Toparlanın sohbete gidiyoruz

Elimi eteğimi çekip kendimden uzak edeyim” desek bile, ruhumuzu ve kalbimizi mesken edinmeye çalışan nefis ve şeytan vasıtasıyla dünya bizi çekiyor, tüm albenisiyle gözümüzü boyuyor. Gelip geçici ve faydası sahte olan dünyaya gönül kaptırmaktan şikayet etmeyenin hali konumuzun dışındadır. Biz şikayet edenlerdeniz; dünyalığın kalbimize doladığı dert yumağımız var. Hem bu dert yumağını çözmeye hem de “Çekemedim nefsimi seçtiğim yol üstüne” diyen şairin aksine nefsimizi seçtiğimiz yol üstüne çekmeye yardım edecek sohbet meclislerine ihtiyacımız var.

 

Farz ibadetlerin yanı sıra özellikle tasavvuf ehlinin mesleğinden olan zikir, rabıta, hatme-i hacegan ve sohbet; sadakati, hürmeti, güzel ahlakı tamamlayan disiplinlerdendir. Tabiri caizse bunların hepsi bir kabın içine konulup karıldığında kıvamı tam bir hamur ortaya çıkar; yani olgun, kamil insan. İster farz ve isterse nafile ibadetler söz konusu olsun her birinin zahiri edebine ve erkanına uymak gibi batıni adabını da gözetmek gerekir. Lakin genellikle kalabalıklar içinde, bizden başkalarının bulunduğu meclislerde, halkalarda amelin görünür edeplerine riayet ediyoruz, görünmeyeni “Nasılsa kimse bilemez” diyerek önemsizleştirebiliyoruz.

 

İŞ OLSUN DİYE Mİ AŞK OLSUN DİYE Mİ?

Sohbet meclisleri kalbin cilalanmasına, zamanla tozlanan, kirlenen kalbin yeniden saflığına kavuşması için silkelenmesine, bilmediklerimizi öğrenmeye, unuttuklarımızı hatırlamaya, kardeşlik bağlarımızı kuvvetlendirmeye vesile olur. Bu anlamda her gün, haftada bir veya ayda bir yapılan her sohbet yine ve yeniden demektir.

 

Nefes almamıza imkan tanıyacak olanaklarımızın gittikçe yitirildiği zamanımızda Allah Teala’nın adını anarak ve rızasını kalbe alarak içine girdiğiniz sohbet meclislerinde diz çöküp boyun bükmek, anlatılan hak ve doğru bilgilerin kulağa ve oradan kalbe gelmesine müsaade etmek her nefsin işine gelmez. Bu hale ulaşmak için en azından itikat ve amelden, Allah Teala’ya, O’nun Rasulüne, veli ve dostlarına hürmetten, tasavvufi bir edepten nefsin pay alması gerekir. Nefsimiz bu paydan nasipli olsa dahi kişinin niyeti Allah rızası için olmadıkça veya o niyete sahip olup niyetini daimi tutamadıkça her türlü amele ve ibadete riya karışması, niyetin zaafa uğraması işten bile değildir. Özellikle çok kişinin bulunduğu sohbet meclislerinde kendi hata, eksik ve günahlarımızı düşünmek yerine başkasının gözündeki çöpün derdine düşmek gibi haller sohbet meclisinin feyzini keseceği gibi manevi destek ve coşkunluk bulabilmek umuduyla girdiğimiz halkadan da zararla çıkmamıza sebep olabilir. Eğer “Canım sıkıldı, evde yapacak bir şey yok, hadi bugün de sohbete gideyim, çocuklar için değişiklik olur, oğluma göre kız bulabilir miyim, acaba ev sahibi neler ikram edecek, arkadaşlarla görüşmek için başka fırsatım olmuyor” gibi niyetlerle yola düşülmüşse daha meclise girmeden şeytanın ve nefsin oklarına maruz kalınmış demektir.

 

Niyet baştan sona korunması gereken bir hal olduğundan, ilk adımımızı Allah rızası için atmış olsak bile işimiz bitmiyor, sonuna kadar o niyette sabit kalabilmek mesele. “Bismillah” diyerek girdiğimiz mecliste boş bir yere oturduktan sonra bu dünya ile öteki dünya arasında bir bağ kurup “Neyiz, ne olmalıyız ve ne olacağız ” şeklinde kendi halimizi tefekkür etmek sahip olmamız gereken bilinçtir. Fakat bu bilincin aksine “Sohbette sessizce durmak edeptendir” düsturuna bağlı kalarak dili bağlayıp kaş, göz ve ellerle başkalarıyla diyalog kurnaya çalışmak, “O gömlek kıyafetine uymamış, başörtüsü ne kadar hoşmuş” gibi düşüncelerle kimin ne kadar şık, kimin rüküş giyindiğine dikkat kesilmek, sohbet edenin anlattıklarından yola çıkarak “Ne kadar doğru söylüyor, o huy bende yok elhamdülillah, ama şunda var” gibi huy ve karakter tahlillerine girişmek, yanlışlardan kendimizi uzak görmek ve bunlara benzer tüm haller, görünürde adabı gözeterek şeytanla ve nefsimizle yaptığımız sohbetten başka bir mana taşımıyor. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde buyurur ki “Kim bir mecliste uyursa, muhakkak o Allah’ın rahmetinden ziyan etmiş ve şeytana da dost olmuştur.” Bu ikazda geçen uyuma, zahiri olabileceği gibi gaflet hali de bir anlamda kalbin uyuması demektir. Oysa biz, o sohbet meclislerine ne bu hadisin ikazına muhatap olmak için ne de iş olsun diye gideriz. Aksine Allah ile Rasulü ile ve Allah Teala’ya dost olan kullarla hemhal olmak, anlatılanları yaşantımıza geçirmek, muhabbet/ aşk almak için gideriz, değil mi?

 

KALBİ DİRİ TUTMAK İÇİN

Kıymet verdiklerimizin feyzini, muhabbetini celbedecek, kalbe sindirecek uzun soluklu bir tahsile kaydımızı yaptırmışsak eğer; niyetimiz, ölçülerimiz doğru oldukça ve gayretimiz bulundukça dermanımız da vardır.Şu halde aklın ve kalbin o meclisin dışına çıkıp etrafı turlamasına mani olmak için başka bir deyişle kalbimizi ayık tutabilmek için kendinizce küçük tedbirler almak mümkün. Her şeyden evvel kalbi dünyalıktan boşaltıp Allah Teala’nın rahmetine açmaya, tövbe ile yola girmeye özen göstermeliyiz. Yine sözgelimi; gaflet basmasını önlemek için sohbeti anlatanın her Allah lafzını dile getirişinde “celle celalühü” diyerek tazimde bulunabiliriz. Rasulullah’ın ismi geçtiğinde “salavat” getirilebilir, sahabenin ismi geçtiğinde “radıyallahü anh”, sadatın ismi geçtiğinde “kuddise sırruh” diyebiliriz. Konuda geçen her ayeti, hadis-i şerifi şahsımıza “ötelerden haber” veriliyormuş gibi sahiplenebiliriz. Böylece hem anlatılan konudan uzaklaşmayıp muhtemel kalp dağınıklığının önüne geçeriz hem de umulur ki o sohbet meclisine feyzin gelmesine vesile oluruz.

 

EDEBİNE UYAMIYORUZ DİYE SOHBETE GİTMEYELİM Mİ?

Şayet sohbet halkalarına Allah Teala’nın rızasının dışında; öylesine zaman geçirmek, eş-dost edinmek, kim kiminle nerede ne yapıyor türü havadisler edinmek için gitmiyor isek yani niyetimiz halis ise, nefsimiz dik başlılık yaptı diye sohbetten ayak çekmek çözüm değildir. Bunu çözüm görmek manevi şifamızı geciktirdiği gibi hastalığımızı artırır. Başka bir olanağı olmadığından çalıştığı işten az gelir sağlayan kişinin nasıl ki “Az kazanıyorum, çalışmayayım daha iyi” demek gibi bir lüksü yoksa yaptığı ibadet ve amellerde istediği halde niyetini, kalbini, eylemini dosdoğru kılamayanın da o amelleri yapmamak gibi bir lüksü yoktur. Zira dünyaya meylimizi daha çok artıracak, gaflet yükümüzün ağırlığını pekiştirecek ortamlardan ziyade böyle ortamlarda bulunmak bile başlı başına manevi kazanç kapısıdır. Bu boş bir teselli de değildir. Allah Rasulü efendimizin buyurduğu gibi “Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere bir araya gelirse, melekler onların etrafını kuşatır. Allah’ın rahmeti onları kaplar, üzerlerine sekinet iner ve Allah Teala onları yanında bulunanlar arasında zikreder.”

 

Sohbet meclislerinde diğer ortamlardan ve zamanlardan daha farklı olarak kalbi derli toplu tutmak kimimize güç gelebilir belki ama güçlüğü nispetinde bir o kadar da karlıdır. Hiç olmazsa halimizden yakınanlardan olup şairin de dediği gibi seçtiğimiz yola nefsimizi sürüklemenin gayretini göstermiş oluruz. Öyleyse bir iki saatliğine dışarının dağınıklığını dışarıda bırakalım ve toparlayıp kalplerimizi ve niyetlerimizi sohbete gidelim.

 

 

Huriye KARNAP

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat