuş devresi, birkaç yazıdan sonra, neşrine cevaz verilen… Yoksa devreye ecinniler mi, iyi saatte olsunlar mı girdi? Öyle de olsa, öyle olmasa da, kimin umurunda? Nice bir halt etmektir dünyada ve Türkiye’de yazarlık? 15 Haziran Çarşamba Uluslararası Kayınvalideler Günü’nde ben, İsmet Özel neden bu satırları yazmak için çaba sarf ediyorum?Bütün pis işler dönen dolaplar içinde şekilden şekile girerken kimmiş yazdığım şeye yazı diyecek? Hıristiyan takvimine göre yirmibirinci asrın onbirinci yılını yarıladık. (“Hıristiyan takvimi” demekle, ideologime yaraşan bir vurgu peşinde olduğum söylenebilir. Başka bir şey daha söylenebilir; o da, günümüz İngilizcesinde AD [anno domini] yerine CE [christian era] denildiğidir ki, birilerini ters köşeye yatırmak için böyle yapılmıştır.) Bu bakımdan ve sayılamayacak kadar çok başka bakımlardan biz Türklerin, “Türk milleti”nin (varsa öyle bir şey), Çinlilerden Malaylardan bir farkı kalmadığı iddia edilse yeridir.

 

Dediklerine inanacak olursak, Müslümanmışız; ama aynı zamanda laikmişiz. Bunu böyle söyleyen biri gerçekten var mı? Yoksa birçok başka birileri diğer farklı birilerinin ümüğüne basıp bunu ister istemez söylettiriyor mu? Müslümanlığa dair şeyler gönülden söylenen şeylerse, buna ben derim ki, Türk toplumu haz içinde sosyal hermafroditliğinin zevkini çıkarıyor, hünsalığının artıra artıra keyfini sürüyor. Türküz desek ve/veya Türk değiliz desek de kaç paralık olduğumuz ortada. Her yerimizden ne olduğumuz, ne malın gözü olduğumuz iyiden iyiye belli. Zamanında ikide bir ağza pelesenk edilen, şimdilerde hafızalardan bile silinmeye gayret edilen şu Müslümanlığımız neme nem şeydir? Bir yiğit kişi Müslümanlığın nerede, neremizde bulunduğunu anlayabilecek kuvveti haiz mi? Kuvvet kimdeyse kimde. Bizlerin gücü, bizlerin takati bindörtyüzotuzikinci Hicrî yılda bulunmak hakikatini ne bilmeğe, ne de söylemeğe yetiyor. Neden Mekke’den Yesrib’e hicret ettik? Neden Yesrib’in adı değişti de, Medinetün Nebi oldu? Bu soruların cevabından bir medet uman yok. Çağımız bir çeşit cahiliye çağıdır, yani Hicretin hakikat olmadığını kabullenenler taifesine bile Müslüman denildiği bir çağdır. Günümüz cahiliyesinde Kur’an-ı Kerîm’i hükümsüz ilân etmek için yarışanlara, hareketleri Sünnet-i Seniyye’ye tâbi olmanın itibarsızlık getirdiği fikriyle munzam güruha Müslümanlık nisbet ediliyor.

 

Bu yazıyı okuyan siz, kimsiniz? Bu okuma işine hangi gayeyle giriştiniz? Kim oluyorsunuz da ardarda dizdiğim sözlerden bir mânâ çıkarmaya kalkışıyorsunuz. Bunların ötesinde, artık, hiçbir periyodik yayına yanaştırılmayan benim bu yazdıklarım, nasıl oluyor da, size ulaşıyor? Sırlardan birini, etki uyandırmayacak birini ifşa edeyim: Dünya işlerinin çekilip çevrilişinde bir hesabı olanlar, ne okur olarak sizi, ne de yazar olarak beni hesaba dahil etmektedir. Benim bu yazıyı yazmam umursanmıyor, zira bu yazıyı okumakla vakit kaybedecek kadar olup biten hay huyundan uzak düşmüş sizler “patronlar” canibinde umursanmıyorsunuz. Sizin ve benim istatistik değerimiz yok. Daha doğrusu, istatistiklere girecek bir yekun teşkil etmediğimiz için hesap dışında tutuluyoruz. Bunun da bir çeşit tutukluluk olduğuna hükmedebiliriz.

 

İstatistiklerde yer almaya uğraşmayacağım. Bunun küfr olduğunu fehmedecek kadar izanım var. İşimi görmeliyim. Kendi tavsiyeme uyacağım ve olduğum yerden yeniden başlayacağım. Nerede olduğumu bilmeliyim. Nasıl olacak bu? Bilebilir miyim? Bir insanın nerede olduğunu sarahatle bilebilmesine imkân var mı? Bir zamanlar gençtim. Bu çağımı çok net hatırlıyorum. Her şeyi o günlerde çok iyi biliyordum. Artık genç değilim. Artık ne karar alırsam alayım bana eskisi gibi güvenli bir donanım sağlamıyor. Gençlik günlerim gerilerde kaldı. Her şeyi bilebilecek kadar genç olmadığım gerçeğinin üstüne bir ilâve getirildi: İhtiyarlığım sefillere dahi güzel gözle bakabilmeyi becerecek kadar da ilerlemedi. İçinde bulunduğum namüsait şartlara rağmen, bir bilgiye, nerede durduğumu bilmekten daha üstün bir bilgiye ulaşamayacağımı öğrenmek mecburiyetindeyim. Bunu öğrenmeyi becerebilecek yeteneğim var mı? Olmalı; sadece benim değil, genç-yaşlı herkesin bunu yapacak konumu benimsemesi gereklidir diye düşünüyorum. Herkes bunu yapsa dünya güllük gülistanlık hale gelmeyecektir; ama dünya hayatı bir tımarhane hayatı olmaktan çıkıp kâfirlerin nihaî melcesi, müminlerin ise bir uğrak yeri olma hususiyetini gösterebilir.

 

Beşerden biri olarak bulunduğum yer neresi? Hangi mevkii işgal ediyorum? Burası kendi kendime geldiğim bir yer mi; yoksa buraya bir güç tarafından mı getirildim? Yerimle varlığım arasında bir bağ var mı Varoluşum yerimle bağsız ve lâkin bağlantılı mı? İkisi arasındaki irtibata sadece bir “bağıntı” dersek, bu söz yakışık alır mı? Şairliğimi, komünistliğimi, Müslümanlığımı yerimle, yerimi şairliğim, komünistliğim ve Müslümanlığımla açıklamak mümkün müdür? Şu an bir etikete, Türk toplumu içinde dünyevî ölçülerin hesaba kattığı bir etikete sahibim: İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı… Nereden devşirildi bu etiket? Benim dünyadaki mevcudiyetimle uyumlu bir yer mi İstiklâl Marşı Derneği? Bana gün gelip her veçhesiyle kınadığım şu dâr-ı dünyada ömrüm boyunca kasten ve dikkatle geri durduğum bir başkanlık düşmüşse, ne olmuş? Başıma bir şey mi gelmiş; yoksa birilerinin başında mıyım? Birilerine reislik ediyor muyum? “Genel” umumî demekse, umum nasıl bir şey? Birilerinin arasında mıyım. O birileri neyin neresindeler? Türkiye diye bir ülke var mı? Varsa, bu ülke anlaşılır bir yeri ifade ediyor mu? Türkiye kimin anlayışına terk edilmiş? Türkiye terk edilmiş bir ülke mi?

 

Postu bembeyazdır anne keçinin ve üç yavrusu vardır. Bunların ilk ikisinin tüyleri kezalik anneleri gibi bembeyazdır. Üçüncü keçi yavrusu tüylerinin boyası bakımından diğerlerinden ayrıdır. Beyazın zıddı olarak siyah geldiyse aklınıza, yanıldınız: Kül rengidir üçüncü keçi yavrusunun tüyleri. Anne keçi seslenir her akşam ormandaki yuvasının kapısına gelerek: Engi, Bengi, Külrengi! Açın kapıyı ben geldim. Memelerimde süt, boynuzumda ot getirdim. Ağzımda su getirdim. Açın yavrularım! Ben geldim. Gün olur, bu ailevî şirin manzaraya kara ve hain kurt şahit olur. Bir gün yuvanın kapısına da bozuk niyetiyle o gelir, o da anne keçinin söylediğini söyler. Kurdun ağzından keçi anneye mahsus lâtif sözler dökülür dökülmez Engi ve Bengi koşarlar kapıyı açmaya. Aklı da tüylerinin rengi gibi farklı olan Külrengi, onları yarı yolda durdurarak: “Ahmaklık etmeyin” der, bu sözler annemizin sözleri; ve lâkin bu kart, bu mel’un ses annemizin sesi olabilir mi? Külrengi’nin uyarısı yerini bulur ve kapı akşam olup anne gelinceye kadar, içerden sürgülenmiş olarak kapalı kalır. Ertesi gün yine gelir hain kara kurt. Bu kez sesini inceltip de konuşur. “Gördünüz mü? Noksan artık giderildi!” deyip yine Engi ve Bengi koşarlar kapıyı açmaya. Külrengi uyarmaktan geri durmaz: Gördük evet! Kulaklar sesin inceldiğine şahit; ama, ama gözler de görüyor: Şu kara kıllara bir baksanıza, kapıya bembeyaz gelmez mi bizim annemiz? Kurt değirmene gider, una bulanır. Anne keçiyle arasındaki renk farkına böylece bulur çareyi. Bu iddia ve ispat noktasından itibaren Engi ve Bengi’nin kurda kapıyı açma hevesi karşısında artık çaresiz kalan Külrengi’dir. Kurt keskin dişleri, sahte beyazlığıyla yuvaya dalar dalmaz; Külrengi ocakta alır soluğu. Küller arasında Külrengi’yi kurt fark edemez. Dişini Engi ile Bengi’e geçirir ve onları indirir gövdeye.

 

27 Mayıs 1960 sabahı Türkiye kapısına kurt geldi. Engiler, Bengiler kapıyı açmak istediler.Külrengi açtırmadı kapıyı. Sosyalizm diye diretti. 12 Mart 1971’de kurt sesini inceltip yine geldi. Külrengi İslâm deyip kapının açılmasına mâni oldu. 12 Eylül 1980 de ise Atlantik ötesinde döndürülen değirmende yuvarlanıp ak hale gelen, rengini bizim değirmenin unuyla ağartmış numarası yapan kurt Engi’yi de, Bengi’yi de yedi. Fikriyatımız iktidarda biz hapisteyiz dedi. Şiş karnıyla şimdi ırmak kıyısında uyuyor. Köprülerin altından Türklüğü hatırlayacak, hatırlatacak kadar çok su aktı.

 

Türkler olarak bizler başımıza ne geldiğini öğrenmek istiyor muyuz? Bunu öğrenmemize imkân veren şey, neleri Türk olmayanların başına getirdiğimizdir. Gayri-Müslim dünyayı taciz edenin Türkler olduğunu öğrenmeden hiçbir şey öğrenemeyiz. Dünya hayatı modernliğin tarih sahnesinde Türk’ü İslâm askeri kıyafetinde gördü. Türklüğün zuhuruyla modernliğin zuhuru aynı şeydir. Bunlardan birini anlayabilmenin vazgeçilmez şartı diğerinden haberdar olmaktır. Türk’ün şimdiye kadar İslâm askeri kıyafetinden başka bir kıyafete büründüğü de vâki değildir. Bu sebeple, Türk masalı tarih sahnesinde kıyafetimizin rengi karakterimizin rengine uyduğu nispette anlatılır oldu. Süreç içinde kim rengini kaybettiyse veya kim rengini gizlediyse derhal Türk olmaktan çıktı. Tarih boyunca Türk toprağı tüten ocak demekti. Külsüz ocak olmazdı. Kıssadan hisse: Türkiye Türkiye olduysa, yerküre sathında oraların Türk toprağı olduğuna kimsenin itiraz edemeyeceği bir “vatan” varsa, bu sonuca Engi ve Bengi (nüfus çoğunluğu) sebebiyle değil, (hiçbir iğvaya kapılmayıp partisini, tarafını, milletini şaşırmayan) Külrengi yüzünden ulaşılmıştır.

 

Bizi bugüne getiren Modern münasebetler silsilesinde Türklüğün yerini anlayamazsak, Türklük lehine bir adım dahi atamayız. Modernlik tarihinin merkezinde Türkler vardır. Tarihî muayyeniyetin mayası olma hususiyetine başka hiçbir kavmiyet kavuşamamıştır. Türkler sebebiyle İbranî-Hıristiyan karakterindeki hükümranlık Akdeniz havzasındaki yerini kaybetti. Gayri-Müslim hükümranlık Avrupa’ya hasredildi ve Avrupa’da mahsur kaldı. Böyle bir mahkumiyet Külkedisi masalının doğmasına sebep oldu. Üvey anne eline düşen kız Külkedisi oldu. Elverişsiz iklim şartları, verimsiz toprak… Mütehavvil makam balkabağından elde edildi. Ruhu Antik çağlardaki modeline uymayan Aristokrasi doğdu. Sıçanlar beygir oldu. Sanayii inkılâbı tahakkuk etti. Sonunda kim ayağını uzatılan ayakkabına uydurabildiyse onunla zevkli zifaflar yaşandı. Dikkat edin, Hegel’e rağmen, Külkedisi masalında akletmeye ve/veya ahlâka bir mesai sahası tahsis edilmemiştir. Dünya hayatında kötü muameleye maruz kalma veya kalmama, ikbale nail olma veya olmama herşeydir.

 

Türk olup olmama vaziyeti, insanın kendini her bakımdan Külrengi olarak mı, yoksa Külkedisi olarak mı gördüğüne eklemlidir. Çare peşinde ömür tüketmeyi göze almak Külrengi oluşunuzun gereğidir. Külkedisi iseniz ikbal peşindesiniz. Külrengi kendini can havliyle ocağa atar. Can havliyle kıyam. Can havliyle rûku. Can havliyle secde. Ayağınızı prensin elindeki ayakkabıya hangi gerekçeyle olursa olsun soktuysanız Külkedisi kimliğiniz âyân olmuş sayılır. Külrengi iseniz annenizin kurda rağmen geleceğine inanırsınız. Külkedisi iseniz ümidiniz prensinizin sizi sarayına götürmekte gecikmeyeceğine mütealliktir. Herkes oraya gelin gitmese, gidemese de prensin sarayını herkesin görebileceği hadisesi umumî bir şeydir. Kurda rağmen annenizin geleceğine inanmak ise, umuma teşmil edilemeyen, hususi bir iştir. Ümit ödünç alınamaz. Ümit ne kadar büyürse büyüsün kabından taşmaz.

 

Külrengi veya Külkedisi… Herkese tercih hakkı tanınmıştır. Modern zamanlar verili olan hakkında herkesi donattı. Verili olan dolayısıyla bir ümide mi bağlanmalıyım? Yoksa verili olandan ikbalim adına istifade mi etmeliyim? Bu sualler Modern zamanların son uğrağında sağ-sol ayrımını ortadan kaldırdı. Globalizmin bir gerçeklik olarak kabulüne itiraza yer tanınmıyor. Globalizm kapitalizme kusurlarını giderme fırsatı verildiği şartlarda ebedileşeceği tezinin son ifadesidir. Kurt nehrin kıyısında şiş karnıyla uyurken yapılacak bir şey kaldı mı? Globalizm çağında İstiklâl Marşı’na çok geride kalmış ve metruk hale düşmüş bir söylem gözüyle mi bakacağız?

 

İsmet Özel

 

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat