NEBiLER HABERDEN FAZLASINI GETiRiR

 

İslam tasavvufuna göre nübüvvet sırrının ne olduğu, peygamberliğin niçin gerektiği, peygamberlik müessesesi içerisinde Hz. Muhammed (s.a.v.) adıyla fizik âleme ayak basmış hakikâtin diğer peygamberler arasındaki konumu ve devrinin mümeyyiz özelliği gibi bahisler önemli bir basamak teşkil eder. Neden nebi gönderilmeye ihtiyaç duyulmuştur, peygamberlerin gönderilmesi neden önemlidir yahut önemli midir? Madem insan hakkında Allah “ben bütün emaneti, bütün sırları insana yükledim’’ demiştir; o zaman insan doğrudan aydınlanamaz mı? Nübüvvet çizgisinde olmayan bazı mistik akımların iddia ettiği gibi ilm-i nübüvvet düzeyini devredışı bırakarak neden kurbiyyet elde edilemesin? Nübüvvet acaba böyle bir şey mi yoksa insanlık için olmazsa olmaz şartlardan birisi mi?

 

Ben, mertebeler üzerine çok vurgu yaparım. Mertebeler gerçekten çok önemli çünkü biz, anlamaya çalıştığımız dini hatta tanrıyı hangi dille çağırırsak çağıralım; onu bulmaya çalışmamız da yine bu mertebe dahilinde olduğu için mertebenin hususiyeti, bizim onu arayışımızı da belirlemektedir. Yani biz ruhlar mertebesinde ya da âlem-i misal mertebesinde yaşıyor değiliz. Biz; anasır-ı erbaa denen dört unsurdan meydana gelen boyutlu, cisimli, gölgeli bir mertebede yaşamaktayız. Dolayısıyla bu mertebeyi iyi bilmemiz, arayışımızda ifrat ve tefride kaçmamamızı sağlar. İşte bu mertebede Allah-u Teala insanla hiçbir zaman doğrudan doğruya konuşmuş değildir. Sebebi; fizik düzeyinde yaşayan insan tarafından zat makamınınalgılanamayacak oluşudur. Rabb; sen daha kolay anlayasın, O’na daha kolay ulaşabilesin diye birkaç basamak tenezzül etmiştir, inmiştir. –Bu ifadeleri çok sıkılarak söylüyorum.- O, âleme istiva etmiştir. “Gecenin ikinci yarısında bana yaklaş, bana nida et çünkü ben yeryüzü semasına iniyorum.” Demek ki O; bizim algılamamız, manevi idrâkimiz O’na bir nebze ulaşabilsin diye zaman zaman tenezzül etmektedir. O’nun kendisini insana tanıtması, insanın kendini tanımasıdır.

 

Çünkü insan ez-Huda, min Allah, Hakk’tandır; yani O’ndandır. Bir başka yerdendir dersek şirk koşarız. O’ndan başka varlık verici yoktur. O’ndan başka müdebbir yoktur. O zaman biz O’nun mülkünde O’nun mülküyüz. Bunu, efendi-kul diyalektiğiyle anlatabiliriz. Fakat O’nun kendisini yeryüzündeki insana tanıtması için zaman zaman; insanların anlayış seviyesinde de mertebeler olduğu için, Allah kendisini yeryüzüne mertebeli olarak indirir. Allah yeryüzünde tanınır, bilinirse ahirette de karşılığı bulunur. Yeryüzündeki hayatında O’nu bulamayan, öte dünyada da bulamaz. “Dünyada görmeyen, ahirette de görmeyecektir.” Dünyada bakarkör olan, zannetmesin ki ahirette görecektir.

 

İNSAN İLM-İ NÜBÜVVETİ ANLAMA KAPASİTESİYLE DOĞAR

Yeryüzü hayatında Allah’ı doğru şekilde tanıyabilmek için O’nun bize verdiği bazı kopyalar vardır. Aslında Allah, bir yönüyle kendini gizlemiş ama bir yönüyle de kendini o kadar aşikâr etmiştir ki aşikârın şiddetinden dolayı gözler görmez hale gelmiştir. Zuhurunun şiddetinden dolayı; o kadar aşikâr ki parlamasından dolayı gözler kamaşıp göremez hale gelmiştir. Allah-u Teala, kendini insana hissettirmek için bir içeriden, bir dışarıdan iki yöntem kullanmıştır. İçeriden, siz O’na göbek bağıyla bağlı gibi bağlısınız fakat bazı sebeplerden dolayı bu içeriden bağlantıyı hissedemeyebiliyor insanoğlu; onun için dışarıdan bir uyarıcı gerekiyor.Dışarıdan uyarıcı gene insanın kendi içindekini uyarıyor. Bundandır ki Allah; insan cinsinden seçtiği bazı özel insanlara, diğer insanlar emaneti anlayabilsinler diye görevler vermiştir ki biz onlara nebiler diyoruz. İnsanoğlunun biyolojik babası da bir nebidir; ister ateist ister teist olun, hangi dini izlerseniz izleyin bir nebinin çocuğusunuz. İnsan, saklı bir kategoriden gelmiyor; insanoğlu, peygamber çocuğudur. Dolayısıyla Âdem’in çocuğu olman, sende ilm-i nübüvveti anlama kapasitesinin de olduğunu gösterir. “Ben bilmem” diyemezsiniz; bu sır bizde doğuştan vardır. “Benim soyum Âdem’e çıkar” diyorsak, kendimize başka bir biyolojik köken arama ihtiyacı hissetmiyorsak bu böyle.Kutsal kitaplar bunu söyler zaten. Bunun içinde değişik tekamül evreleri vardır ama bunlar insani tekâmül evreleridir, başka cins tekâmül evreleri değildir.

 

Nebilerin gönderilme hakikâti; Allah’ın merhamet sıfatından dolayı insana kendini tanıtması içindir. Hangi nebiyi izlerseniz, size Hakk’tan mesaj getirir. “Onlar kemâle ermiş kullarımdır, onlara tabi olunuz.” Onların yolu gelenek’tir; manevî bir gelenek’tir, ışıklar silsilesidir. Işık ışığa, ışık ışığa intikal eden bir nurlar hiyerarşisidir adeta. İşte profetoloji denen bu nebiler silsilesinden intikal eden manevi enerji; kişinin kendini tanıması ve ardından kendini tanımak suretiyle Rabbi’ni tanımasına giden yolda çok önemli bir mertebedir. Bundan dolayıdır ki İslam tasavvufunda nebi devre dışı bırakılarak maneviyat çalışması yapılamaz. “İNSAN VE KUR’AN İKİZ KARDEŞTİR” “Nebi” kelimesini, İslam dinindeki anlamıyla kullanıyorum. İbranicede farklı anlamlar da içeriyor. Biz İranlılareliyle Müslüman olduğumuz için “peygamber”kelimesini kullanıyoruz.Peygamber “peyam-ber” kelimesinden gelir; “habergetiren.” Oysa “nebi” haberden fazlasını getirir; mesaj getirir ama aynı zamanda enerji kaynağıdır. Peygamberin haber getiriş özelliğini şöyle düşünmemek lazım; “birisi, içimizden birine bir mektup verdi; o, mektubu diğer insanlara dağıtacak.” Evet, bir yönüyle böyledir ama sadece böyle değildir. Peygamber’in getirmiş olduğu mesaj, Peygamber’in kendisidir. Getirilen mesaj sonradan iki cilt arasına konulup kitaplaştırılmıştır. O, yürüyen bir kitaptır. Mesaj dağınık olarak gelmiştir. Dağınık olarak gelmesinin sebebi de insanların mertebeleriyle alakalıdır. Öyle ayetler vardır ki bir olay üzerine inmiştir. Soru şu; o olay, o ayet insin diye mi oldu yoksa o ayet o olayı mı yarattı? Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan hikayesi… Tartışılır durulur… İnsanın fiilleri; meratib-i tevhid dersleri içerisinde tevhid-i ef’al derslerini bilen birisi, fiiller makamının da sahibinin O olduğunu bilir. Dolayısıyla orada meydana gelen olay da aslında bir vahiydir.

 

VAHYİN KAYNAĞI NERESİDİR?

Günlük bir olaymış gibi görülür. Diyelim ki bir peygamber eşinin çocuğuna su aramak için iki dağın arasında koşması… Bu, ilham edilmiştir kendisine. Dolayısıyla kitaptaki vahiy ile kitabın dışındaki vahiy birbiriyle örtüşür. Kitap, Hz. Peygamber’i tasdik etmek için gelmiştir. Vahiy kimden kime gelmiştir? Vahyin kaynağı neresidir? “İnsan ve Kur’an ikiz kardeştirler.” İbn-i Arabi der ki “ümmetinden Hz. Muhammed’e yetişemeyen, ‘O’nu göremedim’ diyen kişi hayıflanmasın, eğer Kur’an’a bakarsa Muhammed’i görür.” Bir kitap bu, ben kitaba bakıp bir insanı nasıl göreceğim, nasıl olur? Kitab’ın harflerine baktığın zaman orada hazır olan enerjinin adı hakikât-i Muhammediye’dir, Nur-u Muhammedi’dir. Kur’an’ın hangi sûresini okursanız okuyun Hz. Muhammed’in kokusunu alırsınız. Dolayısıyla Kur’an’ın kod sistemiyle Hz. Muhammed’in kod sistemi aynıdır. Birisi ete kemiğe bürünmüştür, birisi harflere. İkisini birbirinden, insanı Kur’an’dan ayırdığınız zaman Kur’an konuşamaz size. İnsan-ı kâmil’i, Peygamber’i devre dışı bırakan Kur’an okumaları sonuçsuzdur; ancak bir tarih kitabını okumuş kadar bilgi sahibi olursunuz.

 

PRİMA-MATERYA NUR-I MUHAMMEDİ’DİR

Beşer cinsindendir Hz. Muhammed ama taşlar içerisinde yakutun diğer taşlardan farkı nasılsa O’nun da diğer insanlardan farkı öyledir. “Daha alem yaratılmadan evvel benim nurum yaratıldı” diyor. Sufilere göre Hz. Muhammed’in ruhu ilk yaratılandır ve O’nun nurundan feyiz alır âlem. İbn-i Arabî der ki “prima-materya denen şey, nur-ı Muhammedi’dir.” Yani alemin nuru Hz. Muhammed’den gelir. Kur’an, Kelamullah’tır. Kelam, Allah’ın sıfatlarından biridir. Kur’an da Hz. Muhammed’se eğer; boş yerleri siz doldurun. Hz. Muhammed, isimlerden hangi isme tekâbül eder onu bilmek gerekir, vesselam. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hakkını tam verebilmek, ancak maneviyat çalışmasıyla olur; sadece siyer okumakla olmaz. Hz. Muhammed’i hissetmek için O’nun enerjisi altında maneviyat çalışması yapmak gerekir. Yukarıdan aşağıya mertebeleri sayarken şahadet aleminin bir özelliğinden bahsettik; “birçok özelliği var, üst mertebeler gibi değil burası” dedim. Neden? Bunu, yerimizi bilmemiz açısından söyledik. Aynı şekilde dünya tarihinin devrelerini de iyi bilmemiz gerekiyor. Bir peygamberin hususi mesajını anlayabilmek için devreyi iyi bilmek gerekiyor. Biz eğer Nuh Aleyhisselam zamanında yaşasaydık, o devrenin ahkâmı, o devrenin sırları açılırdı. “Atlantis’in sırrı bende” “uzaylıların sırrı bende” “Maya ve Aztek sırları bende” gibi yüzlerce ezoterik akım ve iddia duyarız. Geçmiş medeniyetlerde, geçmiş nebiler zamanındaki sırlardır; inkar etmeyiz, takdis ederiz, saygı duyarız, kabul ederiz ancak peşine düşmeyiz; düşersek boşuna arar dururuz.

 

 

 

Prof. Dr. Mahmut EROL KILIÇ

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat