Tevbe Kapısına Yapışmak

 

Tevbe, insanın “kul” olduğunu idrak ve itiraf etmesinin en büyük işaretlerinden birisidir. Tevbe, “Ben kulum, âcizim, hatalıyım; gördüğüm ve görmediğim, bildiğim ve bilmediğim, saydığım ve sayamadığım kadar çok eksik ve günahım var!” demektir.Bir insanın, hangi mevki ve makamda olursa olsun, hatasız olması mümkün değildir. En büyük peygamberler, insan olmaları hasebiyle hep hata işlemişler ve bu “zelle”lerine karşı Allâh’a gözyaşı dökerek bağışlanmalarını talep etmişlerdir.İnsanlığın atası Hazret-i Âdem, ilk insan, ilk peygamber de hata işlemiş, Allâh’ın emrine karşı gelmiştir. Ancak onu, şeytandan ayıran en büyük fark, hatasını fark eder etmez, itiraf etmiş, boynunu bükmüş ve Rabbinden bağışlanmasını niyaz etmiş olmasıdır. Kur’ân-ı Kerim’de pek çok peygamberin zellelerine, yani irâdî olmayan hatalarına işaret edilmiştir. Ve yine Kur’ân-ı Kerim’de bu peygamberlerin, hatalarını müteâkip yapmış oldukları tevbelere yer verilmiştir. O hâlde hatasız kul olmaz. En güzel hata, peşinden tevbe ve nedâmet gelen hatadır.Peygamber Efendimiz de “günde yüz defa Cenâb-ı Hakk’a istiğfar ettiğini” haber vermiştir. Allah Teâlâ tarafından Peygamber Efendimiz’in gelmiş gelecek bütün günahlarının bağışlandığı bildirildiği hâlde, O’nun -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu kadar çok istiğfar etmesinin hikmeti, tevbe ve duânın insanın derecesini yükselten bir kemal vasfı olduğunu da ortaya koymaktadır.

Demek ki, “Ben ne hata yaptım ki? Benim hiçbir günahım yok!.. Ben, tertemizim!..” demek şeytandan, “Yâ Rabbi, bildiğim-bilmediğim bütün hata ve günahlarım için beni bağışla!..” demek ise, Rahman’dan…İnsan, îman şerefine ermekle daha önceki bütün günahlarından temizlenmiş olur. Yani Kelime-i Şehâdet’i ilk defa telaffuz eden bir insan, müslüman olurken, kul hakkı hâriç, Allâh’a karşı işlemiş olduğu bütün günahlarını sıfırlamış olur. Ondan sonra işlediği her hata ve günah için “tevbe” etmesi, yani o günahının bağışlanması için samimiyetle pişmanlık duyması ve bir daha o hataya düşmemek için azami gayret göstermesi gerekir.Tevbe sayesinde, kul hakkı hâriç bütün günahlar bağışlanır. Kul hakkı ise, ancak âhiret günündeki helâlleşmenin ardından silinmiş olur. Bu helâlleşme, hak sahiplerinin haksızlık yapan kimselerden haklarını alması şeklinde olur. Âhirette geçer akçe, dünyada yapılan iyilikler ve onların sevaplarıdır. Dolayısıyla pek çok insana haksızlık yapan kimseler, bunun bedelini, âhirete götürdükleri iyiliklerinden ödemeye başlarlar. Eğer kapısındaki alacaklılar bitmeden önce, hayır, hasenât ve sevapları biterse, bu sefer, alacaklıların günahını yüklenmeye başlar. Böyle kimseler için Peygamber Efendimiz, “âhiret müflisi” tâbirini kullanmıştır.

Kul hakkı dışındaki bütün haklar, Allah Teâlâ ile kulu arasındadır. Rabbimiz, dilerse adâleti ile muâmele eder ve kuluna hak ettiği cezayı verir. Dilerse, hata ve günahlarını bağışlayarak cennetine dâhil eder. Nâdir kullarına ise, yaptığı hata ve günahları da “iyilik ve hasenâta” tebdil ederek (çevirerek) öyle cennetini lutfeder.O hâlde mü’minin vazifesi, öncelikle Rabbimizin karşısına kul hakkı ile çıkmamaya çalışmaktır. Sonra da “En Sevgili” ve üzerimizdeki “En çok Hak Sahibi” yüce varlık olan Allâh’ın huzurunda mahcub olmamak için hataları azaltıp hayır, hasenât, ibâdet ve tevbeleri arttırmaktır. Rabbim, huzuruna yüz akıyla tertemiz bir şekilde varan kulları arasına bizleri de dâhil eylesin. Âmin.

Zimmeti, kulların elinde bulunan bir kulun Allâh’a yürümesi, mânen terakkî etmesi mümkün değildir. Yani başkalarına karşı kul hakkı borcu olan bir kulun, bu ağır yük ile Allâh’a yaklaşması zordur.Tevbe edilen bir günahta ısrar etmemek gerekir. Nitekim “Israrla beraber küçük günah, tevbeyle beraber büyük günah yoktur!” denmiştir.İnsanın, defalarca tevbesini bozduğu hâlde, yine o günahtan vazgeçmek için tevbe etmesi gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hak’tan başka müracaat edecek başka bir kapı yoktur. Şeytan, insanı, “Bu kadar tevbe ettin ve tevbeni bozdun; artık tevben kabul edilmez, vazgeç!” diyerek günah bataklığına dâvet eder.Kul, bütün irâde ve gayretini kullanarak o hatâyı tekrar işlememeye azmetmeli, ancak nefsine ve şeytana mağlup olup hatâya düştüğünde yine Rabbinin sonsuz merhamet ve affına sığınmalıdır.Ancak bu, “Nasıl olsa Allah affeder!” düşüncesiyle her türlü hatayı işleyip tevbeyi hep daha sonraya ertelemek de değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak: “…Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allâh’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (Lokman, 33) buyurarak insanları ikaz etmektedir. O hâlde, Rabbimiz affedicidir, affı sevendir. Bunu her zaman bileceğiz, hissedeceğiz. Ama buna gereğinden fazla güvenerek gece-gündüz, bile bile hata işlemeye devam etmenin bir mânâsı yoktur. Unutmamalıdır ki, şeytan, bu acınacak durumuna Allâh’a karşı bir defa isyan etmekle düşmüştür.

Âyet-i kerîmede, hatâ işleyen bir mü’minin tavrı şöyle anlatılmaktadır:”Allâh’ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir. İşte Allah, bunların tevbesini kabul eder. Allah, her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca, «Ben, şimdi tevbe ettim.» diyenler ile kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tevbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlanmıştır.” (en-Nisâ, 17-18) Bir de şu unutulmamalıdır: Günahın küçüğü, büyüğü yoktur. Onun, kime karşı işlendiği önemlidir. Bazen Rabbimiz, küçücük bir iyiliği, kulunun bağışlanmasına vesile kılarken, bazen de küçücük görünen bir hata sebebiyle kulunu cehennem ile cezalandırmaktadır.Bir kulun, üzerindeki sorumlulukları lâyıkıyla edâ edemediği, kulluk vazifesini gereği gibi yerine getiremediği için mahzun bir hâlde olması tavsiye edilmiştir. Cenâb-ı Hak, kalbi kırık ve mahzun kimselerle birliktedir, gururlu ve mütekebbir kimselerle değil!..

Bir mü’minin, günahın her türlüsünden ve günaha kaydırabilecek her türlü söz, hâl ve davranıştan şiddetle kaçması gerekir. Bir insan, nasıl ölmemek veya hasta olmamak için zehir gibi bedenine zararlı maddelerden uzak durmaya çalışırsa, ruh ve mâneviyatını korumak için de onun zehri durumundaki günah ve isyandan uzak durmalıdır. Bir mü’minin kalbi, bedenindeki herhangi bir uzuvdan daha kıymetlidir. Kalp teklemeye başladığında, bütün vücudun hayatı sona erer. Günahlar da doğrudan kalbi hedef almakta, onu kirletmekte ve katılaştırmaktadır. Kalbi günahla kirlenen birisinin, îfâ ettiği ibâdetlerden zevk almaması, ona verilmiş olan ilk cezâdır. İkinci büyük cezâ da kalbindeki şefkat ve merhamet duygusunun kendisinden alınmasıdır. Böylece o, gönül huzurunu kaybeder. Üçüncü büyük cezâ ise, son nefesinde îmanını muhafaza edememe tehlikesidir. Rabbimiz, günahlarla aramızı, doğu ile batı kadar uzak eylesin. Hatâya düştüğümüz zaman en kısa sürede tevbe edebilmeyi nasip eylesin. Bağışlanma talebini erteleye erteleye ölüm meleği Azrâil’i görünce, çaresizlik içinde neticesiz bir tevbeye başvuran kullarından eylemesin!.. Âmin.

 

 

Zahide Topçu

Şebnem Dergisi 73-74. Sayılar

 

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat