Başını Yastığa Koyduğunda Meleklerin Üşüştüğü Münevver

Tattım tadını, anmam adını.

Ürkek olma, erkek ol.

Ağır giden menzil alır, hızlı giden yolda kalır.

Ya olmalı, ya ölmeli.

Akıntıya kürek çekme, çorak yere ekin ekme.

Yılandan korkma, yalandan kork.

Uslu uslu otur azma, mezarını kendin kazma.

Taşkınlığın sonu şaşkınlık.

Çoban daldı oyuna, kurtlar saldı koyuna.

Ayağını gevşek basma, boş lâflara kulak asma.

(Ömer Ferid Kam)

 

Üstad Ferid Bey ciddi bir düşünce adamıydı. O bilmediğini biliyorum demezdi, ancak bildiğini söylerdi. Bir şey sorulduğu zaman düşünmeden karşılık vermek âdeti değildi. Eğer karşılık verecekse inandırıcı olmasına özellikle itina gösterir, bu yolda hiç bir zahmetten çekinmez, kütüphaneleri dolaşır yeni yeni kitapları karıştırır, zengin misaller ve kaynaklar göstererek yüzde yüz doğru hale getirmedikçe içi rahat etmezdi. Üniversite binasından ayrıldıktan sonra sorulmuş bir soru aklına gelirse, yeni bir bilgiyi ya da bir örneği vermek için uzun yollardan geri dönerek öğrencisine “Dinle bak şu da var” derdi. Tereddüde düşülen her neyse, kitapta yerini bulup göstermek en büyük zevki, ilmi kişiliğinin gereği idi.*Gerçek bir münevver olan Ferid Bey’in evhamı bazen aşırı boyutlara ulaşırdı. Nitekim Eşref Edib’den aktaracağımız şu anekdot bunun belirgin bir numûnesidir:”Âkif’in, Ali Şükrü ile (Ankara’ya) yola çıktıkları o günün akşamı üzeri Beyazıt’ta merhum Ferid Bey’e rast geldim.

-Ne haber, dedi.

-Sana mühim bir haber vereceğim ama dedim, iki-üç gün için kimseye söyleme.Böyle söyleyince merak etti. Israr eyledi. Söyledim. Sen mi söylersin? Müthiş bir telâşa düştü. Sanki bu haberi bilmesinden, öğrenmesinden dolayı onu asacaklarmış gibi bir telâş. Ne kadar vehimli olduğu malum!

-Ne telâş ediyorsun Ferid Bey, dedim. Bunu senden başka kimse bilmez.

-Hayır, hayır, yemin et ki bu haberi bana söylediğini kimseye söylemeyeceksin.

-Canım neye bu kadar endişe ediyorsun? Haberi söyleyen, sen değil, benim.

-Ha sen, ha ben. İşitirlerse ben ne yaparım? Katiyen ben bu haberi işitmemiş olacağım. Kimse bilmeyecek.

-Peki, mademki bu kadar endişe ediyorsun, kimseye söylemem.

-Hayır, mutlaka yemin edeceksin. Başka türlü içim rahat etmez.Birkaç gün geçtikten sonra üstad Ferid Kam’a müjdeledim: Artık endişeye mahal kalmadı. İngiliz hatlarını geçmişler.Sonradan Âkif’e, üstad Ferid Bey’le ilgili bu hadiseyi naklettiğim zaman bir hayli güldü.”**

Ferid Bey güzel yazdığı kadar güzel de söylerdi. Sohbetine doyulmazdı. Hele neşeli zamanlarında söyler, söyler, söyledikçe coşar, coştukça derinleşirdi. Ferid Bey’in bulunduğu mecliste herkes daha ziyade onu söyletmeye çalışırdı. Bilhassa Mehmed Âkif merhum, onu keyiflendirip de söyletmek için türlü türlü şeyler söylerdi. Coşturduktan sonra artık büyük bir hazla dinlerdi. Bu sohbetler, hemen ekseriyetle, edebi ve felsefi idi. İnce nükteler, zarif mazmunlar, güzel fıkralar, güzel vecizeler, güzel şiirler, hakimane sözlerle doluydu. Bunlar Âkif’in bayıldığı şeylerdi. Ferid Bey’in sözleri Âkif’in o kadar hoşuna giderdi ki, bunları hiç unutmaz, her vesile ile başkalarına da naklederdi. Âkif ona şöyle derdi:

– Ferid Bey, sen kitap okuma. Kitap okumak senin feyzine mani olur. Sen yalnız düşün ve düşündüklerini söyle!

Böyle sözlerle Ferid Bey’i daha ziyade coştururdu. Bir gün böyle coşkun bir zamanında şöyle demişti:

– Başımı yastığa koyduğum zaman arş’ın etrafında ne kadar işsiz güçsüz melekler varsa, hepsini Rabbim bana gönderir, elli sene sonra başıma gelecek felaketi bir bir gözümün önüne getirirler.”

 

Üstad Ferid Kam’ın biyografisine gelince:

“Ömer Ferid Bey, 1864 yılında İstanbul Beylerbeyi’nde dünyaya geldi. Babası devrin askeri doktorlarından Ahmet Muhtar Paşa’dır. Asıl soyu, “Delikurt oğulları” diye bilinen Çankırılı bir aileye dayanıyor. Annesi ise, yine “Çerkeşli Molla Kuzu ailesine” mensup Fıtnat Hanım’dır. Üstad’ın, yeri geldiği zaman, ecdadından övücü cümlelerle söz ettiğini, bu arada “nasıl olmuş da, bu kuzuyla kurdun bir araya gelmesinden biz ortaya çıkmışız” dediğini kaynaklar naklediyor.Ferid Bey’in annesi Fıtnat Hanım, nazik, kibar ve çok dindar bir hanımdır. O kadar ki beş yaşından itibaren namaza başlar ve ibadet 82 yıllık hayatının ayrılmaz bir parçası olarak kendini gösterir. Üstad, babasının ölümüne üzülmekle beraber, asıl annesi vefat edince büyük bir sarsıntı geçirir. Arkasından günlerce matem tutar ve bıraktığı eşyaları yüzüne, gözüne sürerek teselli bulmaya çalışır.

Genç Ferid, doktor olan babasının isteği üzerine Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye’ye yazılır. Fakat aradan kısa bir süre geçtikten sonra bu meslekten hoşlanmadığı anlaşılır. Tıbbiyeyi yarıda bırakır ve Mekteb-i Hukuk’a girer. Ancak babasının ölümü üzerine buradan da ayrılmak zorunda kalır. Okumaya büyük bir iştiyak duyduğu için kendisini bir anda özel hocaların dizinin dibinde bulur. Fehmi Efendi adında bir hocadan Arapça, Keşmirli İskender Efendi’den Farsça dersleri alır. Kendisinden Fransızca öğrendiği hoca ise oldukça ilgi çekici bir şahsiyettir. Bu zat aslen Polonyalıdır ve uzun süre de Avrupa’da dolaşmıştır. Her gittiği memlekete uygun bir isim alır. İstanbul’a geldiği zaman kullandığı ad da Hayreddin’dir. Tek kelime Türkçe bilmeyen Hayreddin Bey, kibar konaklarına devam ederek, paşaların, beylerin çocuklarına Fransızca dersi verir.

Ferid Bey’i asıl etkileyen hoca Nüzhet Efendi’dir. Agâh Sırrı Levent’in verdiği bilgiye göre, Nüzhet Efendi İstanbul şehreminlerinden Rıdvan Paşa’nın babasıdır. Devrin en büyük bilginlerinden biri olarak tanınan zat, aynı zamanda meşhur Hoca İshak Efendi’nin “İzhârü’l- Hak” adındaki şaheserini de Türkçe’ye çevirdi. Ferid Bey, hocası hakkında şunları söylüyor : “Pederimin pek samimi dostu olan üstad-ı Mübeccelcim Nüzhet Efendi merhumdan ders aldığım zaman on yedi, on sekiz yaşımda olduğumdan, hayatı hakkında tetkikatta bulunmak lüzumunu hatırımdan bile geçirmemiştim. Derse gittiğim gün benim için karşımdaki muhterem sima ile elimdeki kitaptan başka bir şey yoktu. Bu hal iki sene kadar devam etti, kendisi de bu müddetin hitamından sonra Beylerbeyi’nden müfarakat etti. Merhum ruhu hafif, sohbeti lâtif, kendisi fevkalâde nazik ve zarif olan bir nüshay-ı kübrayı marifet idi.

“Türkçeyi, Arapçayı, Farsçayı mükemmel bir şekilde öğrendikten, Fransızcasını iyice kuvvetlendirdikten sonra Ferid Bey’in önünde yeni yeni ufuklar açılmaya başladı. Bu arada cami derslerine devam etti. 1905 yılında Mustafa Asım Efendi’den icazetname (diploma) aldı. Daha önce evlendiği Fatma Rukiye Hanım’dan üçü kız, ikisi oğlan olmak üzere beş çocuğu dünyaya geldi. İlk resmi görevine, Hariciye Nezareti Tercüme Odasında başladı. Beylerbeyi Rüşdiyesi’nde Fransızca öğretmenliği yaptı. Sadrazam Said Paşa’nın da himmetiyle bu görevinde büyük başarı gösterdi. 29 Aralık 1902’de “Mecidî Nişanı” aldı. Ayrıca İran hükümeti tarafından da ödüllendirildi. Bir süre sonra İstanbul Darülfünunu, Türk Edebiyatı müderrisliğine tayin edildi. Süleymaniye Medresesinde Umumi Felsefe Tarihi okuttuktan sonra Darü’l- Hikmetü’l-İslâmiye’ye atandı. Ankara’da Tetkikat ve Te’lifât-ı İslâmiye heyetinde vazife aldı. 1924’de Dârülfûnun’da İran Edebiyatı Tarihi okuttu. Dârülfûnun’un lağvedilmesi üzerine görev dışı kaldı.

“İlim ehline reva görülen bed muameleden nasibini böylece alan Ferid Bey, on yıl kitapların arasında münzevi bir hayat yaşadıktan sonra 1933’te Ankara Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi’ne İran edebiyatı profesörü tayin edildi. Ne yazık ki, “Fakültenin kapısına geldiğim zaman, cennete girmiş gibi oluyorum” dediği bu yeni görevi uzun sürmedi. Bir yıl sonra mide hastalığına yakalandı. 21 Mayıs 1944 yılında -seksen yaşında- irtihal-i dâr-ı beka eyledi.Ömer Ferid Kam, ihtiyar Şark’ın irfanıyla, Avrupa’nın “bikr-i fikri”ni ustaca birleştirmesini bilmişti. Gerek klâsik medrese tahsili, gerek özel hocalardan aldığı dersler, gerekse bizzat kendi gayretiyle elde ettiği bilgiler onun dört başı mâmur bir hoca yapmıştı. Fakat itiraf etmek zorundayız ki, zaman zaman bunalımlar geçiriyor, derin felsefi konularla zihnini allak bullak ediyor; doğuyla batı arasında kurduğu köprüde ilerlerken bazen ayağı sürçer gibi oluyor, ama hemen kendini toparlayarak dik durmasını biliyordu. Allah’a olan güçlü imanı sayesinde en karmaşık yollarda bile kendini kaybetmiyor, sırat-ı müstakimden yürümeyi biliyordu.

Başta da belirttiğimiz gibi, Üstad Ferid Kam’ı, en fazla ilgilendiren konulardan biri de felsefeydi. Dolayısıyla Hind, Çin, Doğu Batı felsefelerini tenkitçi bir gözle incelemişti. Bir ara Volter’e büyük bir hayranlık duymaya başlamış, bunu yıllarca sürdürmüştü. Felsefeye duyduğu bu büyük ilgi zaman zaman kendisini bunalıma sürüklüyor, ruh dünyasında fırtınalar meydana getiriyor, düşünce kıymıkları, soru işaretleri âdeta beynini kemiriyordu. Bu vahim durum karşısında ne yapacağına, hangi limana sığınacağına karar veremiyordu. Bazen hanımının yanına koşuyor, başını göstererek “Hanım! Burada kıyametler kopuyor. Korkuyorum, korkuyorum, korkuyorum!..” diye bağırıyordu. Üstad içinde yaşadığı bu bunalımlardan kurtulmak, manevi sükûnet havasını bir an önce teneffüs etmek için muhtelif tarikatların şeyhlerine başvuruyor, fakat hiç birinde derdine çare bulamıyordu.İşte bu arayışların olanca hızıyla devam ettiği bir sırada gönüller sultanı Hazreti Mevlânâ ile karşılaştı. Mesnevî şerhlerini büyük bir hazla ve hızla okumaya başladı. Özellikle İsmail Ankaravî Hazretleriyle Sarı Abdullah Efendi’nin kaleminden çıkan nüshaları âdeta yastık kitabı haline getirdi.”*** Mesnevî, onun düşünce açmazlarına bir ilaç, bir kurtuluş iksiri oldu…

 

 

 

 

* M.Nazmi Özalp, Ömer Ferid Kam, İstanbul 2000, s. 76.

** Eşref Edib, Millî Mücadele Yılları, Hz. Fahrettin Gün, İstanbul 2002, s. 36-38.

*** Dursun Gürlek, Ayaklı Kütüphaneler…2. baskı, İstanbul 2004, s.194- 197

 

 

Akif Edip

 

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat