Tarihimizin Kronolojisi Yeniden Yazılmalı

Tarih üzerine yaptığı araştırmaları ve yazdığı kitapları ile tanıdığımız Mustafa Armağan kendisinin tarihçi olmadığının altını çiziyor ve “Ben tarihle birlikte düşünmeye çalışıyorum” diyor. Sonbaharda çıkaracağı bir aylık tarih dergisinin müjdesini ilk defa okurlarımızla paylaşan Armağan’ın yazmakta olduğu birkaç kitap projesini de söyleyelim. Tezgahında Kazım Karabekir Gözüyle Yakın Tarihimiz serisinin 1922-33 yıllarını anlatan 2. kitabı var. Asıl yazmayı düşündüğü bir başka yakın tarih çalışması ise Demokrat Parti ile ilgili. Armağan kitabı için Demokrat Parti il, ilçe başkanları, milletvekilleri, kurucuları ile bizzat görüşüyor. Böylece Demokrat Parti’nin son temsilcilerinin görüşleri kitapta yer alacak. Mustafa Armağan ile bize anlatılan tarihi ve diğer tarihi konuştuk.

Kuru tarih bilgisini canlandıracak formül; tarih ile birlikte düşünmektir diyorsunuz. Tarihle birlikte nasıl düşünülür?

Tarih bizim için ya arkaik malzeme gibi ihtiyaç olunca yararlanılacak bir depo ya da boğazına kadar batılan bir bataklık. Bazen de tarih, bugünlerdeki “cami-kışla” meselesinde olduğu gibi çok fazla politize ediliyor. Tarih benim açımdan çok elverişli bir düşünce laboratuvarı. Ben zamanları birbirine karşı kullanma fırsatını verdiği için tarihi çok seviyorum. Farkındaysanız bugün anlayamadığımız bir şey olduğunda hemen tarihe başvuruyoruz. Meclise girmeme tavrının ne olduğu anlayabilmek için “1946 seçimlerinden sonra Demokrat Parti de girmemişti” gibi değerlendirmelerde bulunuyoruz. Ya da geçmişteki bir olayı değerlendirmek için veriler yetersizse bugüne bakıyoruz. “Tarihle birlikte düşünmek” derken kastım, tarihin bir düşünce laboratuvarı olduğuydu. Dolayısıyla ben kendime “tarihçi” demiyorum. Tarihçilik saygın bir meslek ama sonuçta bir meslek. Ben tarihçiliği bir meslek olarak yapmıyorum. Ben düşünen biriyim ve her düşünce kımıltısının olduğu yerde Mustafa Armağan olmalı inancındayım. Özetle tarihle birlikte düşünmeye çalışıyorum.

Bu şekilde yararlanıyorsak “Tarih tekerrürden ibarettir” sözü doğru mu o zaman?

Tarih ancak tarih bilinci gelişmemiş toplumlarda tekerrür eder. Her karşılaştığımız olayı yeni sanıyoruz. Oysa dikkatle baktığınızda birçok olayın benzerlerinin 30 yahut 50 sene önce yaşandığını fark edebilirsiniz (mesela 1946’da Zeki Rıza Sporel’in mazbatası, Hatip Dicle’ninkine çok benzer sebeplerle iptal edilmişti). Tarih bilincine sahip toplumlar ne tarihten kopar, ne de bizim gibi içine gömülür. Tarih günlük hayatın içinde değildir onlarda. Ama bizde tarih hep yanı başımızda. Hortluyor sık sık. Bu da tarih bilincimizin zayıf olduğunu bir delili. Aslında bir miktar tarihin dışına çıkabilmeliyiz diye düşünüyorum. Unutmayalım ki, tarihten ancak tarihi bilerek özgürleşebiliriz. Mesela satılan camiler için ciddi bir envanter çalışması yapılmış olsaydı bu kadar sık gündeme gelmezdi. Flu bir bölge olarak kaldığı için sürekli yeni bir şeymiş gibi gündeme gelebiliyor, spekülasyona müsait bir zemin oluşuyor. Ve bu muğlaklık yüzünden tartışmalar tekerrür ediyor Menderes’ten beri.

TARİHİMİZ DEVLET MERKEZLİ YAZILMIŞ

Fakat bunlar gizlenmeye çalışılan konular, bu konularda çalışma yapılması zor değil mi?

Artık elimizde bunu aşma imkânı var. Binlerce akademisyeni, uzmanı var devletin. 10 ciltse 10 cilt. Hatay’da kaç cami satılmış, tapudaki transferleri nasıl yapılmış, kaç cami yıkılmış, kaçı yola gitmiş, kaçı kaybolmuş? Bunlar teker teker ortaya konulmalı. Fatih gibi dini duyarlılığın yüksek olduğu bir semtte bile onlarca cami kaybolmuş, kimi apartman altında kalmış, kimi otopark olmuş. Bu kadar bilinmeyenin olduğu bir yerde tarihi tartışmak da kolay değil. Bu yüzden sık sık ‘Bunlar bizden neden saklanmış?’ diyoruz. Bu üstü kapalı alanlar orada kaldıkça tarih fethedilemeyecek ve biz Sisifos gibi tartışmaya devam edeceğiz. O zaman tarihin siyasi ve ideolojik bir malzeme haline gelmekten başka seçeneği kalmıyor ki!

Bizim tarihimizin ne kadarı gerçek, ne kadarı imal edilmiş?

Bir kere tarihimizin kronolojisinin tamamen değişmesi lazım. Yakınlarda kaybettiğimiz Donald Quataert’in ortaya koyduğu gibi, bizde kronoloji hep devlet merkezli ele alınmış. Ve halkın tarihi yazılmamış. Mesela ‘gerileme devrinde devlet vergi toplayamazdı’ deniliyor. Bu da devletin aczinin kanıtı olarak gösteriliyor. Devlet vergi alamayınca ille her şey kötüye gidecek bir şey yok ki. Bu para sonuçta halkta kalıyor, halk da onu gelirine veya sermayesine ekliyor. Bunu neresi kötü? Devlet için kötü ama halk için iyi olamaz mı?

Halkın dışarıda tutulduğu bir tarih nasıl olur ki?

Mesela kadın haklarının talep edilmeden Mustafa Kemal tarafından armağan edildiği söylenir; hem de bir çok Avrupa ülkesinden önce. Bunların hepsi yanlış. Kadın hakları için Meşrutiyet’ten beri başlayan bir mücadele var, bir. Kadınlar haklarını talep için defalarca İsmet Paşa ve Mustafa Kemal’i ziyaret etmişler ve Mustafa Kemal’den “Askerlik yapmadığınız için seçme ve seçilme hakkınız yok” cevabını almışlardı, iki. Bunlar o dönemin kadın aktivistlerinin hatıratlarında var. Kadınlar ‘Seçme-seçilme hakkımızı vermezseniz kalkmayacağız’ diye tehdit ediyorlar. Sonuçta Mustafa Kemal, rezalet büyümesin diye haklarını mecburen veriyor. Olayı bir böyle anlatmak var, bir de hak etmedikleri halde kadınlar haklarını hazır buldular diye anlatmak.

HALKSIZ TARİH TOTALİTER REJİMLERİN İLKESİDİR

Bu şekilde anlatılmasının kime ne yararı var?

Halksız bir tarih yazmak, totaliter yönetimlerin ilkesidir. Totaliter yönetimler, Recep Peker’in dediği gibi “hak yok, ödev var” mantığıyla çalışır. Demokrasiler ise halkın taleplerinin devlete kabul ettirilmesini esas alır. “Senin haklarını devlet verdi. Devletin verdiği haklar sayesinde buradasın” deyince teşebbüs gücünü de öldürmüş oluyorsun halkın. Bugün tarihi 1930’lardaki totaliter mantıkla öğretmek zorunda değiliz. Başka bir tarih olacak ve o tarih çok daha renkli ve bize bir şeyler yapma azmi verecek bir tarih olacak. Bundan emim.

Hatıratlardan faydalandığınızı söylediniz. Başka nelerden faydalanıyorsunuz çalışmalarınızda?

Tarih, hem bir tablo oluşturmak, hem de problem çözme işidir. Tarih araştırmacısı, Braudel’in deyişiyle, seferberlik düzenler gibi her türlü malumattan istifa etmeyi bilmelidir. Öte yandan belgeler de her şeyi açıklamaz. Bunları biz yorumlayacağız. Yorumsuz belge kördür, belgesiz yorum topaldır. Ancak belge ve yorum dengesini iyi kurmak lazım. Keza objeler de çok önemli. Mesela İnönü Müzesi’nde bir Sakarya Madalyası var. Eylül 1921’de verilmiş bir Osmanlı madalyası. Bunu İstanbul’dan mı verdiler yoksa Ankara’da mı kopya edildi? Ankara verdiyse neden yeni bir madalya yaptırılmadı? Hani İstanbul düşmandı Milli Mücadele’ye? Objeler çok şey söyler. Belge ve yorum dengesini iyi kurmak lazım. Tarihçiler bunu yapmalı.

MİLLİ MÜCADELE 1917’DE BAŞLADI

Tarihimizle ilgili ezber bozan çıkışlar yapıyorsunuz. Alacağınız tepkiler sizi düşündürmüyor mu?

Artık alıştım tepkilere. Taşın altına elimi koymaktan başka seçeneğim yok. Lay lay lom tarihçiliği yapacaksanız, boncuk, takı, aşk gibi zararsız konularda -onları küçük gördüğümden değil- çalışabilirsiniz ve bu da bir tarihçiliktir. Ama benim tavrım, her zaman söylenmeyeni söylemek, görülmeyeni görmek, dokunulmayana, yani tabulara dokunmaktır.

Nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Bir kısım çevrelere rahatsızlık verdiğimin elbette farkındayım. Nitekim 27 Nisan 2007 gecesi bana da bir muhtıra geldi. Düşündüm: Ben tarih yazan biriyim, siyasetçi değilim, kanaat önderi hiç değilim. Bana niye geliyor bu muhtıra? Şu sonuca vardım ki, resmi tarihin değişmesini istemeyen birilerinin ayağına basıyordum. Aslında bana teşekkür etmeleri lazım. Onların bazı gerçekleri görmeleri sağlıyorum. Kapalı çevrelerde yaşayan insanlar bir doğruya saplanıp ona ömür boyu bağlanırlar. Ben diyorum ki, olayın bir de bu yönü var, buradan da bakın.

Osmanlı’nın kuruluş tarihini Halil İnalcık 1302’ye çekti. Böyle konularda tarih nasıl değişebiliyor? Bu yorum meselesi mi?

Osmanlı Devleti’nin kuruluşu konusundaki kanaatim, bu tarihlerin itibarî olduğu yönündedir. O zaman devletler 101 pare top atışıyla kurulmuyordu. Dolayısıyla biz hiçbir zaman bugünkü kesinlikle Osmanlı şu tarihte kuruldu diyemeyeceğiz. 1299 da, 1288’de, hatta 1326’da Bursa’nın fethi de kuruluş tarihi olabilir. Bunların hem hepsi doğru, hem de hiç biri doğru değil. Bunlar esasen tarihe yeni bir bakış açısı getirmesi, yeni bir yaklaşım getirilebileceğini göstermesi ve ‘Hiçbir şey bize belletildiği gibi değil’ fikrinin insanlarda oturması açılarından önemli. Tarih sürekli gelişen bir alan çünkü, her an yeni bilgi ve yaklaşımların çıkabilir. Bu da onun ilginçliğini artıran bir faktör.

Milli Mücadele’yi Kazım Karabekir’in 19 Nisan 1919’da Trabzon’a çıkarak başlattığını söylüyorsunuz.

19 Mayıs 1919 Milli Mücadele’nin başlangıçlarından biridir. Fakat tek başlangıcı değildir. Kazım Karabekir de diyor ki: “19 Nisan 1919’da Trabzon’a çıktım.” Trabzon’da küçük bir kongre yapılıyor, sonra Erzurum Kongresi hazırlıklarına geçiliyor. Bu iddiayı yok mu sayacağız? Daha da öncesi var. Ali Fuat Paşa, Cafer Tayyar Paşa, Mersinli Cemal Paşa ve Karabekir’in tayinleri 1918 sonuyla 1919 ortasına kadar yapılıyor. Son olarak Mustafa Kemal müfettiş olarak atanıyor. Bunların birbiri ile irtibatsız olduğunu düşünebilir miyiz? Kazım Karabekir diyor ki: “Vahdettinle görüştüm. Bu ülkeyi siz kurtaracaksınız diye bana dua etti. Çıktım, Mustafa Kemal Paşa kapıda -fahri yaveri çünkü-, ‘Ne konuştunuz?’ diye sordu. Tayinimi onayladı, gönderdi dedim. Mustafa Kemal Erzurum’da sen, Ankara’da Ali Fuat Paşa, Trakya’da Cafer Tayyar Paşa şimdi üç kişi oldunuz. Bu işi tamamlayacağız dedi” diyor. Şimdi bütün bunlar anlamsız mı? Demek ki, bir mutabakat var zımnen. Bunları anlatmadan 19 Mayıs’ı anlayabilir misiniz?

Mücadele o zaman Vahdettin’le başlamış yani?

Bunun daha da öncesine 1917’ye kadar geri götürülebileceğini düşünüyorum. Enver Paşa savaşın kaybedileceğini anlayınca Anadolu’nun çeşitli yerlerine silah saklattı. Bu silahları asla düşmana teslim etmemeleri için Yakup Şevki Paşa ve diğerlerine emir verdi. Milli Mücadelenin tohumları burada atıldı. Bunları düşünme imkânı sağlanmayınca ezberlediğinle bir ömür gidiyorsun. İngiliz işgali altındaki bir şehirde bir generalin bir gemiye binip, İngiliz topları arasından kaçarak gidemeyeceğini insanlar düşünemez hale getirildiler. Mustafa Kemal Erzurum Kongresi açılış konuşmasında “Vahdettin’le aramızdaki sırların şimdilik açıklanması uygun değildir” diyor. Bu sözleri Cumhuriyet döneminde sansürlendi. Neydi bu sırlar

Osmanlı anlaşılsın, sonra yanlışlarını konuşalım

Siz ne kadar tarafsız olabiliyorsunuz? Osmanlı’yı hiçbir hatası olmayan bir devlet gibi gösterdiğiniz eleştirileri var.

Bu eleştirileri yöneltenler ne yazık ki yazı ve kitaplarımı okumayıp sadece izlenimle hareket edenler. Ben tarihte adalet istiyorum. Bizim tarihimiz ise adil bir tarih değil. Biri terazinin kefesini iki eliyle tutup bütün gücüyle aşağı bastırıyorsa, diğer kefeye 25 gram koymanız bir işe yaramaz. Hiç değilse dengeye geldikten sonra, bu tartışmayı yapabileceğimiz bir ortama ulaştıktan sonra biz de eleştirebiliriz elbette. Ancak benim bu aşamada eleştirmem, hem adaletsizliğe katkı olur, hem de yanlış yazılmış bir tarihe göre yapıldığından isabet kaydedemez. Osmanlı’nın olumlu yönlerini fazla öne çıkarttığım ileri sürülebilirse de, dengeyi sağlayıncaya kadar bunu gerekli görüyorum. Bu haksızlık düzeltildikten, Osmanlının büyüklüğü, gücü, vizyonu, mirası vs. hakkıyla teslim edildikten sonra ben de elbette yanlışlarını dile getirme konusunda onlar kadar atak olabilirim. İkincisi, bilmeden eleştiri yapılıyor. Bilmek için de okumak araştırmak ve farklı bir gözle incelemek gerekiyor. Bilin, öyle eleştirin diyorum. Bilmeden yaptığınız eleştiri de boşa gider çünkü.

Peki bu ters yüz etme hastalığından nasıl kurtuluruz?

Meşrutiyet sonrasında gelişmiş bir tarih var. Ahmet Refik, Mizancı Murad gibi popüler tarih yazarları, yeni bir sayfa açtıklarını iddia ettiler ve Osmanlı tarihini bu konumlarını haklı çıkartacak tarzda yeniden yazdılar. Kendilerini destekleyici unsurları öne çıkardılar. Desteklemeyen kısmını ise kötülediler. Mesela Osmanlı tarihinde “Genç Osman” diye bir padişah icat edildi. “Genç Türk” anlamına gelen “Jön Türk”lere tarihten bir ata lazımdı, onlar da Sultan 2. Osman’ı “gençleştirdiler”. Tarih böyle tahrif edildi. Bu tavır Cumhuriyete de intikal etti. Osmanlı ne kadar kötülenirse Cumhuriyet o kadar meşrulaşabilir inancındaydılar. Böylece eşitsiz bir tarih oluştu. Osmanlı’nın ağzı kapatılmış, kendini savunma imkânları elinden alınmıştı. Ben bu mazlum tarihin sesi olmak istiyorum işte. Düşünün, bizim “Deli İbrahim” dediğimiz padişah 28 tane Türkiye’yi yönetiyordu ve bir karış toprak kaybetmedi. Biz burnumuzun dibindeki Meis adasını, Sevr’de bize verdikleri halde, Lozan’da alamayan zatı kahraman ilan ettik. Bu kadar haksızlık olmaz ki!

Ben tarihe yönelmedim tarih beni kendi seçti

Çocukluğunuzun sizde nasıl izdüşümleri var?

Annem babam Urfalı, ben Cizre’de doğmuşum; yani sınırda. Bu yüzden mi bilmiyorum, benim düşünce hayatım da hep sınırlarda geçti. İlkokul öncesi çocukluğum Gaziantep’te geçti. Altı buçuk yaşımdayken Bursa’ya taşındık. Bu Doğu’dan Batı’ya doğru göç bana iki farklı dünyayı, hem Doğu’yu, hem Batı’yı bir arada görme fırsatını sağladı. Dicle’nin sularında yıkandım, Doğu’nun mistik atmosferinde büyüdüm. Sular şehri Bursa’da ise 6.5 yaşındayken, Orhan Gazi ve Osman Gazi’nin türbelerini ziyaret ettim. Sanırım bunlar bende tarihe yönelişin basamaklarını oluşturdu. Meğer hayatın istikbalime hazırladığı basamaklarmış bunlar. Dolayısıyla şimdi “Neden tarih?” diye soranlara şu cevabı veriyorum; “Ben tarihe yönelmedim, tarih beni seçti.”

RÜYALARIMA GİREN ŞEHİR

Bursa sizin için ne ifade ediyor?

Bursa benim dünyaya gözümü açtığım şehir. Bursa’da doğmadım ama rüyalarıma giren şehir Bursa oldu. İlk oturduğumuz mahalle bir 14. yüzyıl paşasının camisinin karşısındaki ahşap bir evdi. Şehabettin Paşa Cami. Yukarıda Abdülhamid’in yaptırdığı saat kulesi her saat başında çalardı. Ulu Cami şadırvanı etrafında oyun oynadım, Orhan Cami’nin çınarlarının yaprakları altında gezindim, Bakırcılar Kapalı Çarşısının yanında bir evde oturduk, sonra onun bir cami olduğunu keşfettim vs. Bursa o yaştaki bir çocuk için her türlü rüya ve hayal dünyasına açılan bir kapı gibiydi. Ondan çok şey kaptığımı itiraf etmem lazım.

Tarihle literatür olarak ilgilenmeniz ne zamana denk geliyor?

Tarihe ilgim lise çağlarıma kadar gider. Osmanlıcayı mezar taşlarından öğrendim. Zira Osmanlıca kitap bulmak pek mümkün değildi o tarihlerde. Emirsultan ve Pınarbaşı’nda mezar taşlarını okuyup kopya ederek Osmanlıcamı ilerlettim. Daha sonra Bursa Eski Eserler Kütüphanesi’ni keşfettim. Şimdi basılan Kâmil Kepecioğlu’nun Bursa Kütüğü’nü yazma nüshasından okurken 16-17 yaşlarımdaydım. Sonra Edebiyat Fakültesi’ne girdim. Bir dönem felsefe, sosyoloji gibi ilgilerim oldu ama şehir beni kendine çekti ve tekrar tarihe döndüm. Bugün şehir tarihi, yakın tarih, Osmanlı tarihi alanlarında çalışmalarıma devam ediyorum.

CRAZY METOD KULLANDIM

Osmanlıca dışında dille ilgilendiniz mi?

İngilizceyi de kendi imkânlarımla öğrendim. Bilim felsefesi çalışıyordum o tarihlerde. Türkçede yeterli kaynak yoktu. İşin ucu İngilizce yayınlara dayanıyordu. Gittim, bir Redhouse Sözlüğü aldım, bir gramer, bir de çeviri sözlüğü… Popper’in kitabının bir bölümünü fotokopi çektirdim ve çevirmeye başladım. Kıra döke, 5- 6 aylık bir süreçte çevirmeyi başardım. Derken karşıma 500 sayfalık bir kitap çıktı; tam 2 sene uğraşarak tercüme ettim ve 1989’da Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası adıyla yayınlandı. Ve Türkiye Yazarlar Birliği’nden çeviri ödülü aldı. Daha sonra bu şekilde dil öğrenmenin “crazy method” diye bir metodu olduğunu da öğrendim.

 

 

 

Röportaj: Emeti Saruhan

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat