Batılı Muharrirlerin Gözüyle İstanbul Temaşası…

Julia Pardoe, XIX. Yüzyılda İstanbul, adlı eserinde İstanbul’un güzelliklerini anlata anlata bitiremez. Nitekim şu satırlar bunun bir göstergesidir:”Şehirlerin kraliçesi İstanbul! Saraylarla bezenmiş Boğaziçi, ayağının dibinden akıp giderken o, yurt edinilmiş tepelerin üzerinde tahtına kurulmuş oturuyordu…”İstanbul, mevsimlerin en serti olan kışın beyaz kürklerini giymişti. Böyleyken, içim içime sığmaz bir sevinç içindeydim. Başka türlü nasıl olabilirdi? Karşımda sanki bir cennet oturuyordu…”Kraliçeye benzeyen İstanbul! Sokaklarından gelen binlerce ses, bana ne hoş geliyordu. Gemi süzülerek ilerledikçe, eşsiz İstanbul limanının bütün görkemi, gözlerimi kamaştırdı. Sultan Mahmud’un oturduğu Saray’ın pırıl pırıl parlayan büyük kapısıyla, Saray’ın alt eteklerini dolduran servi ağaçlarının önünden çabucak geçtik. Saray’ın kendisi ve öteki kısımları, bu ağaçların arkasından görülebiliyordu. Arkamızda, uzaklardan Üsküdar, bütün güzelliği ile Boğaz’a yüksekten bakıyordu… Boğaz’da ise dalgalar, suyun çevresindeki evlerin temellerini yıkıyor, Tophane kışlasının alt yanında kabararak kıyıyı dövüyor ve sonra aralıklarla kışlanın ta damına kadar yükseliyordu…”

 

Bir bayan yazar olarak Pardoe, o dönemdeki Osmanlı kadınlarına dair de şu bilgileri aktarır:”İstanbul’da yaşayan kadınların yüzlerinde yaşmak, yani ince tül gibi bir örtü vardı. Bu yaşmak gözler ve burundan başka, yüzün her yanını kapatıyor ve bunu örten kişiye ayrı bir güzellik ve çekicilik veriyordu…”Sultan Mahmud dönemindeki modernleşmeyi kıyasıya tenkid eden yazar, Batıya öykünmenin, modernleşmenin sathiliğine değinir. Bilindiği üzere Osmanlı modernleşmesi II. Mahmud’la beraber ayyuka çıkmıştır. Hatta onun modernleşmeciliğinin Cumhuriyeti kuranlara bile rahmet ettirecek derecede olduğu rivayet olunur. İşte bundan kaynaklanıyor olsa gerek ki Pardeo’da, II. Mahmud’u büyük bir öfkeyle ve de haklı gerekçelerle şöyle eleştirir:”Kadın öfkesiyle az kalsın Sultan Mahmud’un başkentte yaptığı reformları hiçe sayacaktım. Çünkü, bunlar arasında ulusal giysinin yerine Avrupa’daki aslının tıpkı karikatürü olan katı, sert, kolalı gömlekli giysiler getirmişti. Alnı bir taç gibi saran ve çeşit çeşit renkleriyle üstteki giysilerin koyuluğunu gideren o güzel sarık, bugün sokaklarda görünmez olmuş. Başları fesli birkaç Türk bir araya gelince, insan uzaktan bir gelincik tarlası görür gibi oluyor. Üstte dalgalanan o ipek ve yün kaftanlar bir yana atılarak, bunların yerine kötü dikişli kaba ve mavi kumaştan yapılmış ceketler almış…”*

 

Pardeo’nun satırları bu şekilde sürüp gider…Jaime Marchan adlı yazar, Yazgım İstanbul, başlıklı yapıtında İstanbul’un, tılsımıyla, efsunuyla, büyüsüyle ne denli etkilendiğini şöyle dile getirir:”Kent, konumu bakımından kendi doğası sayesinde dünyanın kraliçesi olarak seçilmişe benziyor. Avrupa’da yükseliyor, karşıdan Asya’ya komşu, sağda da Mısır ile Afrika’ya komşu; mesafe bakımından da bu sonuncular İstanbul’a uzak olsalar da deniz onları kentle birleştiriyor…”Kent bir yandan Marmara Deniziyle yıkanıyor, bir yandan da kara çatlağı biçimi nedeniyle Altın Boynuz (Haliç) adı verilen bir koy oluşturuyor. Böylece İstanbul’un ortasında, denize ve Olimpus tepesine Asya’da kalkmayan karlara baktığınızda dünyanın en görkemli manzarası karşısında bulunuyorsunuz.”**Türk okuyucularının yakından tanıdığı Anna Masala ise tam bir İstanbul sevdalısıdır. Onun bu sevdası yalnızca İstanbul’la sınırlı kalmayıp bütün Anadolu coğrafyasını kapsar. Bu nedenle onun Türkiye ve özellikle de İstanbul’a dair izlenimlerini okurken insan, nostaljinin gergefine takılmaktan kendini alamıyor. Daha çok Mevlâna uzmanı olarak tanıdığımız Anna Masala’nın “Türkiye’ye Aşk Mektupları” adlı eserinde İstanbul’la, Anadolu’yla ilgili izlenimleri sevgi ve hoşgörüyü kavramış bir bilim insanının kültürümüze bakışına dair ciddi ipuçları verirken, çok hoş enstantanelere rastlanıyor. Sözgelimi Bayazıt Meydanı onun kaleminden şöyle aktarılıyor:”Bayazıt Meydanı biraz evim gibi olmuştu. Her sabah camiye girip o sessizlikte düşünüyordum. Sonra üniversiteye veya Süleymaniye Kütüphanesi’ne giderek çalışma günüme başlıyordum. O meydanda çiçekten başka her istediğim şeyi satın alabilirdim: Çakı, çakmak, bir çift sandalet, yazılı bir kumaş çanta, camiin karşısından gül suyu, kitap ve tesbih satın alabiliyordum. Bir gün korkunç bir gaf yaptım. Çok güzel bir Kur’an-ı Kerim görüp “Kaça satıyorsunuz?” dedim. Yaşlı bir adam “Kur’an-ı Kerim satılmaz, hediyesi yirmi lira” dedi. Bu benim için önemli bir ders oldu.”

 

Profesör Masala’nın en hayran kaldığı olay ise, Türk misafirperverliğidir. Batı’da görmediği bu olayı büyük bir sitayişle şöyle anlatır:”İyi hatırlıyorsam tanıdığım bütün Türklerin evinde yemek yedim. Konya’da Selçuklu yemeği, Eskişehir’de Tatar yemeği yedim. Zenginlerin ve fakirlerin evinde kahvaltı ettim, öğle ve akşam yemekleri yedim. Bazen aynı günde davet eden dostları darıltmamak için üç kere akşam yemeği yediğim oldu.Sadece Türkiye’de böyle bir misafirperverlik vardır. Anadolu’da en fakir köyün en fakir insanı tek tavuğunu alır, misafiri için keser…”Anadolu’da bazı köylerde misafir odalarında, işlemeli divanlar, yastıklar ve renk renk halılar arasında uyuduğum da olmuştur. Halının üzerinde bir tepsi, tepside bir çay, meyve ve fıstık…”Sabah erken saatte, namaz vaktinde, küçücük bir minareden gelen ezan sesleriyle ev halkı uyanır ve kahvaltı edilirdi. O köy evi de bir saray oluverirdi.”

 

Batılı muharrirler ne yazarsa yazsın değişmeyen realite, İstanbul’un hikmet bilinciyle düşüncesini, ruhunun estetiğini taşa nakşeden evrensel bir kültürün, bir medeniyetin ürünü olmasıdır. Bu nedenle İstanbul’u anlamak için eser planını aşıp, müessir planına sahip olmak ve bu perspektifle İstanbul’u tefekkür etmek gerekmektedir. Bu sebeple, şair Mehmed Akif’in, Necip Fazıl’ın, Sezai Karakoç’un hatta Yahya Kemal’in İstanbul’un anlamını kavrama ve gizemine erme çabaları hiçbir batılı ve batıcı şairle kıyaslanmayacak denli anlamlıdır ve özgündür.İstanbul’u dinlerken, ondan yayılan çok acı mâtem rengini duymalıyız. Ve İstanbul’un fethini bir medeniyetin fethi olarak telakki edip, bu fethin anlamı üzerinde düşünmeliyiz. Medeniyetin fethi üzerinde düşünmeliyiz. İstanbul üzerinde düşünmeliyiz…Bir kez daha yeniden evrensel inançla bezenmiş fetih rüyaları görmeye niyetlenmeliyiz. Bu yüreklerin fethinden başlayarak bütün Anadolu’yu, İslâm coğrafyasını kuşatacak nitelikte bir rüya olmalıdır… Bu rüya öylesine kavi ve kuşatıcı olmalıdır ki beşeriyet âlemini de rahmete gark edebilsin…

 

 

* Julia Pardoe, XIX. Yüzyılda İstanbul, Çeviren: Bedriye Şanda, İstanbul 1998, s. 24.

** Bkz. Jaime Marchan, Yazgım İstanbul, Çeviren: Yıldız Ersoy Canpolat, Ankara 2001, s. 124.

 

 

 

Akif Edip

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat