Yenikapı Mevlevîhânesi’nde Enderûn Terâvihi

Gün boyu hiçbir şey yemeden, içmeden; üstelik rızkını temin edebilmek için çalışarak iftarı bekleyen bir bedenin taşıdığı rûhu teskin edebilecek, onu sükûnete kavuşturacak en önemli yardımcı, mûsikî nimeti olsa gerek. Mübarek Ramazan ayında yapılan bütün ibadetlerin de ayrılmaz bir parçası olmuştur mûsikî. İftarında, terâvihinde, sahurunda… eskilerin tâbiriyle “ilm-i şerîf-i mûsikî”, Ramazan ayı boyunca gerçekten ilm-i şerîf olduğunu göstermekte, rûhun sükûnetine sükûnet katmakta, yapılan ibadetleri güzelleştirmekte; belki de gün boyu tutulan oruç sonucu iftardan sonra rehâvet çöken bedenin adeta yeniden canlanmasını sağlamaktadır. Aslında daha 15. yüzyılda Bedri Dilşad’ın “Muradnâme” adlı eserinde

 

“Bil evvel ki bu ilm-i İdris’dür

Açık sözü sanma ki telbisdür”

 

sözleriyle başlayan şiirinde mûsikîyi “İlm-i İdris” olarak tarif etmesi, bu medeniyetin mûsikîye vermiş olduğu ehemmiyeti de ortaya koymaktadır. Ama ilm-i şerîf-i mûsikînin, mâh-ı şerîf-i Ramazan ile buluşması ve bu buluşma esnâsında sahip olduğu ilâhî güzellik ve zenginlikleri bu ayda ortaya dökmesi de pek mânidardır. Çünkü bu ay, şeytanın zincire vurulduğu, “ben”liğin dizginlendiği “rahmet ayı”dır. Benlik dizginlenip şeytan da zincire vurulunca, insan bütün varlığı ve kabiliyetleri ile Rabbine daha yakın olmaktadır. Mûsikî de, nefsinin ve şeytanın kışkırtmalarından bir aylığına dahi olsa kurtulmuş mûsikîşinasın elinde, sadece Allah’ı zikreden bir vasıta olmuştur. Aslında mûsikî sanatını bu güzel ve verimli buluşmaya, muhabbete, sohbete davet eden, “Mâh-ı Gufrân” Ramazan’dır… Ramazan ayına yayılmış olan rahmet ve berekettir. Bu ayın rahmet ve bereketi, elbette ilm-i şerîf-i mûsikî üzerinde de tecellî edecektir… nitekim etmiştir de.

 

İlm-i şerîf-i mûsikî ile Ramazân-ı şerif’in buluştuğu ve en güzel, en verimli birlikteliği yaşadığı mekân, Osmanlı İstanbulu’dur denilse yeridir. İstanbul, mûsikî sanatının tasavvufla yoğrulup inceldiği ve bir medeniyet kalıbına girdiği müstesnâ bir şehir olma özelliği taşımaktadır. Bu özelliği dolayısıyla İstanbul mûsikîsi, Osmanlı’nın erişebildiği bütün kültür coğrafyalarından beslenmiş ve bunun neticesinde gerçekten çok üstün niteliklere sahip, teknik ve estetik açılardan da mükemmel bir mûsikî formu… Bir “medeniyet mûsikîsi” ortaya çıkmıştır. İstanbul’da gelişip adeta incelen bu “medeniyet mûsikîsi”ni, Osmanlı medeniyetinin hücrelerini oluşturan İslâm dininden ayrı düşünmemiz mümkün değildir. Tarih boyunca bütün kültür ve medeniyetlerde din ile mûsikî arasında çok derin bir ilişkinin varlığı zaten kesin olmakla birlikte, İslâm tasavvufunun mûsikî ile olan ilişki biçimine ve tasavvufun mûsikîye yüklediği anlama başka kültürlerde rastlama imkânı da yoktur. Mûsikînin bezm-i elest’e dayandırılıp izah edilmesine İslâm tasavvufundan başka nerede rastlanabilir ki? Mûsikîyi yüksek ilimlerden biri olarak kabul etmek, onu matematik, ilm-i nücum, ilm-i hey’et ve ilm-i hikmet gibi ilimlerle anmak sadece İslâm kültür ve medeniyetine has bir tesbit ve yaklaşımdır. Mûsikîyi sadece zikrullah için kullanan Osmanlı-İslâm medeniyeti, ona özellikle İstanbul’da “ilmi-i şerîf-i mûsikî” demektedir. İlm-i şerîf-i mûsikî, Osmanlı’da hayatın her anında insanla birliktedir. Meselâ ezanı en güzel İstanbul’da dinleyebilirdiniz. Beş vakit ezanın beş farklı makamda okunması, İstanbul’a has mûsikî geleneğinin ve din ile mûsikî ilişkisinin bir sonucudur. Sabahleyin, kulağa hoş gelen ve Sabâ makamının hakkını vererek okuyan bir müezzinin okuduğu ezanla uyanmak, herhalde İstanbul’a has bir şeydir. Öğle ezanının Uşşak, ikindi ezanının Hicâz, akşam ezanının Segâh ve yatsı ezanının Rast makamlarında okunması , insanın günün bu saatlerindeki ruh hâline uygunluğu bakımından da çok önemlidir.

 

RAMAZAN VE MUSİKİ

Ramazan ayının eski İstanbullu şâir ve mûsikîşinaslar için anlam ve önemi büyüktü. Çünkü Ramazan ayı, şâir ve mûsikîşinaslar başta olmak üzere Osmanlı’nın sanat ehlinin de ilham kaynağı idi. Gerçi sadece Ramazan değil, Rebiü’l-Evvel ve Muharrem ayları için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Hatta Osmanlı mûsikîsinde hakkında en fazla beste tanzim edilen ay Rebiü’l-Evvel ayıdır. Rebiü’l-Evvel’i Muharrem ayı takib eder. Ramazan ayı, hakkında eser bestelenmiş aylar arasında üçüncü sıradadır. Türk mûsikîsi tarihinde Ramazân-ı Şerif’in ilhamıyla en fazla eser besteleyen ya da Ramazan’ın otuz gününü inanılmaz bir performans ve verimlilikle geçiren en önemli bestekârın Abdülkâdir Merâgî olduğunu hatırlatmalıyız. Câmiu’l-Elhân adlı eserinde Merâgî, bestelenmesi gerçekten çok zor olan ve belki de sadece bir tanesinin 30 günde bestelenebileceği Nevbet-i Müretteb’den 1376 yılının Ramazan ayında her gün bir Nevbet-i Müretteb besteleyerek ay sonunda nasıl otuza tamamladığını kendisi anlatır. 1376 yılının 12 Aralık günü, Hükümdar Celâleddin Hüseyin, Şeyhülislâm Şeyh Kâhhî, Vezir Emir Şemseddin Zekeriya, Safiyüddin’in”Kitâbü’l-Edvar”ı ile”Şerefiyyesi”ne şerh yazmış olan Celâleddin Feyzullah Ubeydî, Sadeddin Kûçek ve Horasanlı Ömer Tâc’ın da hazır bulunduğu bir toplantıda söz Nevbet-i Müretteb’den açılır… mûsikî eserlerinin en zor beste şekli olan Nevbet’in bir tanesinin, ancak çok kudretli bir bestekâr tarafından bestelenmesi için otuz gün gerektiğinden söz edilir. Bunun üzerine Hoca Abdülkadir, bir ayda otuz tane Nevbet-i Müretteb besteleyebileceğini, Ramazan sonunda, arife gününde de otuzunu birden okuyabileceğini söyler. Mecliste bulunanlar Merâgî’nin şaka yaptığını söyleyerek duyduklarına inanmak istemezler. Ancak Merâgî’nin ciddî olduğu anlaşılınca iknâ olurlar. Ancak,bir başka mûsikî üstâdı Hoca Rıdvan Şah, daha önce bestelediklerini okuyacak diye şüphelenir. Merâgî bunun üzerine “Mâdem böyle düşünüyorsunuz, o halde her gün bestelenmesini istediğiniz Nevbet-i Mürettep’in sözlerini siz seçin ve bana hangilerinin besteleneceğini de siz söyleyin” diyerek bütün şüpheleri oratadan kaldırır. Hükümdar hâzırûna, hergün bestelenecek nevbet-i müretteb sözlerinin ve makâmının huzurunda tesbit edilmesini ve Hoca Abdülkadir’e bildirilmesini ister. Sonra Hoca’ya dönerek: “Birinci Nevbet-i Mürettep’i benim adıma taksim et ve Hüseynî makâmından bestele. Bu nevbet-i mürettep Kavl, Gazel, Terâne, Früdaşt ve Müstezad olmak üzere beş parça olsun. Son kıt’ada 12 makam ile 6 âvâzeyi göster. Öyle ki, her iki makam arasında bir âvâze bulunsun. Makamlı olan bölümlerini şiirin bir mısraı ile bestele. Nevbet-i Mürettip’in usûlü de Sakîl-ü Remel olsun”. Abdülkadir Merâgî sözünde durur, her gün bestelediği bir nevbet-i mürettebi Sultan’a bizzat okumak sûretiyle, Ramazân-ı Şerîf’in otuz günü sonunda otuz nevbet-i mürettebi bestelenmiş olarak tamamlar ve mükâfatlandırılır.

 

Tasavvuf geleneğinde Ramazân-ı Şerîf şiirlerle, ilâhilerle karşılanır… şiir ve mûsikîyle yaşanır ve yine şiir ve mûsikîyle uğurlanırdı. Enderûnî Vâsıf’ın Ramazan ayı ile ilgili olarak yazdığı şu şiir, buna güzel bir örnek teşkil etmektedir:

 

Sad şükür gelen

mâh-ı şerîf-i Ramazandır

Hakk’ın niâmı rahmeti

mebzûl-i cihândır

Âçıldı yine mısrâ-ı

dervâze-i Gufrân

Hakk’dan taleb-i

mağfirete vakt-ı zamândır

 

Bir ni’met-i Hakkdır ki

vürâd eyledi rûze

Tahtında hezârân

kerem ü lutf nihândır

Bârân-ı şirk ile dökülse

nâle-i isyân

Berk –i günch-i mâ’siyete

vakt-i hazândır

 

Allah kelâmı ile tebşîr ve Hz. Muhammed lisanı ile medh olunan bu mübarek ayda “Ramazâniyye”adı verilen gazel, kasîde ve rubâîler tanzim edilmiştir. Bunlara yapılan bestelerden dolayı “Ramazan ilâhîleri” diye isimlendirilen bir eser birikimi meydana gelmiştir. Mûsikî geleneğimizde Ramazân-ı Şerîf, “Merhabâ Yâ Şehr-i Sıyâm Merhabâ”, “Merhabâ yâ merhabâ sâd merhabâ yâ merhabâ”, “Müştâk olup beklediğim Şehr-i Ramazân merhabâ”, “Nûr ile doldu yine kevn-i mekân / Geldi hoş lûtfiyle Şehr-i Ramazân”, “Onbir ayın sultânı değil misin merhabâ”, “Esselâmü aleyke yâ şehr el lûtf-i vel ihsân” gibi ilâhîlerle karşılanır ve ilk on gün bu ilâhiler okunurdu. İkinci on günde -“Yâ kerîm Allah bize kıl mağfiret Şehr-i Ramazân hürmetin” gibi, “Mâh-ı Gufrân” da denilen bu mübârek ay hürmetine günahların affı ile Allah’dan rahmet ve merhamet niyâzını hâvi güftelere yapılan ilâhîler okunur. Üçüncü on günde artık ayrılık sürecine girilmiştir ve son on gün boyunca “Elvedâ” ilâhileri okunmaya başlanır. Bu ilâhîlerde mübârek Ramazân-ı Şerîf’ten ayrılmanın verdiği hüzün de dile getirilmektedir.

 

“Geldin de gider misin

Elvedâ Yâ şehr-i Ramazân”,

Ya da

“Kullarından yok sana lâyık metâ

Elvedâ Şehr-i Ramazân elvedâ

Medet gitdi şehr-i siyâm

Ey mâh-ı gufrân elvedâ”

güfteleriyle dile getirilen, onbir aylık yoldan gelmiş olan Ramazân-ı Şerîf’ten ayrılmanın hüznünün anlatıldığı ilâhîlerle bu mübarek ay, uğurlanır.

 

ENDERUN USULÜ TERAVİH

Enderûn teravihi, sarayda, hırkâ-i saadette, selâtin camileri ve bazı dergâhlarda yüksek düzeyde mûsikî bilgisine sahip imam ve müezzinlerce gerçekleştirilmiş olan bir terâvih namazıdır. “Onbir ayın sultânı” Ramazân-ı Şerîf’in otuz gecesinde cemaat ile kılınan yirmi rekâtlık terâvih namazında da mûsikînin etkilerini görmek mümkündür. Türk mûsikîsinin büyük bestekârı Itrî’ye dayandırılan bu şekilde terâvih namazı kılmanın tarifini eskiler şöyle anlatır: “Terâvihe kalkılırken ekseriyetle Isfahan makâmından “Salli alâ Muhammed” nidâ edilir. Ondan sonra her dört rekâtta bir selâm verilince umûmiyyetle Uşşak, Bayâti, Sabâ-zemzeme, Dügâh, Hüseynî gibi makamlar icrâ edilir ki o zamanda o makâmın ilâhîsi okunur. Bu oniki rekâtta her ne kadar icrâ edilecek makamda kat?î bir kayıt yok ise de yukarıda zikr etdiğimiz makâmâtın isti?mâli âdet hükmüne girmiş gibidir. Onüçüncü rekâta kalkılırken muhakkak Evc makâmından “Salli” alınır. Ve 13-16 rekâtlarda bu makâm üzerinden kıraat ve tekbîr alınır. Selâm verilince de Evc ilâhî okunur. Evc ilâhî tamamlanınca yâni ondördüncü rekâta kalkılırken Acemaşîran makâmından “Salli” basılarak son dört rekâtta da bu makam icrâ edilir.” Son dört rekâtta Acemaşîrân makâmının icrâ edilmesi pek mânidardır. Gün boyu oruç tutan ve gündelik işini de ihmâl etmeyen ruh ve beden, terâvih namazının son rekâtlarına erişildiğinde yorgun düşebilir. İşte bu ruh ve beden yorgunluğunun imdâdına Acemaşîrân makamı yetişir:

 

“Bir Acem oldu Aşîrân perdesinde nağme sâz

Bu makâmı dinleyenler gâyet buldu ruhnevâz”

 

1831 yılının Ramazan ayında, Sultan II. Mahmud’un da katıldığı bir Enderun terâvih namazı, belki de İstanbul’da yaşanan en güzel ve unutulmayacak terâvih namazlarından biridir. O gece namazı, yüksek seviyedeki mûsikî bilgisi yanında mükemmel bir kıraata sahip saray baş imamı Zeynel Abîdin Efendi kıldırmaktadır. Baş müezzin İsmail Dede Efendi ile birlikte cumhur müezzinler, aynı zamanda Dede Efendi’nin talebeleri olan Dellâlzâde İsmail, Mutafzâde, Eyyûbî Mehmet ve Şâkir Ağa’dır. Hatta bu geceki terâvih namazının, acemaşîrân makâmında kılınması gereken son dört rekâtında, imam Zeynel Abîdin Efendi’nin acemaşiran yerine sehven iki perde aşağıda karar vermesi ve bir anlamda farkında olmadan (uzun zamandır kullanılmayan) ferahfezâ makamında bitirmesi üzerine, başmüezzin İsmail Dede Efendi’nin, muazzam bir dehâ örneği sergileyerek Yunus Emre’nin “Şurîde vü şeydâ kılan yârin cemâlidir beni” şiirini hemen orada ferahfezâ makamında besteleyip icrâ etmesi, mûsikî tarihimize geçmiş müstesnâ hâdiselerden biridir. Dede’nin dehâsına yakışır bu davranışı hem Sultan II. Mahmud’u sevindirmiş, hem ferahfezâ makâmında bir âyin başta olmak üzere klasik takım bestelemesine, hem de Dede’nin yüksek mûsikî dehâsının talebeleri ve cemaat huzurunda bir kere daha te’yîd edilmesine vesîle olmuştur.

 

Enderûn terâvihi, Itrî’den gelen ve Dede Efendi’den sonra talebesi Behlül Efendi’ye intikâl eden şekliyle, beş ayrı makam ile kılınmaktadır. İlk dört rekât ısfahan makâmında kıraat ile, ikinci dört rekât sabâ, üçüncü dört rekât hüseynî, dördüncü dört rekât evc ve beşinci yani son dört rekât da acemaşîrân makamında kıraat ile kılınır. Zaman zaman bu usûlün dışına çıkılmış ve meselâ ilk rekâtlar nevâ, sabâ, hicaz veya sabâ, hüzzam, ferahnâk veya rast, sûzinâk, nevâ şeklide kılınmışsa da son iki dörder rekât her zaman evc ve acmaşîrân makâmlarında kıraat ile kılınmıştır.Enderûn terâvih namazı, her dört rekatta bir imamın selâm vermesinden sonra cumhur müezzinlerin, imamın kıldırdığı dört rekatın kıraatında okuduğu makama ait bir ilâhî okuması ve bir sonraki dört rekât hangi makam ile kılınacaksa cumhur müezzinlerin “Allahumme salli alâ Muhammed”i o makamla icrâ etmesi şeklinde kılınır ve makam gidişâtı buna göre sağlanır.

 

TEMCİD

Ramazan ilâhilerinden başka, Pazartesi ve Cuma geceleri ile Ramazan ayında her gece sahur vaktinde bütün müezzinlerin katılımıyla okunan Temcîd’i de unutmamak icâb eder. Cenâb-ı Hakk’a mecd ü senâyı muhtevî güfteler, sonunda münacaat kıtaları da bulunan Segâh makâmından bestelenmiş dînî mûsikî eseridir. Temcîd’in ilk kısmını teşkîl eden; “Yâ Hazreti Mevlâ meyellelmevâli entel-kerîmül bâkî ve enter-rahîm yâ Allah” nidâsı ile bir kişi tarafından okunur. Bunu muteâkib bütün müezzinler lahn-i mahsûsuyla “Yâ Rahmân” derler. Tekrar bir müezzin “İlâhü vâhidün Allah” okur, yine bütün müezzinler “Yâ Mennân” derler. Böyle münferîd okuyuşlardaki Temcîd güftelerini müteâkib cumhûren ” Yâ Sübhân , Yâ Deyyân, Yâ Rıdvân” kıraat edilir. Hacı Zihni Efendi merhum “Kitâbus Salât” ında Temcîdin gecenin sülüs-i âhirinde okunduğunu kaydetmiştir.İstanbul’da “Sünbül Efendi” ve Üsküdar’da “Hüdâî Aziz Mahmud Efendi”câmîlerinin müezzinleri son zamanlara kadar Temcîd okumaya devâm etmişlerdir. Bestenin kim tarafından yapıldığı katiyetle bilinemiyor. “Hatip Zâkirî” nâmıyla Hasan Efendi’ye âit olduğunu iddiâ edenler varsa da; Buhûrizâde Mustafa Itrî Efendi tarafından tertîb edildiğini ifâde edenlere de tesâdüf edilmektedir.

 

Onbir ayın sultanı Ramazân-ı Şerîf’in rahmet ve bereketinden ilm-i şerîf-i mûsikî de nasîbine düşen payı almıştır ve almaya devam etmektedir diyerek ve Hz. Mevlânâ’nın şu şiiriyle sözü tamamlayalım, vesselâm.

 

“Âmâde şehri’s siyâm

Sancâk-ı Sultân Reşid

Dest bedâr-ı ez taam

maide-i cân reşîd”

(Şehri’s-siyâm geldi, O’nun gelmesiyle Sultân’ın Sancağı da vürûd etdi. Artık yemekten el çek, zîrâ cân sofrası geldi.)

Her pazartesi, perşembe Yenikapı’da

 

Enderûn terâvihi, kuşkusuz cumhuriyet döneminde daha az uygulanır olmuştur. Kültürel mirasımıza ait birçok değeri kaybettiğimiz ya da unuttuğumuz bu dönemde yine de İstanbul’da bazı camilerde enderûn usulü terâvih namazı kılındığını ve bu güzel ramazan geleneğinin yaşatılmaya çalışıldığını söyleyebiliriz. Bundan on-oniki yıl kadar önce hocam Prof. Dr. Mustafa Tahralı ile birlikte Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Camii’nde enderûn usulü terâvih namazı kıldığımı hatırlıyorum. Yani bu gelenek tam anlamıyla unutulmuş, terkedilmiş ve uygulama dışı olmuş bir ramazan geleneği değildir. Son olarak geçtiğimiz yıl sunulan bir proje ile enderûn usulü terâvih, ramazan ayı boyunca İstanbul’un bazı camilerinde kılınmış ve İstanbullular’a böyle bir gelenek bir kere daha hatırlatılmıştır. Bu ramazan ayında, Yenikapı Mevlevîhânesi’nde enderûn usulü teravih namazı kılınması öngörülmüş ve bu proje, geçen yıl aynı projeyi gerçekleştiren sanatçı arkadaşlarımız tarafından, Yenikapı Mevlevîhânesi’nde bir kere daha gerçekleştirilmiştir. Ramazan ayı sonuna kadar her pazartesi ve perşembe gecesi Yenikapı Mevlevîhânesi’nde, bir “Medeniyetler İttifakı Enstitüsü” etkinliği olarak gerçekleştirilmeye devam edilecektir. Amaç, enderûn usulü terâvihi ciddi bir şekilde, bir “program” olmanın ötesine taşımak, İstanbul halkına bu geleneği hatırlatmak ve halkımızın da bu terâvihe katılımını sağlamaktır

 

 

 

 

Yalçın Çetinkaya

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat