Mehmet Ali Aynî’nin Hatıraları

 

On yedi yıl süren yoğun memurluk hayatından sonra ilmî meşguliyete ve hocalığa ağırlık veren Mehmet Ali Ayni, geride eser bırakmaya büyük önem göstermiştir. Daha çok dinî, felsefî ve tasavvufî alanlarda yayınlanmış onlarca kitabı; gazete ve dergilerde kalmış birçok makalesi olan Mehmet Ali Ayninin Hatıralar kitabı, mutasarrıflık, valilik yaptığı yıllara ait hatıralarını içermektedir. Hatıraları okurken, Rumeli’den Anadolu’ya oradan Yemene İmparatorluğun değişik bölgelerinde gezinirken aynı zamanda Türkiye tarihi açısından çok önemli bir zaman dilimi olan on dokuzuncu yüzyılın son çeyreği ile yirminci yüzyılın ilk çeyreği arasındaki gelişmelerden de haberdar olmak mümkün. Balıkesir’de görevli olduğu zaman memleketteki ilk amele ayaklanmasının vuku bulduğunu da belirtmek gerekir burada.Okutmak, idare etmek ve yazmak gibi üç büyük meziyeti kendinde toplayabilmiş bir kişilik olan Mehmet Ali Aynî, 1869 yılında Manastır’ın Serfiçe kasabasında doğan sekiz yaşında iken ailesi ile birlikte İstanbul’a gitti. Orta tahsilini Gülhane Askeri Rüştiyesinde ve yüksek tahsilini de Mülkiye Mektebinde tamamladı. Bu arada Arapça, Farsça ve Fransızcasını da geliştirdi. Mülkiyede Ali Kemal, Ahmet Reşit Bey gibi pek sima ile arkadaşlık kuran Aynî’nin bu okulda unutmadığı kişilerden biri Mizan dergisini çıkaran Dağıstanlı Mizancı Murat’tır. Mizancı Murat tam anlamıyla bir ihtilal severdir. Bilhassa Fransız İhtilali’ni çok büyük bir heyecan içinde anlatır. Onu dinleyen öğrencileri de ister istemez onun tesirinde kalırlar okulun bahçesinde adeta bir açık hava tiyatrosu gibi bu ihtilali canlandırırlar. Recaizade Mahmut Ekrem de hocalarından biridir. Eski edebi ekolün temsilcisi konumunda gördükleri Muallim Naci ile Hacı İbrahim’e düşmandırlar.

 

MUKTEDİR MUALLİM

Mülkiyenin bu yıllarında henüz hafiyelik ve koyu bir istibdat dönemi yoktur. Hatıratın bu yönü yazarın döneme ilişkin değerlendirmelerini de açık bir şekilde göstermesi bakımından önemlidir. Aynî hem Mülkiye bahçesinde Fransız büyük ihtilalini canlandırmalarından hem de bazı arkadaşlarının devletin izni dâhilinde Avrupa’ya gidebilmiş olmalarını istibdat yokluğu ile açıklar. 1887 yılından itibaren bu gidişler pek mümkün olmamış hafiyelik almış yürümüştür. Bunu da yaşadıkları bir olay üzerinden anlatır Aynî. 1887 yılında edebiyat meselelerini konuşmak üzere kurdukları ve müşkül bir durumla karşılaşmamak için “Encümen-i Hamidî” adını koydukları bir cemiyet kurarlar. Her hafta Cuma günü Ali Kemal’in Süleymaniye’deki konağında toplanmaya başlarlar. Bir edebiyat tartışması yüzünden sohbet uzadıkça uzar. Gecenin geç vakti dışarı çıktıklarında konağın etrafının sarılmış olduğunu görürler. Dışarı çıkan herkes tevkif edilerek Beşiktaş karakolunu meşhur Yedi Sekiz Hasan Paşa’nın karşısına götürülürler.Gece sabaha kadar burada kalırlar. Ardından Yıldız Sarayı’na oradan da Maarif Nâzırı Münif Paşa’nın konağına götürülürler. Tabii toplantının amacı ortaya çıkınca öğrencilere Yıldız Sarayı civarında münasip bir kütüphane inşa edilmesi kararı alınır. Fakat öğrenciler mektep nizamnamesine aykırı hareket ettikleri için beş gün hapsedilirler. Olaydan sonra teftişler artar iki ay sonra Ali Kemal Halep’e gönderilir.

 

1888’de Mülkiyeden mezun olan Mehmet Ali Ayni işsiz güçsüz kalır avare avare dolaşmaya başlar. Öncesinde Mülkiye’den mezun olanlar İstanbul’da 600 taşrada 100 kuruş maaş karşılığı hemen iş bulabilmektedirler. 1888’den itibaren ise “tahsisat kalmadı” bahanesiyle mezunlara para verilmez. Mehmet Ali Aynî Maarif Nezaretine iş için başvurur. Münif Paşa’nın zor imtihanını ilkinde geçemese de yılmaz azmi ile ikincisinde başarılı olur. Sınavın sonunda Aynî, Münif Paşa’dan Mülkiye Mektebinde İlm-i Servet-i Milel muallimi olan Güzel Sanatlar Tarihine Giriş müellifi Sakızlı Ohannes Efendi’ye muavin tayin olunmak istediğini belirtir. Münif Paşa ise şu cevabı verir: “Bırak, o adam cahildir. İlm-i Servet-i Milel’i Hukuk Mektebi’nde ben okutuyorum. Seni kendime muavin yaptım.” Bundan sonra haftada üç gün Paşa ile birlikte Hukuk Mektebi’ne gider gelir. Bu okulda muavinlik yaparken kitap yazmayı da düşünür. İstatistik meselesi odaklı tercüme telif arası çalışma hazırlar ve basılması için kitapçı Karabet’e satar. Münif Paşa’nın Maarif Nazırlığı döneminde Edirne İdadisi Tarih, Lisan-ı Osmanî ve İlm-i Servet-i Milel muallimi olarak göreve başlar.

 

Lisan-ı Osmanî dersleri için hemen bir kitap hazırlamaya başlar. Epeyce muktedir bir muallim olmak arzusu vardır. Bu kitabı hazırlama sürecini şöyle anlatır: ” Çarşıya gittim. Cevdet Paşa’nın Belâgat-ı Osmaniye’si ile diğer bir müellif’in İlm-i Aruz’unu aldım. Fakat Cevdet Paşa eserini Arapça Maânî ve Beyan’ı esas tutarak yazmış.Bu yüzden onun Belâgat-ı Osmaniye’sini okuyup anlayamadım.Tabiî talebeme de bir şey izah edemeyecektim. İlm-i aruz ise, mevzua hakkıyla aşina bir hocadan öğrenilmedikçe nüfuz edilemeyecek kadar zordu. Tarih programında, “Tarih-i Sanayi” kısmı da vardı. Onun da mehazı mevcut değildi. Mekâtib-i İdadiye Müdürlüğü ise, müteakip müracaatıma karşı,tekrar, eski cevabını vermişti.” Onun çok çalıştığı idadi muallimliğinde o yıllarda tam bir kargaşalık söz konusudur. Muallimlerin ihtisasına dikkat edilmeksizin her sene başında okutacakları dersler değiştirilmektedir. Zaman içinde muallimlik bir ihtisas alanı haline gelir. Mehmet Ali Aynî ise muktedir bir muallim olarak her muallimin okuttuğu derse ait bir kitap hazırlamasını ve üç yıl içinde bu eseri Nezarete yollamasının usul kabul edilmesi gerektiğini teklif eder.

 

KİLİSELER KANUNU

Balkanlarda da çalışan Mehmet Ali Ayni buralarda çalıştığı yıllarda Osmanlı tebaası içinde milliyetçilik düşüncesinin nasıl yaygınlaştığını Üsküp örneği üzerinden anlatır. Milliyet fikri o kadar belirleyici olur ki kiliselerin Sırplara mı Bulgarlara mı ait olduğuna karar verilemez. Anlaşmazlıklar asayiş sorunlarını da beraberinde getirir.Vali Hafız Mehmet Paşa, kiliseyi haftanın belirli günlerinde Rumlara, Sırplara, Bulgarlara açmakta bulur çareyi.Bu uygulama ile Sırpların ibadet gününde Bulgarlar, Bulgarların ibadet gününde Bulgarlar kiliseye giremez. Anlaşmazlıklar ve asayiş sorunu ilk elde böyle çözülmüş olsa da bu keşmekeş İttihat Terakki döneminde çıkarılan Kiliseler Kanunun hazırlanmasına sebep olur. Kanunla hükümet kilisesi bulunmayan ekalliyetlere kilise yapma görevini üstleniyordu. Bir kasabada Rum, Bulgar, Sırp ekalliyetleri var ve sadece bir kilise varsa ve bu Rumlara aitse; orada masrafı devletin hazinesinden çıkmak üzere hem Sırplara hem de Bulgarlara kilise inşa edilecekti.Böylelikle ittihad-ı anasırın sağlanacağı düşünülmekteydi. Oysa durum beklendiği gibi olmaz. Milliyetçilikler Osmanlıya karşı ayaklanmaların bir unsuru olarak kiliseleri kullanırlar. Kiliseler Kanunu ile ilgili Selanik’te Alatini Köşkü’nde mahpus olan II.Abdülhamit’in bir sözünü aktarır Mehmet Ali Aynî: “Eyvah, Rumeli elden gitti!” der devrik padişah. Üsküp ve Kosova’dan sonra Sinop’ta çalışmaya başlayan Mehmet Ali Aynî burada kimi eserlerini de bastırır: Küçük Tarih-i Umumi, Tarih-i Edebî-î Âlem, Fakir ve Ziraat Dersleri bunlar arasındadır. Tarih-i Edebî-î Âlem adlı eseri ise onun başına türlü işlerin gelmesine sebep olur.Eserin müsveddelerini Maarif Nezareti’nde Encümen-i Teftiş ve Muayene gözden geçirmiş bazı kelimelerin çıkarılmasını talep etmiştir. Vatan, millet, inkılâp, terakki gibi kelimelerin hemen hepsi kırmızı mürekkeple dikkatle çizilmiş hatta bazı sayfalar büsbütün karalanmıştır.

 

YEMENLİLERİN DÜNYASI

Daha sonra Arabistan ve Irak bölgelerinde görevlendirilen Mehmet Ali Aynî buraların insanlarını ve adetlerini çok iyi tanımıştır. Yemen halkının isyankar ruhu, müesses mülki taksimatını anlatır mesela. Arap’ın evin küçüğüne beyt büyüğüne dar deyişini ayrıca kariye, nahiye, kaza vb örnekler üzerinden bu mülki taksimatı anlatır. Yemenliler hakkında şunları yazar: ” Yemen’de herkesin okuyup yazması vardı. Çocuklara kumların üstünde elifbayı öğretmeye başlarlardı.Fakat halk medeni bir seviyeye varmış zannedilmesin.Bu havali,değil ortaçağ, ilk devirlerin canlı timsali idi.Hiç unutmam,ilk memuriyet günlerimde, bir gece sokağa çıkmış idim. Ayağım bir şeye takıldı, baktım yerde kocaman bir torba var.İçindekinin ne olduğunu merak ettim.Meğer köyden gelen ve dönüş için sabahı bekleyen bir karı koca değil mi imiş. Üşümemek ve muzır haşarattan kurtulmak için, yanlarında taşıdıkları bir torbanın ağzını kapayarak birbirlerine sarılıp yatmışlar.Ayak yolu su, temizlik! Böyle şeyleri aramayın! Ahali, elleri ile et ve pilavı yerler; yağlarını yüzlerine, vücutlarına, saçlarına, sakallarına sürerler. Bunun sebebi şudur: Derilerinin çatlamamasını temin.” Hatırlar bir yanı ile gerçeğin tasviri bir yanıyla da pekala şarkiyatçı bakışın göstergeleri olarak okunabilir.

 

İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİNE HİZMET

Abdülhamit’le ilgili pek olumsuz anlatımı bulunmayan Mehmet Ali Aynî Meşrutiyet yılları öncesinde ve sonrasında devlet görevlisi olarak da çalışmış ama İttihat ve Terakki’ye de oldukça sıcak bakmıştır. Balıkesir’de iken akrabası Şevket Cenani vasıtasıyla İstanbul’dan haberler edinir, gazeteler alır. Zaman zaman sıkıntıları da olur bu durumun. Bundan dolayı Kanun-ı Esasi ilan edilince dönemin bütün nüfuzlu isimlerine matbuat hürriyetinin kayıtsız şartsız temin edilmesinin gerekliliğine dair telgraflar çeker. Telgrafların altına da, fazla dikkat çekmesi için “Umum Balıkesir Ahalisi” imzasını koyar. Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin oğlu Kevakibizade Muhtar Bey bu müracaatı sadrazama da bildirir. Sadrazam ise bu işin esasının öğrenilmesi için Balıkesir mutasarrıflığına yani telgraf yazarına bir buyrultu gönderir. Kanun-ı Esasi’nin ilanı hakkındaki telgrafnameyi sabahleyin daha yatağında iken okur.Okuduktan sonra neler yaptığını hatıratında şöyle anlatır: “(..) okur okumaz hemen fırladım.Misafir kaldığım konağın divanhanesine çıktım.Henüz yataklarından kalkmak üzere bulunan arkadaşları topladım.Onlara da yüksek sesle elimdeki telyazısını tekrarladım.Vilayete derhal Mebus seçimi hakkındaki nizamnamenin gönderilmesini yazdım.Sonra arabaları hazırlattım.Balıkesir’e döndüm.”

 

Meşrutiyetin ilanından sonra Balıkesir’e İttihat ve Terakki Cemiyeti imzalı pek .çok telgraflar gelir.Balıkesir’de İttihat Terakki’nin hiçbir teşkilat ve murahhası olmadığı için liva Telgraf müdürü bu tel yazılarını Mehmet Ali Aynî’ye getirir. Muhatap bulunmadığı ve ne yapılmasının gerektiğinin bilinmemesinden kaynaklanan bu durum karşısında Mehmet Ali Aynî gelen telgrafları “Balıkesir İttihat ve Terakki Cemiyeti” imzasıyla cevap verir. Bunu yapmaktaki amacı Sultan II. Abdülhamit idaresine, İttihat ve Terakki’nin devletin her yerinde güçlü olduğunu hissettirmektir. Bunda Başarlı olduğunu da itiraf eder.Balıkesir’de inşa ve tamir ettirdiği okullardan dolayı halkın sevgisini de kazanan Mehmet Ali Aynî’ye “Hasbî” adlı bir şair okulların tecdit ile ihyasına katkıları metheden hasbi şiirler yazmıştır. Bunlardan birinin bazı bölümleri şöyledir:

 

“Abd-i muallâ rütbeli

Mehmet Ali Bey himmeti

,Lütfeyleyip inşasına

İnsanlığın î’lâsına

Oldukça ilm ü marifet

Olsun bu dar-ı terbiyet”

 

Balıkesir Balya’da bir madende Meşrutiyet sonrasında meydana gelen ayaklanma Osmanlılardaki ilk amele ayaklanmasıdır. Madenciler, Alman ve Fransız mühendisleri korkutarak yerlerinden kaçırırlar. Bu ayaklanmanın bastırılmasından sonara Çay İskelesinden Yunan bayraklı bir vapurla yola çıkar Mehmet Ali Aynî. Yanında İttihat ve Terakki Cemiyetinden tanıdığı ilk kişi Sudi Bey’de bulunmaktadır. Onun konuşmaları Mehmet Ali Aynî’de garip tesirler uyandırır. Vapur kapatanına şöyle der mesela: “Biz bir daha sizleri Rumca konuşturmayacağız.” Bu sözden hareketle gelecekte olacak olan olayları da dikkate alarak bu konudaki düşüncelerini şöyle yazar Mehmet Ali Aynî: ” Yol arkadaşımın bu sözlerinden ileride neler çıkacağını hissederek biraz üzülmüştüm.Çünkü İstanbul’da milli hükümetin teşekkülünden sonra birçok gençlerimizin her tarafta “Vatandaş!Türkçe konuş!” diye vuku bulan mükerrer ihtar ve nasihatlerine rağmen hâlâ vapurlarda, trenlerde ve bilhassa Ada iskelesinde Yahudilerin,Rumların Türkçeyi ağızlarına almamak için bugün bile ısrar ettiklerini görüyoruz. Bu adamların, bundan otuz beş sene evvel, bu hususta ne kadar hadnaşinas olduklarını binaenaleyh otuz beş sene evvel, bu hususta ne kadar şımarık bir vaziyet takınacaklarını düşününüz…. Nitekim vapur kaptanı da orada hemen bir vaka çıkarmak temayülünü göstermiş ve müdahalem ile muhtemel herhangi bir hadisenin önüne geçmiştim.”

 

İMPARATORLUĞUN TAŞRASI

Kanun-i Esasi’nin ilanından üç ay sonra Lazkiye’ye giden Mehmet Ali Aynî burada da mekteplerle yakından ilgilenmiştir.Buraya gittiğinde mekteplerin muallimlerin maaş alamamasından dolayı kapalı olduğunu fark eden Mehmet Ali Aynî derhal emirler vererek şiddetli tedbirlere başvurarak mektepleri açtırır. Öğretmenlerin aylıklarını karşılamak üzere “iane-i lâhmiye” adı altında ihdas edilen verginin toplanmasına özel bir önem verir. Kasaplar bu vergiyi ödemeden bir okka et satamaz.Bu suretle mekteplerin kapılarındaki kilitler kalkar, tedrisat başlar ve muallimlerin yüzü güler. İdadide zayıf olan Türkçe derslerinin güçlendirilmesi ve öğrencilerin bu derslere hecesinin arttırılması için İstanbul’dan faydalı ve meraklı kitaplar getirtir.Kütüphaneyi bu kitaplarla doldurur. İdadinin müdürü İttihat ve Terakki mensubu bir öğretmendir. Oldukça idealist olan bu öğretmen okulda ilginç bir olayın vuku bulmasına sebep olur.Haşim Bey bir gün talebelerden birine Türkçe bir manzume ezberlemesini ve bunu derste okumasını ister.Liva mühendisinin oğlu II. Abdülhamit’in methi ile başlayan bir şiir beller. Sıra kendisine gelip inşada girişince, ateşli Haşim Bey hemen hiddetle yerinden kalkar, çocuğun elindeki kağıdı alır ve paramparça ederek yere fırlatır Akşam evde olaya muttali olan talebenin babası durumu başkalarına da anlatır. Böylece iş büyür. Ahali müminlerin halifesine hakaret eden Haşim Bey’i parçalamaya karar verir. Haşim Bey ise kendini ahalinin elinden zor kurtarır. Aradan bir müddet geçtikten sonra Mehmet Ali Aynî’nin gayreti ile tekrar Lazkiye’ye döner.

 

Bu görevinden sonra Mamûretülâziz ve Trabzon valiliklerinde bulunan Mehmet Ali Aynî Babıâli Baskını sonrasında valilikten alınır. Onun yerine bu göreve Samih Rıfat atanır. İlk önce bunun sebebini anlayamaz. Hizmet süreleri 25 seneyi dolduran Mülkiye mezunları emekli edilmektedir görünürde. Fakat bu emekli edilme şartları Mehmet Ali Aynî’ye uymamaktadır. İstanbul’a geldikten sonra esas sebebini anlar.Bir gece Trabzon İdadisi’nde Spinoza hakkında öğretmenlerden birinin verdiği konferansı dinlemeye giden Mehmet Ali Aynî’nin eline konferans sırasında bir telgraf tutuşturulur. Babıâli Baskınını bildirmektedir bu telgraf. İmza yerinde ise sadece “Talat” yazmaktadır. Telgrafı okuduktan sonra imzanın atılış şeklindeki garabete dikkat çekerek gayri ihtiyari “Talat Bey’in bu hareketi bana Patrona Halil Vakası’nı hatırlatıyor” der. Bu cümle dallanıp budaklanarak ve bir çok ilavelerle Talat Paşa’nın kulağına gider. Laf adeta çığ gibi büyüyerek İstanbul’a ulaşır. Talat Paşa da sadrazam olunca ilk iş olarak Mehmet Ali Aynî’yi valilikten uzaklaştır.

 

Mehmet Ali Aynî mülki hizmetlerinden sonra tekrar maarife döner. Yarının büyüklerini yetiştirmek için Darülfünun’da vazife alır. Felsefe muallimi Emrullah Efendi’nin hastalığından dolayı istifa ettiği göreve Maarif Nazırı Şükrü Bey’in isteğiyle getirilir. Müfredat programını ve seleflerinin tedris tarzını beğenmeyerek istifa eder. Onun istifasıyla açık kalan dersleri Ziya Gökalp’e teklif ederler. Gökalp sadece İçtimaiyat’ı kabul eder felsefe derslerini Mehmet Ali Aynî’nin okutmasında ısrar edilmesi gerektiğini belirtir. Bu görevi kabul eden Mehmet Ali Aynî müderrisliği sırasında Edebiyat Fakültesi Müderrisler Meclisi reisliğine seçilir. Edebiyat Fakültesi Mecmuası’nın yayınlanmasını temin eder. Babanzade Naim Bey ile beraber felsefe ıstılahlarını tespit eder ve Darülfünun Tarihi’ni kaleme alır. Hatıralar asıl başlaması gereken yerde bitmektedir nedense. Hem Darülfünun yılları hem de Şeyh-i Ekber’i Niçin Severim, Hüccetü’l-İslam İmam Gazali gibi eserlerinin yazım süreçleri hakkında hiç bilgi edinemiyoruz bu hatıralardan. Hele özel hayatı, evliliği hiç yoktur. Öte yandan Cumhuriyet yıllarında yaşananlarla da ilgili herhangi bir anlatımın olmayışı dikkat çekici. Soyadı Kanunu çıkarıldığında ailesinin mahlası olan Aynî’yi bırakmak istememesinden dolayı almış olduğu soyadından dolayı epey sıkıntı yaşamıştır Mehmet Ali Aynî. Kadıköy nüfus memuruna bu soyadının Türkçe olduğunu ilmi olarak ispatlaması gerekmiştir mesela.Oldukça eksik olan hatıraların anlattığı dönemlerle ilgili farklı malumatlar sunduğunu da belirtelim.

 

Mehmet Ali Aynî, Hatıralar, 2011,140 sayfa.

 

 

Asım Öz

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat