Çanakkale’de Şehid Olan Bir Askerin Son Mektubu…

Son dönemde giderek farkımız azalıyor. Ötekileşiyoruz. Olmazsa olmazlarımız giderek azalıyor. Eleştirdiğimiz insanlardan farkımız kalmıyor. Sekülerleşiyoruz. Para, makam, kadın faktörüyle çetin bir sınavdan geçiyoruz. Dejenerasyon had safhada.Hatta konuşmalarımızda, sohbetlerimizde “Dini bu işe karıştırmayalım” ifadelerini biz kullanıyoruz.Kısacası, gidiş iyiye değil, kötüye…Bu olumsuzluklara, yavelere karşı siperleri terke etmeyenlere sözüm yok.

 

Sevgili okuyucu:Biz dini bir tarafa bırakamayız. Dini her şeye karıştırırız. Hayatımızda olmazsa olmazımız bizim dinimiz, inancımız. Çünkü biricik yaşam kaynağımız. Aksi halde dünyada yaşamamızın bir anlamı kalmaz.Evet, ben İslâmcıyım. İslâmcılığın ayrıcalıklı ve farklı bir anlam taşıdığını biliyorum. Yani kısacası ümmetçi. Dün olmazsa olmazımız ne ise bugün de aynıyla geçerli… Birilerinin kalkıp “bu devirde hâlâ aynı kafa mı” sorusuna, evet hâlâ aynı kafa, aynı düşünce cevabını vermek, kanaatimce bir ayrıcalık…Hele “Biz sizin bildiğiniz Müslümanlardan değiliz” ifadesi, aşağılık kompleksinin en açık tezahürü. Yine liberalizm ayaklarına yatmanın ciddi bir düşünce vebali içerdiğini söylemeye gerek yok.Şimdilerde “olduğumuz gibi değil, göründüğümüz gibi olmaya” başladık.Allah ıslah etsin ve feraset versin, demekten başka söylenecek bir şey yok…Bugün aslında konuya mektuplardan bahis açarak girecek ve Çanakkale mektubunu konu edinecektim. Ama olmadı. Dilerseniz sözü fazla uzatmadan Çanakkale’de bir Mehmedçiğin şehid olmazdan önce annesine yazdığı son mektubu aktaralım:

 

“Valideciğim,Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!

 

Nasihat-âmiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğum için sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubumu selâmlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir sedâ ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim çığıl çığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu… Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasıyla beni tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.

 

O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.Ey Allah’ım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel çayırların üzerine diz çöktüm.Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim:

 

“- Ey Alemlerin Rabbi; Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Hâlıkı! Sen bütün bunları Türkler’e verdin. Yine Türkler de bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türkler’e mahsustur.”Ey benim Rabbim: Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celâlini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!”Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mesut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.

 

Anneciğim,Oğlun Halit de benim gibi güzel yerlerdedir.Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız olmaz mı?Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun.”*

 

Oğlun

Hasan Etem

4 Nisan 1331 (17 Nisan 1915)

 

Mustafa Arıkan, Asker Mektupları, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Konya 1990, s. (ek bölüm) IX. Ayrıca bahsi geçen mektup 19 Mart 1990 Pazartesi tarihli Tercüman Gazetesinde yayınlanmıştır.

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat