Son On Beş Dakika

Fatma Barbarosoğlu hem gazete yazılarıyla hem de yayınladığı eserlerle insanlarımızın ufkuna katkıda bulunan samimi bir yazar. Fatma Barbarosoğlu 1962 yılında Afyon’da doğdu. 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünü bitirdi. Kendi deyimiyle “Zamanında bırakın üniversiteyi, koca şehirde bile başörtülü bir öğrenci görünce tanışmak için peşinden koşardık ve selam verip sarılırdık” dediği bir ortamda eğitim gördü. “Tasavvufi Eğitimin Değerlendirilmesi” başlıklı teziyle Yüksek Lisans; “Modernleşme Sürecinde Moda ve Zihniyet İlişkisi” teziyle de doktorasını tamamladı. “Gün Akşamsızdır” adlı öykü kitabıyla yılın hikâyecisi seçildi. (2001) Yayımlanmış onun üzerinde eseri bulunmaktadır. “Son On Beş Dakika” isimli son romanını geçtiğimiz ay yayınlayan Barbarosoğlu ile hem romanı hem de günümüzün meselelerine dair konuştuk.

Fatma Barbarasoğlu ismi pek çoğumuzun dünyasında yıllardır önemli bir yer tutuyor. Farklı ve incelikli bir hassasiyet süzgecinden geçen düşüncelerinizi hem gazete yazılarınızdan hem akademik çalışmalarınızdan hem de roman ve hikâyelerinizden takip etme imkânı buluyoruz. Aslında tüm bu yelpazede, gözlemleyen ve yazan bir Barbarosoğlu portresiyle karşılaşıyoruz. Son romanınız “Son Onbeş Dakika” yı okuyanlar sanırım bu durumu daha yakinen göreceklerdir. Daha önceki konuşmalarınızdan birinde bahsettiğiniz İlkokul Öğretmeninizin sizlere yönelik sorduğu “Son üç gününüz kalsaydı ne yapardınız?” sorusu halen hayatınızda belirleyici bir yere sahip gibi duruyor. Bu çerçevede ele alırsak Fatma Barbarosoğlu’nun “Son Onbeş Dakika” ile okurlarına vermek istediği ana mesaj nedir?

İyi bir sanat eseri tek bir mesaj vermez. Daha doğrusu mesaj vermez. İyi bir sanat eseri muhatabını zenginleştirir. Hakikate ulaşmasına katkı sağlar. Daha önce idrak edemediği durumları idrak etmesini sağlar. Her okuyucu kendi ışığını bulur metinde. Eleştirmen bu ışıkların toplamından bir prizma ortaya çıkarır. Ama yazar kendisi kitabın mesajları üzerine konuşuyorsa eğer ortada edebi bir metin değil didaktik bir metin var demektir. Ben “bilen” bir yazar olmadım. Okuyucumdan daha çok şey bildiğime hiç inanmadım.

Son kitabınız pek çok küçük hikâyenin iç içe geçtiği bir kurguya sahip. Kendi dünyalarında yaşayan insanların sokağa yansıyan halleri ve onları gözlemleyen insanların birbirlerine dair -kimi önyargılı- düşüncelerini de olabildiğince açık bir dille yansıtmışsınız. Toplumun temel sorunlarını kahramanların ağzından tartışmaya açan bir gözlemciyi okuyor gibi hissettik kendimizi. Nitekim Ümit Hanım’ı anlattığınız bölümde kahraman kendisine şunu soruyor; “Rolüm mü kimliğim oldu benim, kimliğim mi rolüm?” Sizce günümüz insanı romanınızda olduğu kadar yalın bir şekilde kendini sorgulayabiliyor mudur?

Sorgulayanlar da var sorgulamayanlar da. Ya da uzun bir süre hayatın içinde popüler kültür kodlarına mutlak bir teslimiyet yaşandıktan sonra bir “şey” oluyor ve ötelerin dili hatırlanıyor. Bir iflas, bir hastalık, bir ölüm kendimizi yeni baştan sorgulamamızı tövbe kapısından içeri girebilmek için boyun bükmemizi sağlayabiliyor.

Romanda pek çok karakter var. Özellikle ilk bölümde birbirine farklı şekillerde bağlı dünyaları okuyoruz. Kahverengi Kadın, Nalburun Çırağı, Ümit Hanım, Kemençevî Emin Bey, Seyfi Bey, Müeyyet Hanım, Nalân Hanım, Nalbant Hacı Hasan Efendi, Zühal… İkinci bölümde ise birbiriyle arkadaş olan doktorlar Coşkun, Sami, Metehan ile ekran yıldızı haline dönüşmüş Ahmet’in hikâyeleri anlatılıyor. Romanın okuru bu kadar geniş bir yelpazede elbette kendince bir kahraman seçiyor kendisine. Romanın yazarı olarak bu geniş hikâyede sizin kahramanınız kim? Bu kahramanı bir de sizin pencerenizden anlamak isteriz…

Bu bir anneye en çok hangi çocuğunuzu seviyorsunuz diye sormak gibi oldu. Ben bütün o kahramanların birbirine temas ettiği, hikâyelerini birbirilerinin hikâyesinde dinlendirdiği, dillendirdiği havayı seviyorum. Romanın iklimini seviyorum.

Günümüz iletişim teknolojileri hayatımızın her yanını kuşatmış durumda. Özellikle sosyal paylaşım ağları konusunda aileler oldukça tedirgin. Romanın bir yerinde bu konuya değinerek ailelerin çocuklarından ne derece bihaber olduklarını ve bu yapay dünyanın çocuklarımızı nasıl bir anlayışa sürüklediklerini betimlemişsiniz. Bu konuda bir anne olarak kendi kızınıza nasıl bir yol izlemesini önerdiniz? Bu durumun geleceğine dair düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Bu mesele başlı başına bir söyleşi konusu. Çocuklarıma şöyle yaptım diyebilecek durumda değilim. Çünkü onların hikâyesi henüz tamamlanmış değil. Hikâyeler sondan geriye doğru yazılır. Dolayısıyla bir anne olarak “ben böyle yaptım siz de böyle yapın” diyecek bir konumda değilim.Ama internet meselesi bizim en önemli meselemiz olmak durumunda. Çocukları ve gençleri internet bağımlılığından kurtarmak için sanat, spor ve ilahi neşveyi temrin ettirecek dini eğitim muhiti sunmak zorundayız.

“Merhameti olmayanın ahlakı olmaz” demiştiniz daha önce. Bu romanda da “Aylak adamın ahlakı olmaz” diyerek yine ahlak kavramına göndermede bulunmuşsunuz. Genel olarak düşündüğümüzde hayata hangi pencereden bakmayı yeğliyorsunuz? Bakış açınızda belirleyici olan temel değer nedir?

Pencereler bakışımızı daraltır. Ufkumuzu kapatır. Pencereden değil göklerden bakmaktı muradım. Göklerden bakmak için yükselmek gerekir. Sorun şu ki post-modern dönemi yaşayan faniler olarak bir karış bile yükselemiyoruz.Yükselmek için Efendimiz nasıl yaşamıştı neler hissetmişti? Nasıl sükut etmiş nasıl davet etmişti bu sorulara cevap bulmaya çalışıyorum. Ve bilginin değil esas olanın “yaşamak” olduğunu hiç unutmamaya çalışıyorum. Ne buyuruyor efendimiz “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.” Ahlakımı güzelleştirmeye çalışıyorum. Ahlak şefkat ve merhamet ile başlıyor diye düşünüyorum. Şefkat ve merhametin olmadığı yerde katı bir ahlakçılık çıkıyor ortaya.

Karı koca ilişkileri günümüzün en çetrefilli meselelerinden biri haline gelmiş durumda. Gün boyu çalışan çiftler yorgun argın geldikleri evlerinde birbirlerini anlayamadan, birbirlerini dinleyemeden sahte bir yaşamı sürdürmeye devam ediyorlar. Bu durum en başta aile kurumunu kökten sarsmaya diğer yandan da ahlaki zafiyetler dolayısıyla da toplumu etkilemeye başlıyor.Romanınızda “Sev sevebildiğin kadar yanındakini..Sana,yalnız birini sevebildiğin günlerin ışığı kalacak. Sevgi kalmaz. Ama o sevginin içimize bıraktığı ışık kalır” diyerek bu soruna göndermede bulunuyorsunuz sanki. Toplumun bu konudaki çıkmazları aşması hususunda günümüz insanına ne önerirsiniz? Hakikati haykırmak yeterli mi sizce?

Edebiyatçının görevi bir şey önermek değildir. Edebiyatçının görevi, sosyoloğun görevi muhatabına esneklik duygusunu kazandırmaktır. Ama ne esnekliği? Lastik esnekliği değil. Çelik esnekliği. Çelik, üzerine ne kadar yük binerse binsin aslını muhafaza eder. Çelik esnekliğini kazandığımız zaman bütün ilişkilerimizi daha sağlıklı, daha estetik, daha duyarlı ve Rıza’ya uygun olarak yürütebileceğimizi düşünüyorum.

“Son Onbeş Dakika”nın kimi kısımları Andre Gide’in “Dar Kapı” isimli eserini hatırlattı bize. Melankoli ve şiirsel anlatım insanı alır götürür bu romanda. “Kelimeler camdandı, hepsi kırıldı/ Harfler cam, yüreğim cam /…Kavanozun içinde harflerim/ Kavanoz cam/Harfler cam/Yüreğim hepsinden önce kırıldı “ ifadelerini okurken de sizin dünyanızdan yansıyanları okuyabiliyoruz. Aynı zamanda şiir de yazan bir Barbarosoğlu mümkün müdür merak ediyoruz?

Ben de her Türk genci gibi edebiyatın yolunu şiir kapısından zorladım. İlk şiirimi ilkokul 3.Sınıfa giderken yazmıştım. Çok anlamlı değildi. Ama 6.sınıfta yazmış olduğum şiirde bugünkü kalemimin mayasını bulurum.

İstanbul sokaklarında bir çocuk

Soğuktan morarmış elleri

En güzel limonlar bende diyen ince çocuksu sesi…

Uzun bir şiir, bu minvalde devam ediyor.

“Son Onbeş Dakika”da zengin bir cadde üzerinde ikamet eden ve iş tutan insanların dünyalarına değinmişsiniz. Peki, size Mısır desek, Mavi Marmara desek, Çeçenistan desek, Irak desek pencerenizden sayfalara düşecek kelimeler neler olurdu merak ediyoruz?

Roman için mi inceleme eser için mi cevap bekliyorsunuz diye sormam gerekiyor.Roman konuştuğumuza göre roman üzerinden cevap vereyim.Mısır bahsi, zihnimin endam aynasında çok net değil.Mavi Marmara benim için Furkan demek.Çeçenistan Emanullah demek.Irak Ebu garip hapishanesi demek.Hepsini tek bir cümlede toplamak gerekirse Ümmet ağlıyor.19 yüzyılda ağlamıştı.20 yüzyılda ağlamıştı.21.Yüzyılda ağlamaması için ufkumuzun geniş,imanımızın kavi muhabbetimizin baki olması gerekiyor.

Fatma Barbarosoğlu bundan sonrası için ne düşünüyor? Sırada ne var?

Ben aynı zaman diliminde birkaç kitap bir arada çalışırım. Hangisinin biteceği, hangisinin öncelik kazanacağı kitap yayınlanmadan önceki altı ay içinde belli olur.Son On Beş biter bitmez yeni bir romana başladım. Çok heyecan veriyor şimdilik. Bu heyecan devam ederse sıradaki kitap roman olabilir. Ama uzun bir süredir bekleyen bir kitabım var. İsim bulamadığım için yayınlayamıyorum. Çünkü hazır olan ismini değerli arkadaşım Nazife Şişman’a hediye ettim. Çünkü onun kitabı hazırdı. Benim henüz yazılmamış yazılarım vardı. Zaman içinde yeni bir isim gelir diye düşünmüştüm ama hala gelmedi.

 

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben de teşekkür ederim.

 

 

Yunus Emre Altuntaş

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat