II. Abdülhamid ve Zamanı

Ahmet Semih Mümtaz, Sultan II. Abdülhamid ve Zamanı, 2008, 376 sayfa,

 

Sultan II. Abdülhamid ve Zamanı’nda öldürülmekten ve hürriyetten korkan bir padişahın hayatına dair pek çok ayrıntı birinci derece yakın tanıklar tarafından dile getiriliyor. Yazar okurlarına şuradan buradan dönemle ilgili bilgiler aktarıyor. Amacı şurada burada okuduklarından aldığı ilham ve yakinen bildiklerini tekrar ve açıklamaktan ibaret. Şehzadeliğinden padişahlığına, Meşrutiyet zamanlarından sürgün hayatına kadar pek çok husus tefrikalar halinde yazılmış. Dönemin kişiliklerinin baskın özellikleri de ihmal edilmemiş tabii. Yanlış hesaplarla başa getirilen felaketleri bir türlü affedemeyen eski adamlar bu felaketlere sebep olanları hem unutmaz hem de unutturmazlar. Sürekli tekrar edip dururlar bu felaketleri ve neticelerini.

 

TUHAF HALLER

Hayal Olmuş Hakikatler adlı eseriyle tanınan Ahmet Semih Mümtaz’ın gazete ve dergilerde kalmış yazılarından oluşturulan bu kitapta ayrıca dönemin sosyal ve siyasi olayları devlet adamları İstanbul ve taşra yaşantısı eski İstanbul ‘un ve Boğaziçi’nin unutulan özellikleri ve mekânları da anlatılmaktadır. “Boğazına düşkün olmayan padişah, ne zaman karnı acıkırsa o zaman yemek yerdi ve hangi dairede veya odada bulunuyorsa oracıkta yerdi. Ancak kendisine mahsus bir yemek odası yoktu. Onun için şurada burada yemek yerdi. Bazen bulunduğu mahalde sofrayı kurmak müşkülatı görülünce gülerek şunları söylerdi. “Daha bir yemek odamız yok bu göçebelikten ne zaman kurtulacağız” dermiş. Bunu ikinci kilercisi Hüseyin Efendi ‘den duymuştum. Sultan II. Abdülhamid’in bunun gibi gayet tuhaf ve dikkat çeken hallerini öğrenmek için önemli aktarımlar yapıyor, hatırladığınca ve dili döndüğünce. Farklı zaman dilimlerinde farklı yayın organlarında yayımlanan yazılarda zaman zaman tekrarlar da görüldüğünü belirtelim. Örneğin Sultan II. Abdülhamid’in meraklı kişiliğinden dolayı sarayında hiç oturmayıp daima gezen tozan bir zat oluşu bunlardan biridir.

 

Kitabın yazarının hayatı da önemli. Yazılarında Semih Mümtaz S. İmzasını kullanan Ahmet Semih Mümtaz Osmanlı bürokrasisine önemli isimler yetiştiren Mümtazefendiler adıyla bilinen Eğin kökenli bir ailenin mensubu olarak 1879 yılında Nişantaşı’nda dünyaya gelir. Ailesinin saraya yakın olmasından dolayı saray hakkında pek çok malumat sahibi olan Ahmet Semih Mümtaz 1908 yılına kadar Osmanlı bürokrasinde değişik görevlerde bulunmuştur. Genç yaşta başladığı Babıâli Divan-ı Hümayun Mühimme Kalemi kâtipliğinden sonra 1898 yılında babasının Beyrut valiliği görevi sırasında, bu vilayetin Mektubî kaleminde bulunur. 1898-1905 yılları arasında Amed-î-i Divan-ı Hümayun hülefalığında çalışan Ahmet Semih Mümtaz 1908 yılından evvel kısa bir süre de Şuray-ı Devlet Mülkiye Dairesi azalığı yapar. Kayınpederi İzzet Holo Paşa’nın İttihatçıların tehditlerinden çekinerek 1908 Meşrutiyet’i sonrasında Fransa’ya kaçmasıyla Ahmet Semih Mümtaz da eşi ve çocuklarıyla beraber Nice şehrine yerleşir. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Cenevre’de yükseköğrenim görür. Zaman zaman Türkiye’ye gelmiş olmakla birlikte 1937 yılına kadar Fransa’nın Paris ve Nice şehirlerinde ikamet etmiştir. 1909 yılından itibaren Sabah, Peyamisabah, İkdam gazetelerindeki yazılarıyla basın hayatına atılan yazar 1912 ile 1937 yılları arasında Tanin gazetesinde Avrupa mektuplarını yazar. 1937 yılından itibaren de Son Havadis, Akşam, Cumhuriyet, Yeni Sabah, Yeni Halk, Birlik, Son Saat gibi gazete ve dergilerde “Evvel Zaman İçinde” başlığı ile, Refik Halit Karay’ın çıkardığı Aydede mecmuasında “Aklımda Kalanlar” üst başlığı ile hatırat türünden yazılar kaleme aldı.1941 yılında ise Her Kalem adlı cep gazetesini çıkardı.

 

TAHAMMÜL EDİLEMEYEN KELİMELER

Okuduğum yazılarda bir konu daha çok dikkatimi çekti. O da Sultan II. Abdülhamid’in kişiliğinin bir parçasını oluşturan vehim ve endişeli halleri. İki kelimeye tahammülü olmaması bunun en bariz göstergesidir mesela. Hal ve hürriyet kelimeleridir onun tahammül edemediği kelimeler. Bunun sebebi ise şöyle izah edilir kitabın ilk yazısında: “Hal’den korkardı. Amcasının ve kardeşinin başına gelenleri düşünerek, ” Mutlaka hürriyet lakırdısını ortaya çıkarırlar bu işi yaparlar” derdi. Hürriyetten korkardı, “Hürriyet isteyenler, mutlaka beni de hal etmek isteyeceklerdir” derdi. Meşruti saltanatların ötede beride devam etmekte olduğunu nasılsa görmezdi. Sonra da 1293/1876 Kanuniesasi’sinden sonra Mebusan Meclis’nde geçen aykırı sözlerden tevahhuş ederek( ürkerek) sözün ayağa düşmesinin tehlikeli bir şey olduğu kanaatine varmıştı. Onun bu zaafından istifade etmek isteyenler, yüzde sekseni uydurma jurnallerle vehmini tahrik etmemiş olsalardı belki daha az vehimli olurdu. Her işin saraydan görülmesine padişahı alıştıran başkâtiplerinden bazıları,devlet işine devletliyi karıştırmak yolunu açmasalardı elbette bu da başka türlü olurdu.”

 

Müzevvirleri yani laf getirip götürenleri sevmeyen ama onların anlattıklarını merak eden Sultan II. Abdülhamid bu özelliğini tahta çıktıktan sonra da terk etmez. Otuz üç yıl Yıldız tepesindeki sarayın duvarları arasında çırpınıp duran sultan sadece ramazanların on beşinci günü Ortaköy’den bindiği Ertuğrul istimbotu ile Sarayburnu’na, oradan da Topkapı Sarayına gelir. Sonra yine aynı yol güzergahını kullanarak sarayına döner. Sebep yine aynıdır: Vehmi galip bir hilkatte doğmuş olmasıdır. Amcası Abdülaziz’in hal’ine takaddüm eden entrikalar vakıf olması vehimlerini daha da artıracaktır. Bu yüzden onun evhamı önünde feraset dahi faydasızdır.Sultan II. Abdülhamid’e herhangi bir konuda bir şey sormadan söylenildiğinde vehmine dokunacağını tahmin ettiklerinden dillerinin tutmayı denerler. 1899’da avizelerden yere parçaların düştüğü zelzele anında bile kargaşalıktan korktuğu için şerrin ehvenini tercih eder, ne olur olmaz herkes birbirine girmesin diye telaş etmez, telaşlı davranmaya da müsaade etmez. Tıbbıye feriklerinden Namık Paşa telaşından kılıcı ile camları kırmış, bahçeye fırlamıştır. Doktor Feyzi Paşa kendini dışarı atmıştır. Kaçanları gören padişah, kaçanların kimler olduğunu öğrenmek istemiş, öğrenince de onları cezalandırmak istemiştir. Çünkü ona göre Allah’ın gazabından kaçılmaz bu aptallıktır. Bu yakışıksız harekette bulunanların cezalandırılmazı gerektiğini düşünür. Müşir Fuad Paşa’nın araya girmesiyle paşaları ve diğer zelzele firarileri saraylıların deyimiyle gazab-ı şahaneden kurtarmıştır.

 

Kişiler hakkında da vehimleri vardır. Gazi Osman Paşa için “Beni sevmez” demesi bir vehimdir. Çünkü Osman Paşa onu sever, ancak ona yakıştıramadığı hallerini ve tabii olarak vehimlerini sevmez. Üstelik bunları apaçık biçimde söylemekten çekinmez “Allah belalarını versin padişahı idlâl ediyorlar” der. Bebek’te bulunan yalıya gitmek istediğinde de II. Abdülhamid’in vehmi buna müsaade etmez. Çünkü Osman Paşa saraydan uzaklaşınca tehlike var vehmi uyanır sultanda. Bundan dolayı Osman Paşa aylarca hasta hasta evinden saraya, saraydan evine gidip gelir. Sonunda da büsbütün yatağa düşer. Ölümünün ardından da padişahın vehmi tahrik edilir. Gazi Osman Paşa’nın ölüp ölmediği konusunda tereddüt yaşar ve cenaze için toplanan kalabalığın Osman Paşa’nın etrafında toplanarak izdiham ve isyan çıkaracağını vehmeder. Hünkâra jurnal götüren ve kapıdan mihraba kadar bütün saray halkı hatta hademelerin bile bildiği ve lanet ettiği jurnalciler II. Abdülhamid’in vehimlerinin artmasında çok etkili olmuşlardır. Normal zamanlarda son derece insaflı olan II. Abdülhamid asabî krizler geçirdikten sonra yanlış bir iş yaptığını düşünürse derhal istiğfar ederek: “Güya sarayımızda bu kadar asdıka mı var.Beni hiddetli gördükçe bir doğru söz söylemezler ve nevema ateşimi körüklerler. Sadakat budur zannederler” gibi halinden şikayetlerde bulunur.Ama bu doğru ve efendice sözleri herkesin yanında söylemez.

 

YENİ VEHİMLER

Onun vehmini tahrik eden hususlardan biri de yabancı basındır. Bu yüzden Hariciye Nezareti’ne bağlı olan Matbuat-ı Ecnebiye Müdürlüğü o devrin en meşhur resmi dairelerinden biridir. Avrupa gazetelerinin ne yazdıkları, nasıl yazdıkları, kime yazdırdıkları gibi bir sürü sorunun cevabı ama aynı zamanda tekzip yolu da bu müdürlük tarafından araştırılırdı. Yabancı gazetelerin Osmanlı lehine yazılar yazmaları hoşa giden hususlardan biridir. Pek çok gazete ve yazı olunca padişahın vehmini gıcıklayarak kendilerini önemli ve işgüzar ve padişaha sadık birer adam gibi göstermek isteyenler habbeyi kubbe etmekten geri durmazlar bundan büyük bir memnuniyet duyarlar. Buna bir de jurnaller eklenince bu baptaki meşgale bir yandan artar bir yandan da padişahın vehimlerine yeni vehimler eklenirdi. İçerdeki gazeteler ise Sansür müdürü Hıfzı Paşa’nın “Görülmüştür,Hıfzı” imzası ile yayın yapabilirlerdi.Sultan II. Abdülhamid kamuoyundan çok çekinir. Onu avutarak hareketsiz bırakmak için aklının erdiği derecede müteyakkız olur. Zanneder ki bir kötülüğün yazılmamış veya duyulmamış olması halkın düşüncelerini gaflette bulur. Onu uyandırmaz. Ve bu düşünceye saplı olarak devam eder gider. Matin gazetesi mesela onun uykularını kaçırır. Yanlışlıkla yazılan bir kelime onun başına dünyayı dar eder. Ardından gelsin tahkikatlar ve sonu gelmez vehimler. Vehimler şahlanınca onu teskin etmek de kolay bir iş değildir. Esasen buna teşebbüs eden biri de pek olmaz zaten. Çünkü onun “vehmini tezyid hiddetini teşdit eder”.

 

Tabii Sultan II. Abdülhamid’in başka kişilik özellikleri üzerinde de durulur. Temizliği, titiz olmayışı, beş vakit namaz kılması, polisiye roman merakı, “apteshane edebiyatı” dediği aşıkhane romanları sevmeyişi, az okutulmuş olmaktan daima şikayetçi olması vb. Kendi cehlini itiraf ederek okumamanın insana ne kadar zarar verdiğinin bilincinde olması onun devrinde niçin çok fazla okul açıldığını anlamak bakımından önemli bir ayrıntıdır. Jurnalcileri sevmese de onları dinlemesinin bir sebebi vardır. Bir yalanın içinden bir doğrunun çıkmasını hayal ederek o adamları terslemez. Hatta mahiyetlerini bildiği bazı jurnalleri hiç açmaz bir tarafa atar. Yalan içinden doğruya ulaşma düşüncesi çok kişinin canının yanmasına vesile olmuştur. Tahkikat namuslu ellere düşmediğinde çok kişi kurtulamamıştır. Bunun bir sebebi de tehlikeli oyun oynayanların ceza görmemesi, ahlaksızların yüz bulmasıdır. Yani yüzsüzlere, yüzsüzlüklere meydan verilmesidir. Sultan II. Abdülhamid koku alan jurnalci haşaratın sözleri ile Yıldız Sarayı’ndaki pek çok namuslu adamı gözden düşürmüştür. Adeta arapsaçı gibi olan odaları karmakarışık olan sarayın on parmakları kara hafiyeleri hem efendilerine kıyarlar hem de kendilerini perişan ederler. Gerçi Sultan II. Abdülhamid kendisini zarara uğratan bu heriflere yüz vermesinin ne kadar yanlış olduğunu anlar ama iş işten geçtiği için bir fayda hasıl olmaz.Hal’inden sonra bunlardan bazılarına bu sebeple çok beddua etmiş.Amcası Sultan Abdülaziz’le kardeşi Sultan Murad’ın başlarına gelen hal’ vakalarından dolayı her zaman ve her an endişeli padişahın uzun yılların devleti idare edebilmesi ise şayan-ı hayret ve şayan-ı ibrettir.

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat