Tasavvufa Çağırırken

 

Endonezyalıların musluman bir kumaş tu¨ccarının durustluğunden etkilenerek İslâm’a yöneldikleri çoğumuzun malumudur. Geçmişte Anadolu’da buyük bir medeniyete kaynaklık eden İslâm’ın, bu topraklara Horasan erenlerinin örnekliğinde tasavvuf neşvesiyle yayıldığını hatırlayalım.Kurdukları tekke ve zaviyelerde hiç kimseyi ötekileştirmeden insanlara hizmete koyulan dervişler, bir yandan yerleştikleri yerleri, bir yandan da gönu¨lleri imar etmişlerdi.Bunu yaparken belki tasavvufu hiç anlatmadı onlar. Ama butun mahlukata şefkatle yaklaştılar, adaletten asla ayrılmadılar. Guvenilir, maharetli, kanaatkâr ve kararlıydılar. Dervişlerin zu¨ht ve takvasını gören herkes onların lisan-ı hâl ile çağırdığı muhabbet iklimine hiç tereddut etmeden koşmuştu.İnsan nisyan ile malûldur. Unutkandır yani. Dunyaya niçin gönderildiğini, ölu¨mu¨, hesap gununu¨, ahireti unutur çoğu zaman. Beşerdir, şaşar; imtihan gereği önune çıkarılan yanlış yollara sapıp Sırat-ı Mustakim’den uzaklaşabilir. Bu sebepledir ki İslâm, kardeşlik hukuku çerçevesinde birbirlerini hayra ve hakka çağırma, kusurlarını duzeltmeleri için birbirlerine ayna olma sorumluluğu yukler muminlere.

 

Böyle bir sorumluluk, hepimizin ya davet eden ya davet edilen olarak içinde bulunduğu tebliğ faaliyetini, doğruluğu bakımından da dikkate almamızı gerektirir. Kendisine çağırılan şeyin hak ve hayır olması kadar, çağrı yahut tebliğin o hakikate uygunluğu, metodu, uslûbu da önemlidir. Çunku usûl ve şartlarına dikkat edilmeden yapılan yanlış bir tebliğin, hem çağırılan hakikati zedelemesi hem muhatapları yanıltması sebebiyle vebali vardır.Hele de bu tebliğ tasavvufa daveti amaçlıyorsa daha bir dikkat ve özen ister.

 

Tasavvuf bir “hâl ilmi”dir

Tasavvuf, esasları Kur’an-ı Kerim’de belirtilen ve Rasul-i Ekrem s.a.v.’in “usve-i hasene” olarak uygulamalarını en gu¨zel şekilde örnekleyip hayata aktardığı İslâm’ı, Sahabe-i Kiram efendilerimiz gibi yaşamanın yol ve yöntemini öğretir. Hiçbir muslumanın itiraz edemeyeceği böyle bir hayrı tavsiye veya tebliğde niçin özel bir dikkat, özen ve ihtiyat istiyoruz öyleyse? Bu kadar gu¨zel, bu kadar ulvî bir amaca ulaşmayı sağlayan bir terbiye sisteminin nasıl sunulduğu çok mu önemli?Evet, bugun İslâm dairesinde olduğu halde tasavvufa mesafeli duran, hatta din adına karşı çıkan kardeşlerimizden başka, tasavvufu dinde laubalilik gibi anlayan bazı kimselerin varlığı da gösteriyor ki, bu terbiye metodunun nasıl tebliğ ve takdim edildiği önemli. Yanlış anlamalara yol açabilecek mahiyeti ve incelik taşıyan bazı usulleri sebebiyle tasavvufu tebliğde, ister tebliğ eden, ister tebliğe muhatap olan bir konumda bulunalım, ihtiyatı elden bırakmamak  gerekiyor. Şimdi bu neden böyledir, önce ona bakalım.

Tasavvuf bir “hâl” ilmidir. Tam anlamıyla “kaal”e gelmez, yani söze dökulemez. Bir terbiye sistemi olarak merhale merhale yaşanır. Her aşamasında derunî kabullere, hedeflenen belirli tutum ve davranışlara ulaşılır, hâl olarak kesbedilir. Hâli anlatmak zordur. Tadılan bir meyvenin lezzetini, ifade yeteneğimiz ne kadar guçlu olursa olsun, o meyveyi hiç tatmamış olanlara tam manasıyla anlatmak nasıl mumkun değilse, tasavvuf atmosferini yaşamayanlara da tasavvufu anlatmak o ölçude zordur. Dil ile anlatılmaya kalkışıldığında ya bir tarafı eksik kalır ya da yanlış anlaşılmalara sebep olacak tarzda maksadı aşan sözler söylenebilir.

Hâl kaale gelmiyor

Yine böyle olduğu içindir ki hâl sahipleri susmayı tercih eder. Yahut Mevlâna misali, bu husustaki sorulara “Ol da gör!” cevabını verirler. Tasavvufu sözle anlatmaya çalışanlar daha ziyade tasavvuf ehli olmayan kimselerdir. Bunların yazıp söyledikleri, hayatında hiç bal tatmamış birisinin balın tadı hakkında fikir yu¨ru¨tmesine benzer. Muhatapta o konuyla ilgili tam ve sağlıklı bir idrak hasıl edemedikleri gibi, zahiren benzettikleri İslâm dışı bazı inanç veya sistemlerle de ilişkilendirerek tasavvufun safiyetine gölge dusurur, kafa karıştırırlar.Balı tadanlara gelince.. Aldıkları lezzetin, mu¨şahede ettikleri guzelliklerin etkisiyle aşk ve şevkleri artar, cezbeye kapılır, vecd ve istiğrak halinde bazen şeriatın zahirine dokunan sözler söyleyebilirler. Genellikle samimiyet eseri olan böyle ölçusuz sözler de sonuçta tasavvufun dışarıdan yanlış algılanmasına, tartışılmasına sebebiyet verebilir.

Tasavvufun millet olarak hayat tarzımızı belirlediği eski zamanlarda, yine dil ile ifadenin zorluğundan dolayı, bu terbiye sisteminin incelikleri mecazlarla, sembollerle anlatılırdı. Yaşadığımız hafıza ve irfan kaybından sonra bugun zihnimizde karşılığı bulunmadığı için böyle mecaz ve sembolleri kullanmak tehlikeli hale geldi. Nitekim bir kısım insanların neyin kastedildiğini anlayıp dinlemeden, gu¨nah hatta kufur saydıkları bazı sembolleri dillerine dolayarak tasavvufu din dışı gösterme gayretkeşlikleri, bu hafıza ve irfan kaybının eseridir.Bunlar hep bir hâl ilmi olan tasavvufun söze dökulmek istendiğinde karşılaşılabilecek sıkıntılar. Bir de tasavvufun kendine özgu¨ prensiplerinden kaynaklanan problemler var.

Şeyh uçmaz, murit uçurur

Tasavvufta murşit eksenli bir eğitim esastır. Böyle olmak zorundadır, çunku seyru sulûk denilen manevî yolculuğu, bir rehberin denetim ve desteği olmadan, muridin kendi başına yapması mumkun değildir. Bunun için mu¨rşidin iradesine teslimiyet şarttır. Murşide bağlılık ve teslimiyet ise muhabbetle olur. Tasavvuf yolunun bağlılarında mutlaka bulunması gereken ve ilk bakışta fark edilen murşit muhabbetinin bazen ölçu¨su¨ kaçabilir. Yahut murşidin himmetiyle seyir esnasında muşahede edilen guzellikler, muridi minnettarlık duygusunu dışa vurmaya zorlar. Bunun sonucunda “Şeyh uçmaz, muritleri uçurur” hesabı, Ehl-i Su¨nnet itikadına uymayan olağanustu özellikler atfedilerek, mu¨rşitlerin abartılı bir şekilde övülduğu¨, insanustu¨ varlıklarmış gibi tanıtıldığı olur. İstikameti değil kerameti öne çıkaran bu tutum başka birtakım arızalara da yol açabilir

Mesela hariçteki insanlarda, ahiret saadeti yerine du¨nyalık sıkıntılardan mucizevî çözumlerle kurtulma beklentisi oluşturur. Hastalık veya borçlarından kurtulmak umidiyle dergâhlara koşanlar, bazen umduğunu bulamayınca ya da murşidin beşerî halleriyle karşılaşınca, uğradıkları hayal kırıklığını tasavvufa fatura edebilirler. Olağandışına rağbet, sıradan insanlarda hatta gunahkâr ve inkârcılarda bile göruebilecek istidraç dediğimiz hallerin keramet zannedilmesine neden olur ve kötu¨ niyetli fırsatçılara gun doğar. Bazı muritlerde görulen sorumluluk ihmali ve kayıtsızlığın arkasındaki, “Nasıl olsa murşidimin himmeti beni kurtarır” dedirten kesin emniyet duygusu da murşitlere olağanustu guçler atfetmenin olumsuzluklarındandır.Tasavvufta da sunnetullah, yani Cenab-ı Hakk’ın kainattaki işleyişi tâbi kıldığı kanunlar esas; bu kanunlara uymayan keramet gibi olağanustulukler istisnadır. İstisnayı ön plana çıkarmak, tasavvufu yaşanılan hayatın dışına itecek ve ondan istifadeyi azaltacaktır.

Bazıları reşit olamıyor

Murşit, insanları ruşd’e, yani olgunluğa eriştirerek onları reşid hale getiren demektir aynı zamanda. Bu anlam, tasavvufa intisap edenlerin, başlangıçta çocuk gibi görulduğune de işarettir. Akledemeyen, önunu sonunu duşunmeden ne yaptığını bilmeyen insanların çocuk gibi görulmesi, onları kuçumseme ve tahkir niyetinin değil, şefkat ve merhamet nazarıyla bakmanın sonucudur. Tasavvufta halka hizmet Hakk’a hizmet bilinir. İnsan, kim ve ne olursa olsun azizdir. Gunah ve kusur işleyenler dışlanmaz, aksine onlara özellikle kucak açılır. Geçmiş hataları araştırılıp soruşturulmaz, yanlışları yuzlerine vurulmaz, Mevlâna gibi, “Ne olursan ol, gel!” çağrısıyla hepsine itibar edilir.

Tasavvufun başlangıçtaki bu musamahası, namaza alışsın diye camiye getirilen çocukların namaz esnasında arka saflardaki haylazlıklarını görmezden, duymazdan gelmeye benzer. Nasılsa geldikleri gibi kalmayacaklar, zaman içinde buyuyup olgunlaşarak yanlışlarını duzelteceklerdir. Fakat bazıları yaşı ne kadar ilerlerse ilerlesin bir turlu buyumez, çocukluk hallerinden kurtulamaz, reşit olamazlar. Daha kötusu, tasavvufu kendilerine başlangıçta gösterilen musamahadan ibaret sanıp çocukça davranışlarını yaşanması gereken manevî haller gibi takdim edebilirler. Ortaya, mukellefiyetlere oyun ve eğlence gibi bakan, dinin emir ve yasaklarını çok da umursamayan tasavvuf ekolleri çıkar böylece. Siz butun bunlara bir de maksatlı yayınların irtica paranoyasıyla zihinlere yerleştirdiği tasavvuf, tarikat, şeyh tasavvurlarındaki olumsuzluğu ekleyip “Hangi tasavvuf?” ya da “Hangisi tasavvuf?” diye sorun. Alacağınız cevapların çokluğu ve çeşitliliğinin çok ince bir dikkati gerektirdiğini, bu konuda ihtiyatlı davranmanın ne kadar önemli olduğunu siz de fark edeceksiniz.

Ölçu¨: Sunnet’e bağlılık

Hal böyle ise, bize teklif edilenlerin hangisi gerçek tasavvuftur, nerden bileceğiz peki? Yahut tasavvufu tebliğ edeceksek, yanlış anlamalara meydan vermemek için bunu nasıl yapmamız gerekiyor?Buraya kadar pek de iç açıcı olmayan bir tablo çizdiğimizin farkındayız. Meselenin ne kadar dikkat istediğini göstermek için böyle yapmak zorundaydık. Ama endişeye mahal yok. Çunku tasavvufî yollardan hangisinin doğru olduğunu gösteren çok kesin ve şaşmaz bir ölçu¨ var: Sunnet-i Seniyye’ye bağlılık!Söylenenler, yazılıp çizilenler, iddialar hiç önemli değil. Bir tasavvufî yapının, mensuplarını İslâm ahlâkıyla ahlâklanmaya, dinin emir ve yasaklarından sapmadan istikamet uzere olmaya, Sunnet’e uymaya sevk edip etmediğine bakmak yeterli.

Tasavvuftaki sâdât silsilesinin mutlaka Hz. Peygamber s.a.v.’e dayandırılması, O’nun sunnetine uyma, O’nun izlerini takip ederek yol alma niyet ve kararlılığının da ifadesidir. Dolayısıyla Sunnet duyarlılığı, sahih tasavvufun en bariz alâmetidir. Aynı ölçu bir murşidin velâyetinin de göstergesidir. Tasavvufa yönelme niyetinin eyleme dönuşmesi, dergâh tercihinden ziyade Allah dostu kâmil murşit arayışı şeklinde olur. Doğrusu da budur. Fakat irşat iddiasında bulunan birinin kâmil murşit olup olmadığına dair delil, zannedildiği gibi keramet değil, istikamettir. Sâdât-ı Kiram’ın tamamı istikametin, yani Sırat-ı Mustakim’de Sunnet’e titizlikle uyarak, her ne olursa olsun duraklamadan, sağa sola sapmadan yurumenin kerametten ustun olduğunu söylemişlerdir. Kerametin velayete delil olmadığı, evliyaullahtan zatların, murşid-i kâmillerin hepsine keramet verilmemesinden bellidir. Kendilerinden hiç keramet sâdır olmayan veliler de vardır.

Tebliğ sorumluluğundan kaçamayız

Tasavvufun bir hâl ilmi olması ve Sunnet’e bağlılıkla tezahur etmesi, tebliğinin de sözden ziyade hâl ile yapılmasını gerektirir. Örneklik, her zaman en etkili tebliğdir. Tarih boyunca böyle olmuştur zaten. Endonezyalıların mu¨sluman bir kumaş tuccarının durustluğunden etkilenerek İslâm’a yöneldikleri çoğumuzun malumudur. Geçmişte Anadolu’da buyuk bir medeniyete kaynaklık eden İslâm’ın, bu topraklara Horasan erenlerinin örnekliğinde tasavvuf neşvesiyle yayıldığını hatırlayalım. Kurdukları tekke ve zaviyelerde hiç kimseyi ötekileştirmeden insanlara hizmete koyulan dervişler, bir yandan yerleştikleri yerleri, bir yandan da gönulleri imar etmişlerdi. Bunu yaparken belki tasavvufu hiç anlatmadı onlar. Ama bu¨tu¨n mahlukata şefkatle yaklaştılar, adaletten asla ayrılmadılar. Gu¨venilir, maharetli, kanaatkâr ve kararlıydılar. Dervişlerin zuht ve takvasını gören herkes onların lisan-ı hâl ile çağırdığı muhabbet iklimine hiç tereddut etmeden koşmuştu.

Temsil yoluyla tebliğ ağır bir sorumluluktur ama kaçışı da yoktur. Tasavvuf ehliyseniz eğer, tebliğ benim ustume vazife değil diyemezsiniz. Siz farkında olsanız da olmasanız da, kılık kıyafetinizden tutum ve davranışlarınıza, insanlarla munasebetinize kadar her tavrınız, bağlı bulunduğunuz tasavvuf ekolunun tebliğidir. Bundan kaçınmak, Allah’ı kullara, kulları da Allah’a sevdirmek suretiyle Allah katında en sevimli kullardan olabilme fırsatını kaçırmak demektir. Bu sorumluluğu tevazu yahut vebal bahanesiyle terk etmek de doğru olmaz. Hâl ile temsil veya tebliğ, övunmek için değil, kendimize çekiduzen vermek için fırsat bilinmelidir. İçinde bulunduğumuz hizmet faaliyetine bizim yuzumuzden suizan edilir endişesiyle geri durmaktansa halimizi duzeltmeyi tercih elbette daha hayırlıdır.

Tariflerle tahrif etmemek için

“Tasavvuf gu¨zel ahlâk ve edepten ibarettir.” denilmiştir. Ahlâk ve edebimizle örnek olmak esastır, ama bu tasavvuftan hiç söz etmeyelim demek değildir. Bazen sorulara cevap vermek, bir yanlış anlamayı du¨zeltmek gerekebilir. Hatta tasavvufa çağrı da madem ki hayrı tavsiye maksadıyla yapılan bir tebliğdir, muhataba bunun neden ve nasıl bir hayır olduğunu anlatmak mecburiyeti vardır.Esasen bu terbiye sisteminin maksadından, metodundan, usûl ve erkânından değil; terbiye su¨recinde yaşanan hallerden, kalbe gelen ve havâtır denilen ilham veya hislerden bahsetmek sakıncalı sayılmıştır. Bu nedenle tasavvufta seyr u¨ su¨lûk esnasında vâkıf olunan hallerin mu¨rşitlerden veya onların izin ve ehliyet verdiklerinden başkasına anlatılmaması tembihlenir. Hâl veya havatırı uluorta açık etmek, hem bir övu¨nme gayretinin eseri sayıldığı, hem de yanlış anlamalara yol açabileceği için hoş karşılanmaz. Kaldı ki bu hâl ve ilhamların rahmanî mi yoksa şeytanî mi olduğunu mu¨rşid-i kâmillerin mihengi belirler. Mu¨rşit zarureti biraz da bunun içindir.

Sözden sakındırılmamızın bir diğer sebebi, tasavvufun İslâm’ın dışında veya ötesinde bir inanç sistemi gibi algılanabileceği kaygısıdır. Sizin böyle bir kabulunuz olmasa bile yaptığınız her tarifin, ifade yetersizliği yahut yaşanan kötu tecrubelerin etkisiyle yanlış anlaşılması ihtimali vardır. O halde tasavvufu tarif ve izah edecek olanlar, hem kendileri hata yapmamak, hem başkalarının itirazlarına mahal vermemek için öncelikle tasavvufun zeminini iyi bilmek zorundadırlar. O zemin, Ehl-i Sunnet akaididir. Ehl-i Sunnet akidesine ters duşen hiçbir şey tasavvuf olamaz. Öyleyse bu inanç zeminine hakim olmadan tasavvufu anlatmaya kalkışmamak gerekir. Nitekim Ehl-i Sunnet çizgisindeki butun tasavvuf kollarında, kendilerine irşat vazifesi verilecek olanlar, daha önce mutlaka fıkıh, tefsir, hadis gibi din ilimlerinden geçirilmişlerdir.

Önce olmak, sonra oldurmak

Hz. Mevlâna k.s., “Kupun içinde ne varsa, dışarı o sızar.” buyuruyor. Niyetimiz halisse, tevbemizde samimiysek, Kur’an ve Sunnet’ten beslenerek uzerimize farz olan din ilimlerini hakkıyla tahsil etmişsek; ibadetlerimizi aksatmıyor, derslerimizi zamanında yapıyor, kalbi Allah’a bağlamak için tasavvufu bir arınma ve temizlenme imkânı olarak göru¨yorsak, butun bunlar hâlimizi de kaalimizi de guzel kılacaktır.Yok eğer dışarıya ham sözler, çiğ davranışlar sızıyorsa, içerideki problemin halledilemediğine, henuz olgunlaşılamadığına işarettir bu. Oldurmayı değil, olmayı öncelememiz gerektiğini söyler bize. Her hayır tavsiyesinde olduğu gibi tasavvufa çağrıda da önce olmak, sonra oldurmak esastır.

İstikamet Nedir?

Evliyaullahta, kendilerinin iradesi dışında, Allah Tealâ’nın ikramı olarak keramet dediğimiz birtakım olağanustu haller sıkça görulse de, onların velayetinin asıl alâmeti keramet değil istikamettir.Bu sebeple bir murşide istikamet sahibiyse bağlanılır, bir irşat davetine istikamete çağırıyorsa itibar edilir.İstikamet; dinin emir ve yasaklarına titizlikle uyarak, ifrat ve tefrite duşmeden, devamlılığını aksatmadan dosdoğru yolda, yani Sırat-ı Mustakim’de yurumek demektir. İbadetlerde devamlılığı, itidâl halini ve Sunnet-i Seniyye’ye harfiyen tâbi olmayı gerektirir.Hz. Peygamber s.a.v., Sırat-ı Mustakim u¨zere yurume hususunda da bizler için en guzel örnek olduğundan, Sunnet’e riayet etmeden istikamet bulunamaz.

Davetin Şartları

Tasavvufa davet, daha iyi bir kul olmaya, ibadetleri ihlâsla yapmaya, kalbi ilâhi tecellilere açarak imanı kavi kılmaya, kısaca İslâm’ı içselleştirerek yaşamaya davettir.

Bu davet veya tebliği sözle yapmak zarureti ortaya çıktığında şu şartlara uymak gerekir:

İslâm çok iyi bilinmeli, söylenecekler mutlaka Ehl-i Sunnet ölçulerine uygun olmalıdır.

Tebliğde bulunan kişi anlattıklarının doğruluğuna önce kendisi inanmalı, inandığını da bunlarla amel ederek göstermelidir. Tavsiye ettiğini yaşamayanların, ağzı ne kadar iyi laf yaparsa yapsın, sözlerinde tesir ve bereket olmaz.

İslâm’ı daha guzel yaşamanın, taklitten tahkike geçmenin imkânlarından biri olan tasavvuf, din gibi yahut itikadî bir şart gibi sunulmamalı; bunun, nihayetinde bir terbiye metodu olduğu unutulmamalıdır.

Muhatabın seviyesi gözetilmeli, iyi bilmediğimiz konularda sukut edilmeli, asla tahmin yurutulmemelidir.

Tasavvufa çağrı, muhatabın iyiliğini duşunmenin, onu dunya ve ahiret saadetine eriştirme niyetinin, ona duyulan şefkat ve merhametin gereğidir. Kim olursa olsun butun insanlara değer verilmeli, nezaketle davranılmalı, yumuşak ve tatlı sözlerle hitap edilmelidir. Kendini kurtarıcı mevkiinde görup karşısındakinden minnettarlık bekleyen bir tavırdan kaçınmalıdır.

Bazen itirazla, sert tepkilerle, alayla, hakaretle karşılaşılabilir. Böyle durumlarda itidal elden bırakılmamalı, sabırlı olunmalı, umitsizliğe duşup hayra davet çabası terk edilmemelidir. Zıtlaşmaya meydan vermemek için munakaşadan ısrarla uzak durulmalıdır.

Asabiye duygusuyla Ehl-i Su¨nnet çerçevesindeki diğer metot, meşrep ve cemaatler asla eleştirilmemeli; akraba ve içinde bulunulan sosyal çevre ile mu¨nasebet kesilmemelidir.

Menkıbe Anlatmaktan Maksat

Tasavvufa çağrı, insanları Rabbimizin yoluna davettir ve Nahl suresinin 125. ayetinde buyurulduğu uzere guzel öğu¨tle, hikmetle” yapılacaktır. Ayetteki “hikmetle çağrı” telkini, tasavvuf çevrelerinde kıssa ve menkıbe ağırlıklı bir anlatım tarzını geliştirmiştir.Hikmet, bir durumun veya hadisenin altındaki mesaj yahut derin bilgi anlamlarına da gelir. Nitekim geniş ve derin anlamlar taşıyan özlu sözlere hikmet denildiği gibi, bazı olayların, uzerinde dikkatlice duşunmek suretiyle vâkıf olunabilen ibretlik mesajlara da hikmet denir. Kıssa ve menkıbeler genellikle böyle hikmetli söz yahut hadiseleri aktarırlar. Asıl mesaj ve anlamın açık olmaması, zahirde söyleneni yorumlamayı, dolayısıyla dinleyenlerde zihnî bir katkıyı gerektirmesi sebebiyle daha etkili ve kalıcı bir bilgilenme vasıtasıdırlar. Kıssa ve menkıbelerle ibretlik hadiselerin, derin anlamlı sözlerin, salihlerin örnek alınacak faziletli davranışlarının, velilerin kerametlerinin nakledilmesindeki maksat, bize duşen hisseyi ve derinlerdeki mesajı almamızdır.

Özellikle kerametleri aktaran menkıbelerin özunu ve bize bakan eğitici tarafını ihmal ederek, anlatılan keramet karşısında çocukça bir hayretle mutlu olmak, maksada uymaz. Bu tutum aşırı bir kıssa ve menkıbe duşkunluğune, bunun bir eğlenceye dönüştürülmesine yol açmaktan öte, murşid-i kâmillerin velayetini ispat çabasının, dolayısıyla muridin bağlandığı yola guvensizliğinin de ifadesi olabilir.Menkıbelerin tasavvufu benimsetmek için hikmetine binaen ve ölçusunu kaçırmadan anlatılmasında sakınca yok. Ölçu¨kaçar ve tasavvuf butunuyle kerametlerden ibaret bir alanmış gibi takdim edilirse dunya hayatını etkilemeyen bir fantezi haline indirgenmiş olur ki, bu bir vebaldir.

 

 

 

Ahmet Nafiz YAŞAR

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat