mekkenın fethi nasıl gercekleşmiştir

Mekke’nin fethi nasıl gerçekleşmiştir? (1)

Hicretin 8. senesi, Ramazan ayı, Cuma günü. (Milâdî, Ocak 630.)

Mekke, yeryüzünde Tevhidin timsali ilk Mâbed olan Kâbe’nin bulunduğu şehir. O Kâbe ki, “…Çok mübarek ve insanların kıblesi olup âlemlere doğru yolu gösteren Kâbe’dir.”1 Mübârekiyeti ve hidayete vesile oluşu Tevhid-i İlâhînin mücessem bir delili olmasından ileri gelmekte. İlk bânisi, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (a.s.), onu bu gaye için inşa etmişti. Zamanla bina gözden kaybolacak vaziyete gelmiş, fakat temelleri sabit kalmıştı. Ebü’l-Enbiyâ (Peygamberlerin Babası) lâkabıyla anılan Hz. İbrahim, oğlu Hz. İsmail ile birlikte, bu temel üzerine Allah’ın emir buyurmasıyla Kâbe’yi yeniden inşâ etmişler ve Kâbe “Tevhid” inancının yeniden mücessem bir sembolü olmuştu.

Ancak, yeryüzünün bu en şerefli ve en faziletli binâsı hâlâ Tevhid inancından uzak yaşayan, hattâ bu inancı var güçleriyle ortadan kaldırmaya, müntesiplerini yok etmeye çalışan Kureyş müşriklerinin elinde bulunuyordu. Binâ ediliş gayesinin tam aksine içi putlarla dolu duruyordu.

Tevhid inancının ve bu inancın mümessili Müslümanların can düşmanları olan müşrikler, burada her türlü rezaleti irtikâp ediyorlardı.

Gayretullaha dokunan, Hz. Âdem (a.s.) ile Hz. İbrahim’in ruhaniyetlerini rencide eden, bütün Müslümanların da kalb ve vicdanlarını derinden sızlatan bu durumun bir an evvel ortadan kaldırılması lâzımdı. Bu mübârek mâbedin ve bu mâbedin içinde bulunduğu Mekke’nin bir an evvel müşriklerin kirli ellerinden kurtarılması gerekiyordu.

Hz. Fâhr-i Âlem Efendimiz (a.s.m.), bunu düşünüyor, bu maksadının tahakkuku için bir yol arıyordu.

Uzun zamanlar imkânlar ve şartlar buna el vermemişti. Çünkü, Müslümanlar henüz az ve zâif bir durumda bulunuyorlardı. Müslümanların mevcut gücüyle bunu elde etmek de oldukça zordu. Üstelik Medine’nin her an düşman taarruzuna uğraması da muhtemeldi.

Bu gayenin bilfiil gerçekleşmesi için İslâmın inkişaf etmesi, Müslümanların çoğalması, güç ve kuvvet kazanması gerekiyordu. Aksi takdirde bu yoldaki bir teşebbüs sonuçsuz kalabilirdi.

Bir işe teşebbüste zaman ve zemini değerlendirmeyi çok iyi bilen Peygamber Efendimiz, bu gâyesinin tahakkuku için Cenâb-ı Hakkın müsait şartlar ihsan etmesini sabırla bekliyordu.

Hicretin sekizinci yılında, İslâm, olanca haşmetiyle etrafa yayılmıştı. Bir taraftan İslâmın en amansız düşmanlarından biri olan Hayber ve civar Yahudileri tâbiiyet altına alınmış, diğer taraftan en büyük bir fetih ve zafer olan Hudeybiye Anlaşması yapılmış ve yine bir başka taraftan o zamanın koskocaman Bizans İmparatorluğuna Müte Harbiyle gözdağı verilmişti.

Bütün bunlar, İslâmın ve Müslümanların önüne geçilmesi imkânsız büyük kuvvet halini almış olduğunu ortaya koyuyordu.

Artık bu ulvî ve mukaddes gayenin bilfiil tahakkuk zamanı gelmiş ve gerekli imkânları Cenâb-ı Hak ihsan etmişti.

Ancak, ortada bir mâni vardı. O da müşriklerle yapılmış olan Hudeybiye Anlaşması idi. Bu anlaşmaya göre Müslümanlarla müşrikler on sene birbirleriyle harp etmeyecek ve anlaşmayı bozmayacaklardı.

Ahde vefada zirve noktasında bulunan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu kudsî gayesi için de olsa, ahdini bozup müşrikler üzerine yürümeyi düşünmüyordu.

Zahirî Sebep

Kalblerimizin en ince noktasına nüfuz eden, gönlümüzden geçen her arzuyu bilip cevap veren Cenâb-ı Hak, Sevgili Resûlünün de kalbinden geçen bu ulvî arzuyu biliyordu. Zaten ona bu gayesini tahakkuk ettireceğini daha iki sene evvelinden de haber vermiş, müjdelemişti.

Çok geçmeden, Cenâb-ı Hak bir sebep yarattı. Hudeybiye Anlaşmasının bir maddesi, Kureyş’in dışında kalan kabilelere istediği tarafın himâyesine girebilme hakkını tanıyordu.2 Bu haktan istifade ile muâhede yapıldığı sırada Huzâa Kabilesi Hz. Resûlullahın ahd ve emânına girerek Müslümanlar tarafında yer almış, Benî Bekir Kabilesi ise müşriklerin himayesini kabul ederek onların tarafını tutmuştu.3

Bu iki kabile arasında uzun zaman devam edip gelen bir düşmanlık, bir husumet vardı. İhtimâl bu düşmanlık neticesidir ki, eskiden beri Peygamberimiz (s.a.v.)in dedesi Abdülmuttalip ile anlaşmalı ve müttefik bulunan Huzâalılar Hz. Resûl-i Ekremin safında yer alınca Benî Bekirler de müşriklerin himâyesine girmişlerdi.

Nübüvvet nurunun Mekke’de parlamasına kadar birbirleriyle kanlı bıçaklı olan bu iki kabile, bu nur sayesinde az da olsa birbirlerinden kanlı ellerini çekiyor ve bu çekiliş Hudeybiye Sulhuna kadar devam ediyordu. Ancak bu sulh devresinde tekrar birbirlerini rahatsız etmeye başlıyorlardı. Bahaneler arayarak hadise çıkarma yoluna gidiyorlardı.

Benî Bekirlerin Huzâalılara Saldırması

Bir gün Benî Bekir Kabilesinden biri bir şiirle Hz. Resûlullahı hicv ve tahkire yeltenir. Huzâalılardan bir genç buna tahammül edemez ve adamın başını yaralar. Durumu öğrenen Bekiroğulları bunu Huzâalılara saldırmak için bir sebep sayarlar.4 Kureyş müşriklerinden de yardım alan Benî Bekirler, her şeyden habersiz Vetir denilen suyun başında ikâmet eden ve böyle bir saldırıdan Hudeybiye Anlaşması gereğince emin bulunan Huzâalıların üzerine ansızın saldırırlar. Hazırlıklı bulunmayan Huzâalıları tâ Mekke’nin içine kadar kovalarlar. Harem’de bile adamlarını öldürmekten çekinmezler. Neticede çarpışma Huzâalılardan yirmi üç kişinin öldürülmesiyle son bulur.5

Çarpışmada müşrikler, Benî Bekirlilere at, silah gibi yardımlarla kalmamış, ileri gelenlerinden bir çokları da bilfiil çarpışmaya katılmıştı. Fakat, bunu Peygamber Efendimizden korkarak gizli yapmışlardı.6 Ancak Huzâalılar bunları tanımışlardı.

Kureyş müşrikleri, bu hareketleriyle Hudeybiye Anlaşmasını resmen ihlâl etmiş oluyorlardı. Fakat, bunun Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından bilinmesinden son derece endişe duyuyor, hattâ korkuyorlardı.

Aradan sadece üç gün geçmişti.

Huzâalı Amr bin Sâlim, beraberinde kabilesinden kırk kişi ile Medine’ye gelerek durumu olduğu gibi Peygamber Efendimize arzetti ve yardım talebinde bulundu.7

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) hadiseden fazlasıyla rahatsız oldu ve Huzâalılardan gelen heyeti, kendilerine mutlaka yardım edecekleri va’di ile yurtlarına tekrar geri gönderdi.8

Kureyş müşrikleri, Benî Bekirlilere yardım etmekle kendileri için son derece tehlikeli bir pozisyon meydana getirmişlerdi. Giriştikleri hareketin vahim neticeler doğuracağını sonradan fark ettiler, ama artık iş işten geçmişti.

Ve Allah, bu hadiseyi Mekke kapılarının Müslümanlara açılmasına, Kâbe-i Muazzamada tekrar Tevhid bayrağının dalgalanmasına zahiri sebeb kıldı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) durumun biraz daha açıklığa kavuşmasını istiyordu. Bunun için müşriklere ültimatom mahiyetinde bir yazı göndererek şöyle dedi:

“Ya Huzâalılardan öldürülenlerin kan bedellerini ödeyiniz! Yahut Benî Bekir Kabilesi ile olan ittifakınızdan vazgeçiniz! Bunlardan birini yapmazsanız, Hudeybiye Anlaşmasını bozduğunuz ve bunun neticesi olarak da sizinle harbetmek mecburiyetinde kalacağımı biliniz.”9

Kibirden bir heykel kesilmiş müşrik ileri gelenleri âkıbeti düşünmeyen kör hislerine kapılarak önce Peygamberimiz (s.a.v.)in ilk teklifini kabul etmediler ve harbe hazırlanacaklarını bildirdiler. Böylece muâhedeyi fiilen ihlâl etmiş olduklarını sözleriyle teyid etmiş oldular. Ancak, hislerinden uzak kalıp meseleyi akıl plânına getirdiklerinde içlerini bir telâş, bir korku kaplamaya başladı. Yaptıkları hareketin doğuracağı vahim neticeyi düşündükçe îmândan mahrum kalblerini bir korku sardı. Hz. Resûlullahın elçisine bu tarz cevap verdiklerine pişman oldular. Meselenin tashihi için Ebû Süfyan’ı Medine’ye gönderdiler. “Git muâhedeyi yenile, mütareke müddetini de uzat” dediler.10

Ebû Süfyan Medine’de

Müşrik ileri gelenlerinin verdiği direktife göre Ebû Süfyan, Peygamberimiz (s.a.v.)le görüşüp, eski fikirlerinden vazgeçtiklerini bildirecek ve Hudeybiye Anlaşmasının yenilenmesini, hattâ müddetin uzatılmasını temine çalışacaktı. Ancak son pişmanlık fayda vermeyecek ve müşrikler bu isteklerinde muvaffak olamayacaklardı. Çünkü, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), daha henüz Ebû Süfyan Medine’ye gelmeden Ashabına işin neticesini haber verip şöyle buyuruyordu:

“Ebû Süfyan Hudeybiye Anlaşmasını takviye etmek ve mütâreke müddetini uzatmak için yanımıza gelmek üzeredir. Fakat bu arzusuna nâil olamadan öfke ile geri dönecektir.”11

Ebû Süfyan Medine’ye gelince, Peygamber Efendimizin huzuruna çıkmadan önce Ezvâc-ı Tahirattan kızı Hz. Ümmü Habîbe’nin evine gitti.

Baba, henüz îmân etmemiş ve müşriklerin lideri, kızı ise Hz. Resûl-i Ekremin pâk zevcesi. Ebû Süfyan, Hz. Resûlullahın minderine oturmak istedi. Hz. Ümmü Habîbe buna müsaade etmedi.

Ebû Süfyan, “Kızım” dedi, “anlayamadım, sen minderi mi benden, beni mi minderden esirgiyorsun?”

Hz. Ümmü Habîbe, “Bu, Resûlullahın (a.s.m.) minderidir. Sen ise şirk içindesin? Senin gibi birisinin Resûlullahın minderine oturmasına gönlüm asla razı olmaz”12 diye cevap verdi.

Evet, Allah ve Resûlünün hatır ve muhabbeti her hatır ve muhabbetin üstündedir. Onların hatırları anne babanın, hele hele müşrik bir babanın hatırı ile değiştirilemez. Onlara muhabbet, sâir muhabbetler için terk edilemez. Çünkü, insana ebedî saadeti kazandıran, Allah ve Resûlüne olan samimi muhabbettir ve emir ve nehiylerine ciddi hürmettir.

Ebû Süfyan kerimesinin bu hareketi üzerine, “Vallahi kızım, sen yanımdan ayrıldıktan sonra çok değişmişsin. Sana kötülük gelmiş” diyerek kızgınlığını ifade etti.”

Hz. Ümmü Habîbe, “Hayır! Allah, bana kötülüğü değil, İslâmiyeti nasib kıldı. Sen ise, işitmez görmez, taştan yontulmuş puta tapmakta devam ediyorsun” dedikten sonra şunları ilâve etti:

“Babacığım! Senin gibi Kureyşlilerin büyüğü, ulusu bir kimse nasıl olur da İslâmiyete uzak kalır?”

Ebû Süfyan’ın kızgınlığı daha da arttı, “Yazıklar olsun sana!” dedi, “Senden bu sözleri de mi işitecektim? Ben, atalarımın tapa geldiklerini bırakıp, Muhammed’in dinine gireceğim, öyle mi?”

Sonra da, Hz. Ümmü Habîbe’nin yanından son derece öfkeli bir şekilde ayrıldı.13

Ebû Süfyan’ın Peygamberimiz (s.a.v.)e Müracaatı

Kerimesi Hz. Ümmü Habîbe’nin yanından öfkeli olarak ayrılan Ebû Süfyan, doğruca, Hz. Resûlullahın yanına vardı, “Ey Muhammed!” dedi. “Hudeybiye Muâhedesini yenile ve mütâreke müddetini de uzat!”

Peygamber Efendimiz, “Ey Ebû Süfyan! Sen bunun için mi geldin?” diye sordu.

Ebû Süfyan, “Evet, bunun için geldim.”

Resûl-i Ekrem, “Biz, aramızdaki o ahid üzerinde duruyoruz. Yoksa siz, bir hâdise çıkarıp onu bozdunuz mu?” diye sordu. Ebû Süfyan bir an durakladı. Ne diyeceğini o anda kestiremedi.

Sonunda cesaretini topladı ve “Allah korusun! Öyle bir şey yapmadık. Ama biz, her şeye rağmen muâhedenin yenilenmesini istiyoruz” diye hiçbir şey olmamış gibi konuştu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu teklifine bir cevap vermeden sustu.14

Ebû Süfyan, çıkmaz bir sokağa girdiğini anlamıştı. Bundan nasıl kurtulabileceğini de bir türlü kestiremiyordu.

Hz. Resûlullahtan herhangi bir cevap alamayınca gidip Hz. Ebû Bekir’e başvurdu. Aynı arzusunu ona da tekrarladı ve bu hususta Hz. Resûlullah ile kendisi arasında tavassut etmesini istedi.

Hz. Ebû Bekir, “Bu, benim değil, Resûlullahın bileceği, ona ait bir iştir. Ben, buna asla karışamam” diye cevap verdi.

Ebû Süfyan, “Öyle ise, beni himâyene al ve bunu halka bildir” dedi.

Hz. Ebû Bekir, Hz. Resûlullaha sadakâtını bir kere daha belgeledi:

“Benim himâyemde bulunanlar, Resûlullahın himâyesinde bulunanlardır”15 dedi.

Ebû Süfyan, ümitsiz bir vaziyette bu sefer Hz. Ömer’e başvurdu, “Muâhedeyi yenilemeye çalış, halkın arasını bul” dedi.

Kâfirlere karşı hiddet ve şiddetiyle tanınan Hz. Ömer, öfkeyle, “Demek, siz muâhedeyi bozdunuz, öyle mi?” dedikten sonra ilâve etti:

“Eğer, ondan geride birşey kalmışsa, Allah onu da bir an evvel yok etsin! Ben, bu hususta, asla gidip Resûlullahtan şefaat dilemeyeceğim. Vallahi, ben küçük bir karıncadan başka birşey bulamazsam bile, o karıncadan faydalanır, yine sizinle savaşırım.”16

Kendi kendine “Vallahi, ben bugünden daha zor, daha çetin bir gün görmedim” diye mırıldanıp Hz. Ömer’in yanından ayrılan Ebû Süfyan, doğruca Hz. Osman’ın yanına gitti:

“Ey Osman,” dedi, “bu topluluk içinde akrabalıkta bana en yakın sensin. Ne olur şu mütârekeyi yenile ve müddetini uzat! Çünkü arkadaşın seni hiçbir zaman reddetmez.”

Hz. Osman, “Benim himâyemde bulunanlar, Resûlullahın (a.s.m.) himâyesinde bulunanlardır”17 diyerek, bu hususta kendisine hiçbir yardımda bulunamayacağını ifâde etti.

Ebû Süfyan’ın içi, müracaatlarının neticesiz kalmasından için için yanıyordu. Son şansını denemek için Hz. Ali’ye gitti: “Benim en yakın akrabamsın. Bu akrabalık hakkı için, gidip Resûlullaha bu muâhede işinin yenilenmesi ve müddetin uzatılması için şefaatçı ol,” dedi.

Hz. Ali’nin cevabı diğer Ashab-ı Kiramınkinden farklı olmadı: “Allah senin iyiliğini versin, ey Ebû Süfyan!” dedi, “Vallahi, Resûlullah Aleyhisselâm bir işte karar verdi mi, onu mutlaka yapar.”

Bu Resûlullahı ilgilendiren bir iştir. Ben onun hakkında asla bir hüküm veremem.”18

Bunun üzerine Ebû Süfyan yalvarır bir edâ ile, “Peki, ey Ali, bana bu hususta bir öğüt ver” dedi.

Hz. Ali, “Vallahi, ben senin için bu hususta faydalı olacak birşey bilmiyorum. Ama, sen Kinânelerin büyüğüsün. Kalk, iki taraf halkını uzlaştırmak için himâyene aldığını ilân et! Sonra da yurduna çık git!” dedi.

Çaresiz ve bitkin Ebû Süfyan bu tavsiyeye can simidi gibi yapıştı:

“Evet, sen doğru söyledin. Ben bunu yapmalıyım” diyerek Hz. Ali’nin yanından ayrılıp Mescidi Nebevîye vardı.19

Ebû Süfyan, mânen yorgun ve bitkindi. Üzerine aldığı meseleyi halledememenin üzüntüsünü yaşıyordu.

Mescidi Nebevîde ayakta dikildi ve “Ey insanlar! Ben iki tarafı uzlaştırmak için onları himâyeme aldım, haberiniz olsun” dedikten sonra ürkek ürkek ilâve etti:

“Muhammed’in, bu taahhüdümde bana vefâsızlık edeceğini hiç sanmıyorum.”

Sonra tereddütler içinde bocalar bir bitkinlik ile Efendimizin yanına vardı, “Yâ Muhammed,” dedi, “zannetmem ki, bu himâye sözümü reddedesin!”

Peygamber Efendimiz, “Ey Ebû Süfyan! Bunu sen söylüyorsun, ben değil” buyurdu.20

Ebû Süfyan meseleyi anlamıştı. Görüşmelerinden hiçbir netice alamamanın eziklik ve ümitsizliği içinde devesine zar zor atlayarak Mekke’nin yolunu tuttu.21

Ebû Süfyan Mekke’de

Mekke’ye varan Ebû Süfyan’a Kureyşliler, “Neler yaptın, anlat bakalım?” dediler.

Ebû Süfyan, kötü bir elçilik yapmış olmanın ezikliği içinde, olup bitenleri olduğu gibi anlattı.

Kureyş müşriklerinin korkuları bir kat daha arttı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, artık kesin kararını vermişti: Sefere çıkılacak. Ancak bu kararını, daha doğrusu, Kureyş müşriklerinin üzerine yürüme fikrini; son derece gizli tutmak istiyordu. Bu, onun başvurduğu bir tedbir idi. Bu taktiğe, düşmana hazırlanma fırsatı vermemek ve bunun neticesi olarak da fazla kan dökülmeden onu teslime mecbur etmek maksadına mebnî olarak başvuruyordu. Çünkü, o, her şeyden evvel insanlara ebedî saadeti kazandıracak olan hak ve hakikatı tebliğe memurdu, insanları imhâya değil! Teslime mecbur bırakıldıkları takdirde içlerinden birçoklarının gönlü İslâma kayabilirdi. Böylece de îmân nimetini elde etmiş olabilirlerdi. O halde düşmanı tamamen imhâ etmek yerine ona galebe etmek, onun ulvî gayesine daha uygundu.

Bu sebepledir ki, Mekke Seferinde de maksadını son derece gizli tutuyordu. Hz. Âişe Vâlidemize sadece, “Yol hazırlığımı yap!” demekle yetiniyordu. Ayrıca, bu seferde, Efendimiz, gizliliğe daha çok ihtiyaç duyuyordu. Çünkü, Mekke-i Mükerreme gibi mübârek bir beldeye kan akıtmadan girmek, Kâbe-i Muazzama gibi yeryüzünün en şerefli ve faziletli binâsını, kimseyi öldürmeksizin putlardan temizlemek istiyordu. Şu duâsı da bu niyetinin açık ifadesiydi:

“Allah’ım! Yurtlarına ansızın varıp kavuşuncaya kadar, Kureyşlilerin casus ve habercilerini tut, görmez ve işitmez hale getir! Beni, birdenbire görüp işitsinler!”22

Hattâ Kureyş müşriklerinin üzerine değil de Necid tarafı ile meşgul olmak istiyormuş intibaını vermek için de Ebû Katade Hazretlerini askeri bir birlik ile İzam Vadisi tarafına gönderdi.23 Böylece, Mekke tarafına değil de, Necid tarafına gidecekmiş tarzında haberler yayılacak ve müşrikler herhangi bir endişe duymayacakları gibi, herhangi bir hazırlığa da kalkışmayacaklardı.

İşte bütün bu tedbirlere başvurduktan sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir kısım Ashabına Mekke üzerine sefere çıkılacağını haber verdi ve hazırlanmalarını emir buyurdu.24

O zamana kadar Medine etrafında İslâmiyetle müşerref olmuş birçok kabile vardı. Peygamber Efendimiz bu arada onlara da, “Allah’a ve âhiret gününe inanan, Ramazan başında Medine’de hazır bulunsun” diye haber gönderdi.25

Medine’den Hareket

Ramazan ayının ilk günleri idi. Gönülleri Allah ve Resûlünün muhabbetiyle coşup taşan on bin mücahid Medine’de hazır bekliyordu.26 Bunların yedi yüzü Muhacirlerdendi. Beraberlerinde üç yüz atlı vardı. Ensarın mevcudu ise dört bin idi. Onların da yanında beş yüz at vardı. Geri kalan asker sayısını etraftaki kabilelerden gelen Müslümanlar teşkil ediyordu.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Medine’de, yerine Ebû Rühm Külsüm bin Husayn’ı vekil bıraktı.27

Bu haliyle İslâm ordusu hareket için Hz. Resûlullahın emrini bekliyordu

İslâm ordusu harekete hazır bekliyordu.

Bu sırada Peygamber Efendimiz, Hz. Ali, Hz. Zübeyr bin Avvam ve Hz. Mikdad bin Esved’e şu emri verdi:

“Sür’atle gidiniz! Hah bahçesine vardığınızda, yanında mektup bulunan hayvan üzerinde bir kadın bulacaksınız. Mektubu ondan alıp bana getirin!”28

Üç Sahabî, bu emrin sebebini sormaya gerek duymadan, son sür’at yol alıp Hah bahçesine vararak orada kadını buldular.

Kadına, “Yanındaki mektup nerede?” diye sordular.

Kadın, “Benim yanımda mektup filan yok” diye cevap verdi.

Bunun üzerine kadının devesini çöktürdüler. Onu üzerinden indirip eşyasını aradılar. Fakat mektup namına bir şey bulamadılar.

Bunun üzerine Hz. Ali kılıcını sıyırdı ve kadına hiddetle, “Allah’a yemin ederim ki” dedi, “Resûlullah hiçbir zaman hilaf-ı hakikat konuşmaz. Ya sen bu yazıyı çıkarırsın, ya da biz yapacağımızı biliriz; gerekirse üstünü başını arar, elbiseni çıkartırız.”

Kadın, “Siz Müslüman değil misiniz?” dedi.

Mücahidler, “Evet, Müslümanız, ama Resûlullah bize, beraberinde mektup bulunduğunu söyledi” diye konuştular.

Kadın, kurtuluş çaresinin kalmadığını anlamıştı. Mücahidlere, “Yüzünüzü başka tarafa çeviriniz” dedi.

Sahabîler yüzlerini çevirince de, başının örgülü saçlarını çözdü. Mektubu oradan çıkarıp Hz. Ali’ye uzattı.29

Vazifeli Sahabîler, mektubu alıp Hz. Resûlullaha getirdiler. Herkeste bir hayret ve şaşkınlık başlamıştı. Çünkü mektup, Bedir Ashabından Hatib bin Ebî Beltaa tarafından müşriklere hitaben, Peygamber Efendimizin hazırlığını haber vermek üzere yazılmıştı.30

Peygamber Efendimiz, derhal Hz. Hatib’i huzura çağırdı. Hz. Hatib gelince mektup kendisine okundu. Resûl-i Ekrem, “Bu mektubu tanıdın mı?” diye sordu.

“Evet, tanıdım” dedi.

“Bunu sen mi yazdın?”

Hatip inkâr etmedi, “Evet, ben yazdım” dedi.

Peygamber Efendimiz, “Bunu ne için yaptın?” diye sordu. Hz. Hatip izah etti:

“Yâ Resûlallah! Bu hususta hakkımda hüküm vermekte acele etme! Ben, Kureyşlilerden olmayan bir kimseyim. Muhacir Müslümanlar gibi, Mekke’de âilem ve mallarımı koruyacak kimsem de yok.

“Ben, bunu Kureyş ileri gelenlerini bir minnet altında bırakayım da âilemi korusunlar diye yaptım. Yoksa, bunu küfre saptığım veya dinimden döndüğüm için yapmış değilim! Vallahi, ben Allah ve Resûlüne olan îmânımda sabitim.”31

Peygamber Efendimiz, “Doğru söyledin” buyurdu. Sonra Ashabına dönerek, “O, size doğru söyledi. Bunun hakkında hayırdan başka birşey söylemeyiniz” dedi.32

Kendisini zaptedemeyen Hz. Ömer, “Bırak, yâ Resûlallah, şu münafığın boynunu vurayım” dedi.

Resûl-i Ekrem müsaade etmedi ve şöyle buyurdu:

“O Bedir Muharebesinde bulunmuştur. Ne bilirsin, belki Allah, Bedir Harbine katılmış bulunanlara, savaş günü bakıp, ‘Siz istediğinizi yapınız, ben sizi affetmişimdir. Cennet size vacib olmuş, siz de Cennete girmeye hak kazanmışsınız’ buyurmuştur.”

Manzara karşısında Hz. Ömer’in gözleri doldu, “Allah ve Resûlü herşeyi daha iyi bilir” dedi.33

Bu hadise üzerine Cenâb-ı Hak, şu âyet-i kerimeyi inzâl buyurarak mü’minleri ikaz etti:”Ey îmân edenler! Bana ve size düşman olanları dost edinmeyin. Siz onlara muhabbet gösterip sırlarınızı ulaştırıyorsunuz; halbuki onlar size gelen hakkı inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah’a îmân ettiğiniz için Peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarmışlardır. Eğer Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızâmı aramak için çıkmışsanız, nasıl onlara muhabbet gösterip de sır verirsiniz? Ben ise sizin gizlediğinizi de bilirim, açığa vurduğunuzu da. İçinizden kim bunu yaparsa dümdüz yolun ortasında şaşırmış olur.”34

İslâm Ordusu Fetih Yolunda

Bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, tek kalb gibi çarpan on bin kişilik muazzam İslâm ordusuna hareket emri verdi.

Medine’den çıkış Ramazan’ın ilk günlerine rastlıyordu. Bu sebeple Resûl-i Ekrem ve mücahidler oruçlu idiler.

Hava oldukça sıcaktı. Bu sıcaklık altında yol almak, fazlasıyla yorucu ve zahmetliydi. Dayanılacak gibi değildi. Üstelik, her an bir çarpışma çıkabilir, bir mukabele ile de karşı karşıya kalabilirlerdi. Halbuki, harpte güç, kuvvet lâzımdı. Oruç, mücahidleri bir noktada takatsız hâle getiriyordu. Ancak kendi başlarına hareket edemezlerdi. Bu sebeple Hz. Resûlullahın ne yapacağını bekliyorlardı. Oruç açılacak mı, yoksa devam mı edilecekti?

İslâm ordusu Kudeyd mevkiine gelince Peygamber Efendimiz ikindi namazından sonra orucunu açtı ve Ashabına da açmalarını emretti.36

Bu arada sekiz kişilik bir birlik ile Necid tarafına gönderilmiş bulunan Ebû Katade de gelip orduya katıldı. Aynı zamanda etraftan da birçok Müslüman gelip İslâm ordusuna iltihak etti.

Yine bu sırada Mekke’den gelen Hz. Abbas âilesiyle Cuhfe mevkiinde İslâm ordusuyla karşılaştı. Bundan son derece memnun olan Peygamberimiz (s.a.v.) kendisinin kalmasını ağırlıklarını ise Medine’ye göndermesini emretti. Sonra, “Ey Abbas! Sen muhacirlerin sonuncususun” buyurdu. Hz. Abbas, sefer boyunca Peygamber Efendimizin yanından bir an bile olsun ayrılmadı.

Yolda Müslüman Olanlar

Hz. Resûlullah kumandasındaki İslâm ordusu bütün ihtişâmıyla yoluna devam ediyordu. Bu sırada gelip, Hz. Resûlullahın huzurunda İslâmla şereflenenler oldu. Bunlar, Peygamber Efendimizin amcası oğlu Ebû Süfyan bin Hâris ile Abdullah bin Ebî Ümeyye idi.37

Resûl-i Ekrem, önce bu iki kişiyle görüşmek istemediğini ifâde ederek onlardan yüz çevirdi. Zira, bunlar kendisiyle peygamberliğinden önce gayet samimi iken, risâlet vazifesi verilir verilmez şiddetli birer düşman kesilmişlerdi. Kendisine sözle eziyet ve hakarette bulunmuşlardı. Şâir olan Ebû Süfyan bin Hâris Peygamberimiz (s.a.v.) ve Müslümanları ağır dille hicvederdi. Yine Efendimizin akrabası olan Abdullah bin Ebî Ümeyye de ona söz ve hareketleriyle rahatsızlık vermekten geri durmayanlar arasında yer almıştı.38

Ancak, bütün bunlara rağmen, araya Hz. Ümmü Seleme girdi. Efendimize onlardan yüz çevirmemesi gerektiğini söyledi. Fakat, Resûl-i Ekrem Efendimiz yine, “Onların ikisi de bana lâzım değildir” diyerek kabul etmemekte ısrar ediyordu.

Resûl-i Ekremin bu sözlerini duyan Ebû Süfyan bin Hâris, küçük oğlu Câfer’in elinden tutarak şöyle dedi:

“Vallahi, yanına girmeme izin vermezse, oğlumun elinden tutarak helâk oluncaya kadar yeryüzünde dolaşıp dururum.”

Şefkat ve merhamet timsâli Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübârek gönlü bu sözlere dayanamadı. Onları huzuruna dâvet ederek affetti. Böylece onlar da İslâmiyetle şereflendiler.39

Ordunun Savaş Düzenine Girişi

Kudeyd mevkiinde konaklayan Peygamber Efendimiz, burada ordusunu savaş düzenine koydu. Sancaklar ve bayraklar bağlayarak, onları kabilelere ve kabilelerin bayraktar ve sancaktarlarına verdi. Muhacirlerin üç bayraktarı vardı: Hz. Ali, Hz. Zübeyr bin Avvam ve Hz. Sa’d bin Ebî Vakkas. Ensarın ise, on iki bayraktarı vardı. İslâm ordusunda Ayrıca Eşca’ların bir, Süleymlerin de bir bayraktarı bulunuyordu. Orduda on dört de sancaktar vardı. Bunların üçü Müzeynelerin, ikisi Eslemlerin, dördü Cuheynelerin, üçü Ka’boğullarının, ikisi ise Süleymlerin idi.40

Bundan sonra Peygamber Efendimiz ordusuyla Merruzzahrân’da konakladı.41

Peygamber Efendimizin gizlilik stratejisi o âna kadar son derece başarıyla sürmüş, Mekkeliler en küçük bir haber dahi alamamışlardı.

Merruzzahrân Vadisine geliş geceye rastlamıştı. O âna kadar üzerlerine gelişinden haberi olmayan Mekkeli müşriklere Peygamber Efendimiz, gelişini muhteşem bir ateş donanmasıyla bildirmek istedi ve her mücahide ateş yakmalarını emir buyurdu.42

Bir anda on bin ateş yakıldı. Göz kamaştıran bu manzara Mekke’ye aydınlık saçtı; müşriklere ise korku ve dehşet. Aralarından göç etmeye mecbur bıraktıkları kâinatın manevî güneşi Peygamber Efendimiz, şimdi etrafında on bin parlak yıldızla Mekke ufuklarında yeniden bütün ihtişamıyla parlıyordu. Ruh ve gönülleri ısıtmak için Mekke ufuklarında bir başka haşmetle doğuyordu. Bu doğuşa müşrikler hayret etti. Daha iki sene evvel bu güneş bu kadar parlak değildi. Bu kadar kuvvet ve azamete sahip bulunmuyordu. Bir anda nasıl böylesine inkişâf etmiş, büyümüş ve her tarafı aydınlatır olmuştu? Söndürmek istedikleri nur nasıl böylesine kısa bir zamanda kendilerini sönük bir durumda bırakan bir azamet peyda etmişti? Akıllara hayret veren bu şahlanışın sırrını bir türlü çözemiyorlardı.

İşte Kureyş müşrikleri, ancak gözleri kamaştıran bu on bin ateşlik muazzam manzara ile işin farkına vardı ve Mekke’nin çepeçevre kuşatıldığını anladılar.

İslâm ordusu henüz Merruzzahrân’dan ayrılmamıştı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz irak denilen misvak ağaçlarının yemişlerinden toplamalarını bazı Sahabîlere emretti ve “Size, onların kararmış olanlarını toplamanızı tavsiye ederim. Çünkü, en tadı olanları, onların kararmışlarıdır”43 buyurdu.

Sahabîler merakla, “Yâ Resûlallah! Bu yemişin iyisini kötüsünü çobanlar bilir. Siz de koyun güttünüz mü?” diye sordular.

Resûl-i Ekrem, “Her peygamber muhakkak koyun gütmüştür.Ben de Eryad’da [Mekke’de bir mevki> ev halkımın [Ebû Tâlib’in> koyunlarını otlatırdım”44 diye cevap verdi.*

Ebû Süfyan Peygamberimiz (s.a.v.)in Huzurunda

Bu arada son derece korkup telaşa kapılan müşrikler, reisleri Ebû Süfyan’la birkaç kişiyi durumu öğrenmek üzere vazifelendirdiler.45

Ebû Süfyan ve beraberindekiler, bir gece vakti bu vazifeyi yerine getirmek üzere Mekke’den çıktılar. İslâm ordusu karargâhına yaklaştıkları bir sırada mücahidler tarafından yakalandılar. O esnâda Hz. Abbas imdadına yetişmeseydi mücahidler tarafından epeyce hırpalanacaktı.

Hz. Abbas, Ebû Süfyan’ı alıp Peygamber Efendimizin yanına getirdi. Arkasından Hz. Ömer de eli kılıcının kabzasında Huzur-u Saadete girdi ve şu teklifi yaptı:

“Yâ Resûlallah! Allah, Ebû Süfyan’ı akidsiz ve ahidsiz ele geçirmek imkân ve fırsatını verdi. Müsaade buyur da boynunu vurayım.”

Hz. Abbas müdahale etti:

“Yâ Resûlallah! Ben, ona emân vermiş bulunuyorum!”

Fakat Hz. Ömer, bu isteğinden vazgeçmedi. Aynı teklifini tekrarlayıp durdu.

Hz. Abbas, “Ey Ömer! Yeter! Vallahi, Ebû Süfyan, Adiyy bin Ka’boğullarından (Hz. Ömer kabilesi) olsaydı böyle söylemezdin” deyince, Hz. Ömer bütün celâletiyle “Ey Abbas! Vallahi, babam Hattab hayatta olup da Müslüman olsaydı, ona, senin Müslüman olduğun gün, Müslüman oluşuna sevindiğim kadar sevinmezdim. Zira, biliyorum ki, Resûlullah da, babam Hattab Müslüman olsaydı, senin Müslüman oluşuna sevindiği kadar sevinmezdi” 46 diye cevap verdi.

Bu ufak münakaşayı Peygamber Efendimiz, “Ey Abbas! Ebû Süfyan’ı konak yerine götür! Sabahleyin yanıma getir” sözleriyle sona erdirdi.47

Ebû Süfyan’ın İslâmla Şereflenmesi

Hz. Abbas, Ebû Süfyan’ı sabahleyin Resûl-i Ekrem Efendimizin yanına getirdi. Resûl-i Ekrem, “Ey Ebû Süfyan! Henüz ‘Lâ ilâhe İllallah’ diyeceğin vakit gelmedi mi?” diye sordu.

Ebû Süfyan zavallıca bir cevap verdi:

“İyi ama bu kadar putları ne yapayım? Lât ve Uzza’dan nasıl vazgeçeyim?”

Hz. Ömer, Peygamber Efendimizin çadırı arkasında bekliyordu. Ebû Süfyan’ın bu sözlerini duyunca hiddetle, “Duâ et ki, çadırın içindesin. Dışında olsaydın, asla bu sözü söyleyemezdin” diye konuştu.

Ebû Süfyan, “Yâ Ömer! Yazıklar olsun sana! Sen de baban gibi sertsin. Hem sonra ey Hattab’ın oğlu, ben sana gelmiş değilim. Amcamın oğluna gelmişim. Onunla konuşacağım. Bırak da konuşalım” dedi. Peygamber Efendimize hitaben de şöyle dedi:

“Babam, anam sana fedâ olsun! Usluluk ve yumuşak huylulukta, şereflilikte ve akraba hakkını gözetmede senden daha üstünü yoktur.”

Sonra bir müddet düşündü durdu. Bu düşünce onu bir nebze olsun hakka yakınlaştırdı. Şu itirafı yapmaktan kendini alamadı:

“Vallahi, sanırım ki, Allah’tan başka ilâh olmasa gerek. Çünkü, Allah’la birlikte başka ilâh da bulunmuş olsaydı, elbette beni zararlardan korur, iyiliklerden de faydalandırırdı.”48

Peygamber Efendimiz, bu sözlerinden onun “Lâ ilâhe illallah” gerçeğini kabul ettiğine kanaat getirdi. Bu defa da, “Ey Ebû

Süfyan ‘Muhammedün Resûlullah diyeceğin zaman daha gelmedi mi?” diye sordu.

Ebû Süfyan bir an durakladı. İçindeki düğümü tam mânâsıyla çözemiyordu. Nereden geldiğini bilmediği bir şüphe vardı içinde. “Yâ Muhammed,” dedi, “bunun için bana biraz müddet tanı. Zira, bundan dolayı zihnimde biraz şüphe var.”

Bu esnâda Hz. Abbas söze karıştı:

“Ey Ebû Süfyan,” dedi, “yazıklar olsun sana! Aklını başına topla! Ne yaptığının farkında mısın? Boynun vurulmadan önce, Müslüman ol! Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet getir!”

Bunun üzerine Ebû Süfyan şehâdet getirip Müslüman oldu.49

Îmânının Âcil Mükâfatı

Hz. Abbas, Hz. Resûlullahtan, Ebû Süfyan için bir imtiyaz tanımasını istedi.

“Yâ Resûlallah” dedi, “Ebû Süfyan üstün tanınmayı, övülüp sevilmeyi seven bir insandır. Ona iftihar vesilesi olacak bir imtiyaz verseniz.”

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Olur” buyurdu ve ilâve etti:

“Kim, Ebû Süfyan’ın evine girerse emindir.”

Ebû Süfyan, “Evimin ne genişliği vardır ki?” diyerek Peygamber Efendimizden bu lütfunu genişletmesini istedi.

Bu sefer Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Kim Kâbe’ye girer, sığınırsa, o emindir!” buyurdu.

Ebû Süfyan buna da kanaat etmedi.

“Kâbe’nin ne genişliği vardır ki?” dedi.

O zaman Peygamber Efendimiz, “Kim, Mescid-i Harama girer, sığınırsa emindir” buyurdu.

Ebû Süfyan bu ihsan dairesinin daha da geniş tutulmasını istiyordu:

“Mescidi Haram’ın ne genişliği var ki?” diyerek buna da kanaat getirmedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz lütuf ve ihsanının dairesini en geniş bir şekilde tuttu:

“Kim, kapısını üzerine kapayıp evinde oturursa ona emân verilmiştir.”50

Ebû Süfyan’ın artık bu hususta taleb edecek birşeyi kalmamıştı, “İşte bu geniştir” diyerek memnuniyetini izhar etti.51

Ebû Süfyan’ın İslâm Ordusunu Seyredişi

Resûl-i Ekrem, Ebû Süfyan’ın hemen çıkıp Mekke’ye gitmesine müsaade etmedi. Her ne kadar îmân etmişse de müşrik ileri gelenlerinin tesiri altında kalıp İslâm ordusuna karşı bir hareket hazırlığı içine girebilme ihtimali vardı. Bu düşünceye fırsat verilmemeliydi. Ebû Süfyan, İslâm ordusunu görmeli idi. Tâ ki, bu orduya karşı koyacak güç ve kuvvetin asla Kureyş müşriklerinde bulunmadığı kanaatı kendisinde tamamıyla teşekkül etsin. Azametli orduyu görmeli idi ki, kendilerine birşey kazandırmayacak, sadece kanlarının akıp gitmesine sebebiyet verecek bir karşı koyma hareketine girişmeyi akıllarından geçirenlere nasihat etsin, onları bu fikirlerinden vazgeçirmeye çalışsın.

Bunun için Peygamber Efendimiz, Hz. Abbas’a şu emri verdi:

“Ey Abbas! Ebû Süfyan’ı vadinin daraldığı, atların sıkışa geldiği dağ boğazının yanına götür de, Allah ordusunun ihtişamını görsün.”52

Hz. Abbas bu emr-i Nebevî üzerine Ebû Süfyan’ı vadinin en dar, geçişe en hakim yerine götürdü.

Ebû Süfyan, hayret ve haşyet içinde kol kol geçen muazzam İslâm ordusunu seyrediyor ve onların kim olduğunu teker teker Hz. Abbas’a soruyordu. Hz. Abbas da gereken izahatı veriyordu. Ebû Süfyan’ın gözleri, nuranî dalgalar halinde akan mücahidler karşısında kamaşıyordu.

Mekke’de öldürmeye karar aldıkları sırada ellerinden Allah’ın hıfz ve inâyeti ile kurtulan Hz. Muhammed nasıl böyle on binlerin kalb ve ruhunu fethetmiş ve etrafında birer pervane gibi döndürmeye başarabilmişti? daha düne kadar kendi saflarında ona karşı savaşanlar, şimdi ona sadakât elini uzatmışlar, onun muhabbetinde erimişler, onun derdiyle hemdert, sevinciyle mesrur, elemiyle müteellim olmuşlardı.

Dalga dalga geçen alaylar, taburlar arasında EBû Süfyan olanca dikkatiyle Hz. Resûlullahı arıyordu. Her alay, her kol geçtiğinde Hz. Abbas’a “Muhammed (a.s.m.) geçti mi?” diye soruyordu. Onun geçişinin bir başka azamette, ihtişamda olacağını biliyordu.

Nihâyet, Resûl-ü Kibriyâ Efendimizin arasında bulunduğu tepeden tırnağa silahlanmış alay geliyordu. Kâinatın Efendisi, kendisine mahsus azamet, heybet ve vakarı ile devesi Kasvâ’nın üzerindeydi. Etrafını Ensar ve Muhacirler almıştı. Sancağı, Ensardan Sa’d bin Ubâde Hazretlerinin elindeydi. Ebû Süfyan’ın önünden tüylerini ürpertircesine, tir tir titrercesine geçiyorlardı.

Ebû Süfyan merakla, “Sübhanallah, kimdir bunlar ey Abbas?” diye sordu.

Hz. Abbas, “Resûllullah ile Ensar ve Muhacirler” diye cevap verdi.53

Ebû Süfyan’ın dehşeti daha da arttı, ürpermesi kat kat yükseldi, kendisini tutumayarak şöyle dedi:

“Kardeşinin oğluna ne kadar büyük bir saltanat verilmiş! Hiçbir hükümdarda görmediğim bir saltanat.”

Hz. Abbas, “Bu saltanat değil, peygamberliktir” diyerek Ebû Süfyan’ın yanlışını düzeltti.

Ebû Süfyan da, “Evet, peygamberliktir”54 diyerek kanaatını düzeltti.

Ebû Süfyan artık, bu haşmetli, nuranî, bir tek kalb halinde çarpan, tek el halinde kalkan, tek ses halinde yükselen orduya kimsenin kolay kolay karşı koyamayacağını, bunun kendilerinin de haddi olmadığını iyice anlamıştı.

“Ey Abbas! Ben şu âna kadar, böyle bir ordu, böyle bir cemâat görmedim” dedi.

Bundan sonradır ki, Mekkeli müşriklere hem haber vermek, hem de karşı koymak gibi bir basiretsizliğe teşebbüs etmelerine mani olmak ve bu hususta nasihatta bulunmak üzere Ebû Süfyan’ın Mekke’ye gitmesine müsaade edildi.55

Ebû Süfyan Mekke’de

Ebû Süfyan sür’atle Mekke’ye vardı. Müslüman olduğunu açıkladı. Sonra da, “Ey Kureyşliler! İşte Muhammed! Karşı koyamayacağınız kadar büyük bir orduyla yanı başınıza gelmiş bulunuyor! Müslüman olunuz da selâmete eriniz” diye yüksek sesle hitap etti.56

Sonra da, “Kim, Ebû Süfyan’ın evine girer sığınırsa, o emindir! Kim, evine girip kapısını üzerine kaparsa o emindir! Kim, Mescid-i Harama girer sığınırsa, o emindir” diye olanca sesiyle bağırdı.57

Fakat müşrik ileri gelenleri, hatta karısı Hind, bu davranışı karşısında Ebû Süfyan’a hakaret etti. Hattâ Safvan bin Ümeyye, İkrime bin Ebî Cehil gibileri, halkı Resûl-i Ekreme karşı çıkmak için kışkırtmaya bile kalkıştılar. Fakat halk, bu hararetli müşriklerin sözlerine iltifat etmedi ve Ebû Süfyan’ın tavsiyesi üzerine kimisi evine girdi, kimisi de Mescid-i Harama sığındı.58

Mekke’ye Giriş Hazırlığı

İslâm ordusu Mekke’ye girmeden evvel, son defa Zî-Tuva Vadisinde toplandı. Peygamber Efendimiz ve Ashab-ı Kiramın sevinçleri etrafa dalga dalga yayılıyordu. Yüzlerinde tebessüm, gönüllerinde ferah ve sürur vard

Peygamber Efendimiz, devesi Kasvâ’nın üzerindeydi. Kendisine bu mübârek ve muazzam günü gösteren Cenâb-ı Hakka sonsuz hamd ve şükrünü takdim ediyordu.

Tevazû ve mahviyetinden mübârek başını öne eğmişti. Öylesine ki, nerdeyse mübârek sakalının ucu devesinin semerine değiverecekti.59 Bu haliyle önünde eğilinecek tek zâtın sadece kâinatın yarancısı Cenâb-ı Hak olduğunu bütün insanlığa ilân ediyordu. Aynı zamanda Ashabına da muvaffakiyeti verenin sadece Yüce Allah olduğunu, insanların ise, muvaffakiyetin sebeblerini hazırlamakla vazifeli bulunduklarını ders veriyordu.

 

 

 

kaynaklar

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat