Hattat Hüseyin Kutlu:“İslam, İtikat ve İbadetin Yanı Sıra Muazzam bir Medeniyettir”

 

“İslam dini bir medeniyettir. Sadece ibadet ve itikattan ibaret değildir. Bu medeniyet bahsi çok önemlidir. Bugün bana göre İslam âleminin ana meselesi İslam dinini bir medeniyet olarak algılayamamaktır.”

Konya’da 15 Ekim 1949 yılında dünyaya gelen Hüseyin Kutlu, sıra dışı bir insan… Mütedeyyin bir aileden gelen Kutlu, imam hatip lisesini bitirdikten sonra beklenenin aksine imamlığa başlamaz, felsefenin dine verdiği zararı tamir edebilmek amacıyla felsefe okur… İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okurken bir taraftan vaizlik de yapan Kutlu, okulu bitirmesinin ardından Alvarlı Efe Hazretleri’nin halifesi Hacı Seyfettin Efendi’nin tavsiyesiyle imamlığa döner…Kutlu’yu ön plana çıkaran ise sanata verdiği önem… Kutlu, aynı zamanda bir hattat… İcazetini Hattat Hamit Aytaç’tan almış…. Hüseyin Kutlu İslamiyet’in sadece bir ibadet ve itikat dini olmadığının altını çiziyor. İmamlık yaptığı dönemde İslamiyet’in bu yönünü ön plana çıkarmak isteyen Kutlu’nun işi hiç de kolay olmaz.“Cami manen içi boşaltılmış, fonksiyonunu kaybetmiş bir müessese gibi görünüyordu. O halde camiyi yeniden tarif etmek gerekiyordu” diyen Kutlu bu amaçla görev yaptığı Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nde çeşitli uygulamalar yapar. Caminin bahçesinde lale ve gül yetiştiren Kutlu, caminin yıkılmak üzere olan sebilini onarmak için cemaatten yardım isteyince “Hocam, yazık değil mi bu milletin on milyonuna, oraya bir naylon bidon koysak da ondan su içseler” tepkisiyle karşılaşır.Caminin avlusunda açmak istediği sergiyle ilgili bürokratik engelleri aşamayan Kutlu, tayininin çıkmasının ardından emekli olarak imamlık mesleğinden ayrılır. Çalışmalarına hattat olarak devam eden Kutlu, birçok esere imza atar. Son olarak Bilkent Doğramacı ve Karacaahmet Şakirin Camii’nin hatlarını yazan Kutlu ile üniversite yıllarına ve imamlık yaptığı yıllara ait hatıralarını konuştuk.

1950’li yıllarda Konya’da yaşadınız. Konya İmam Hatip Lisesi’nden sonra bir de düz lise diploması aldınız. Bu o zamanlar için gerekli bir şey miydi?

Bizim zamanımızda imam hatiplilerin üniversiteye girme hakkı yoktu. Biz altı arkadaş din adamı olacağız da ne olacak diyorduk. İmam olduk diyelim. Cami cemaati zaten yolunu bulmuş, onlara anlatılacak fazla bir şey olmadığını düşünüyorduk. Biz kendimizi farklı branşlarda geliştirmeye karar verdik. Ben felsefe okumaya karar verdim. Gerekçem de şuydu; felsefe dersinde öğrencilerin dinî duyguları sarsılıyordu. Ben bundan çok etkilenmiştim. Felsefe öğretmeni olmaya karar verdim. Felsefe öğretmeni olacaktım ve felsefeyi öğrencinin dinî inançlarını sarsan değil pekiştiren bir derse dönüştürecektim. Üniversiteye gitme düşüncesi bizde böyle belirdi. Tabii üniversiteye girme hakkımız yok. Ancak altı farklı dersin imtihanına girerek ya da lise son sınıfa bir sene devam ederek üniversiteye girme hakkı kazanabiliyorduk. Biz bir sene son sınıfa devam etmeyi tercih ettik. Oradan mezun oldum, üniversite imtihanlarına girdim ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne kaydımı yaptırdım.

Felsefe genellikle dine karşı olarak bilinir, siz ise imam hatipte okumuştunuz. Fakültede ne gibi zorluklarla karşılaştınız? Ne kaybettiniz ya da ne kazandınız?

Felsefe okumanın insana kazandıracağı ve kaybettireceği şeyler olduğu doğrudur. Hazreti Mevlana’nın buyurduğu gibi insan bir ayağını pergel gibi sabit tutarsa öbür ayağını istediği kadar açabilir. Felsefe okuyan, felsefeyle uğraşan insanların o sabit ayağı da kaydırma ihtimalleri var. Sürç-i kadem eylemeden sağlam durmayı başarabilenlere felsefe çok ufuk açan, eşyaya derin bakmayı sağlayan bir meleke kazandırır. Felsefeci olmak şart değilse bile felsefeyle biraz meşgul olmak lazımdır diye düşünüyorum.

Bir met cezir dönemi yaşadınız mı bu dönemde?

Evet, yaşadım. Bu ilk sene oldu ve ondan sonra zaten hayatımda büyük değişiklikler meydana geldi. Üniversiteye girdiğim sene vaizlik görevi almıştım. Vaaz ediyordum kürsüde ama bu arada iç dünyamda çalkantılar yaşıyordum. İnanmakla inanmamak arasında çok gelip gittim. Eğer delil bulsaydım her şeyi inkâr edebilirdim. O bakımdan imanın kıymetini çok iyi biliyorum elhamdülillah. Çünkü ben onu yeniden buldum.

Bu sıkıntılı dönemi nasıl atlattınız?

Bu savrulmalar bir yıl kadar devam etti. Tam o sıralarda Alvarlı Efe Hazretleri hakkında bazı menkıbeler işittim. Şiirleri vardı. İlk dinlediğim şiiri şöyleydi:

Sen Mevla’yı seven de

Mevla seni sevmez mi?

Rızasına erende

Senden razı olmaz mı?

Erzurum yöresi ağzıyla bestelenmişti. Çok hoşuma gitti. İfade edemeyeceğim hislerle doldu içim. Gönlüme akan tarif olunmaz sıcaklığın “feyz” denilen şey olduğunu sonraları öğrendim.

Erzurum yolunu tuttum, ancak Efe Hazretleri 1956 yılında vefat etmişti. Yerine Hacı Seyfettin Efendi Hazretleri’nin kaim-makam olduğunu öğrendim. Onu tanıma şerefiyle müşerref oldum ve o günden sonra durulmaya başladım. Beni alt-üst eden o sorular yumağının hepsi çözüldü gitti. Bir değişim yaşadım, mecramız değişti ve bize imametle hizmet etmemiz emredildi. Hacı Seyfeddin Efendi Hazretleri cemaatten bendenize “İmam Efendi” diye hitap etmelerini istediler. Bu da benim imamette sabitkadem olmama sebep oldu. İnsanların çoğu fakire “imam efendi” diye hitap ederler. Ama ben bunu hiçbir zaman zorlanarak ya da emri vaki diye algılamadım. Bütün samimiyetimle söylüyorum, büyük bir aşk doldu içime… Bu, insanın kendi gayretiyle elde edebileceği bir şey değil. Allah’ın bir lütfu olarak kabul ediyorum.

Vaizlikten imamlığa geçtiniz. Neden?

Cami manen içi boşaltılmış, fonksiyonunu kaybetmiş bir müessese gibi görünüyordu gözüme… O halde camiyi yeniden tarif etmek gerekiyordu. Cami tarih boyunca çok önemli görevler ifa etmiştir. Müslüman Türk toplumunun maruz bırakıldığı değişimle birlikte cami de değişime uğramış ve eski fonksiyonunu kaybetmiştir. Camiye yeni bir fonksiyon kazandırmak için bir takım şeyleri yeniden tarif etmemiz, düzene koymamız ve kafa yormamız gerekiyordu. Olabildiğince bu konu üzerinde düşündüm. Düşüncelerimi Diyanet çevresinden yetkili bazı kişilerle paylaştım, bendenizi ümitlendirecek tek bir kıvılcım tepki dahi alamadım. Allah’a sığınıp kendi başıma işe koyuldum. İşte macera böyle başladı.

Hekimoğlu Ali Paşa Camii yirmi dört yıl hizmet ettiğiniz bir cami ve daha sonra cezalandırıldığınız bir cami. Ne yaptınız da yaptıklarınız farklı anlaşıldı?

Buna benzer olaylar Türkiye’de rastlanır türden şeyler… Bunun tek örneği ben değilim. Askerliğimi bitirdikten sonra düşündüklerimi uygulayabileceğim bir cami aramaya başladım. Buna en uygun cami Hekimoğlu Ali Paşa Camii’ydi. Benim düşünceme göre İslam dini bir medeniyettir. Sadece ibadet ve itikattan ibaret değildir, medeniyettir ve bir kültürdür. Bu medeniyet ve kültür bahsi çok önemlidir. Bugün İslam âleminin ana meselesi Müslümanların İslam dinini bir medeniyet olarak algılayamamalarıdır.İslam medeniyetinin merkezi de cami olmalıdır. Dikkatli bakarsanız İslam sanatlarının cami bünyesinde toplandığını görürsünüz. Tarihî camilerimizde her şeye bir anlam yüklenmiştir; mermere, taşa, ahşaba… Mesela Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nin taç kapı mukarnaslarında ters lale motifi vardır. Lale, Allah’ın adını simgeliyor, ters lale ise hilali temsil ediyor. Zira lale kelimesi Kur’an harfleriyle tersinden okunursa hilal olur.

Caminin geniş bir avlusu vardı. Bakımsız, sahipsiz. Hava karardıktan sonra avludan geçmeye kimse cesaret edemezdi. Silahlı öğrenci çatışmaları oluyordu avluda… Kurban bayramında kurban pazarı, belli zamanlarda esrarkeşlerin esrar pazarı kuruluyordu burada… Çocukların futbol sahası, âşıkların buluşma yeri, çevredeki hayvan severlerin kedileri köpekleri toplayıp getirdikleri, dikkatle ve özenle ibate ve iaşelerini temin ettikleri sahipsiz kedi ve köpek sığınma evi… Cemaat? Cemaat yok denecek kadar az. Çoğu incitilmiş, civar camilere gider olmuşlar. Cuma günü dahi caminin yarısı dolmuyor. Çok hazin bir tablo… Gerçekten çok hazin… Daha kötüsü de insanlar bu durumu tabii görüyor ve yadırgamıyorlar. Gerçeği fark eden birkaç kişi varsa bile onlar da çaresiz…

Caminin içi de dışından pek farklı değil. Kubbe pencereleri kırık olduğu için güvercinler içeriye giriyor, yuva yapıyor. Namaz kılarken cami içinde kuşlar uçuşuyor, gergi demirlerinin üzerinde, avize demirlerinde geziniyorlar. Rast getirebiliyorsa cemaatin takkesine, elbisesine, değilse halıya bırakıveriyorlar ihtiyaçlarını yukarıdan… Aslında hayvancıklar “Bu caminizin hali ne böyle?” diye biz gafilleri uyarıyorlar ama anlayan kim! Hayvancıkların bunca uyarı atışlarından bizim çıkardığımız netice şu: Güvercin pisliği namaza mani midir, değil midir? Fetva şöyle: Evcil hayvanların pislikleri bir uzvun dörtte birini geçecek miktara ulaşmamışsa namaza mani teşkil etmez. Öyleyse telaşa lüzum yok. Dinimiz ne kadar da kolaylık sağlıyor görüyor musunuz muhterem cemaat… Böyle bir dine mensup olduğumuz için çok şükretmemiz lazım!Diğer görevli arkadaşlarıma cami içindeki kiri, tozu gösterdiğim zaman onlardan aldığım cevap kanımı dondurmuştu: “Peygamber’in mescidinde kumun üzerinde namaz kılınıyordu.”

Daha neler neler…Bütün bu problemleri çözeceksiniz, engelleri aşacaksınız. Peki yetkiniz? Yetkiniz yok. Devlet memuru olarak sıralamada en sona atılmışsınız, sizden aşağıda kimse yok. Âmirinizin çok rahat ve kolayca hakaret edebileceği birisiniz. Cemaate göre de fakir, himayeye muhtaç, zekât-fitre verilen, mevlid, hatim, nikâh gibi dinî hizmetler satın alınmak suretiyle desteklenen, dolayısıyla bir yönüyle minnet diğer yönüyle de töhmet altında bırakılan garip bir kişisiniz. Görüyorsunuz ya çok karmaşık bir durum. “Ne yaptınız da yaptıklarınız farklı anlaşıldı?” sorunuza şimdilik bu kadar cevap vermiş olalım. Allah nasip ederse ileride “Ali Paşa İmamı” diye bir roman yazmayı ya da birisinin yazmasını istiyorum. Sorunuzun tam cevabı belki o zaman verilmiş olacak.

Bu mücadelenizin devamında bir sergi açtınız. Bu medeniyete uzaktan bakan insanların da bunu görmesini istemişsiniz, bundan bahseder misiniz?

Biz “İslam medeniyeti’nin merkezi cami” hedefine doğru yürürken bir taraftan camimizin içini, bahçesini, çevresini mamur hâle getirmeye çalışıyor, diğer yandan da bütün bu faaliyetlerin içini doldurma adına gayretlerimiz oluyordu. Bilginin, görgünün, duygunun, zevkin güzelleştiği, derinleştiği, âdeta billurlaştığı seviye olan sanatı özellikle çok önde tutuyordum. Bir medrese odasında uyandırmaya çalıştığımız şem‘anın nurunu Hak Teâlâ bereketlendirdi. 1976’dan 2000 yılına geldiğimizde yani 24 yıl içerisinde bu medrese odasından hattatlar, müzehhipler, ebru ustaları, neyzenler yetişti. restore ettirilen Hekimoğlu Ali Paşa Camii Kütüphanesi, Uygulamalı Türk-İslam Sanatları Kütüphanesi adıyla âdeta bir sanat akademisi olarak 2000 yılında hizmete açılmış oldu.2001 yılında lale, 2002 yılında gül sergileri açıldı.

Bu sergilerin özelliği neydi?

En önemli özelliği, bu faaliyetlerin merkezinde daima cami vardı. Cami cemaati gençlerin, camide ve cami imamından sanat eğitimi alarak veya camide cami imamından sanat eğitimi alanların cami cemaati olarak bu sanat sergilerini açabilecek seviyeye gelebilmiş olmalarıydı. Bir de lale sergisinin cami avlusunda açılışı anlamlıydı bana göre… Tarihte belki ilk defa böyle bir olay yaşanıyordu. Cami bahçesinde 33 çeşit yüzlerce lale yetiştirilmişti. Lalelerin açtığı mevsimde camide yetişen sanatkârların elinden çıkmış 66 adet lale konulu sanat eseri sergilendi. Sizce de anlamlı değil mi? 33, 66 gibi sayılar da tahmin edebileceğiniz gibi tesadüfî değil. 33 rakamı malum tesbih sayısı… 66 ise Allah, hilal ve lale kelimelerinin ebced karşılığıdır.Ertesi yıl cami bahçesinde 63 çeşit gül yetiştirdik. Efendimiz’in saadetli ömrünün her yılına bir gül… Ayrıca camide yetişen sanatkârların ya da sanatkâr cemaatin hazırladığı 92 adet gül konulu sanat eserini 2002 yılında camimizin gül bahçesinde sergileyecektik ama olmadı. Müftülük izin vermedi. Çünkü camimizin tekke müştemilatını restore edip kültür merkezine dönüştürme projemiz ve benzeri zararlı (!) faaliyetlerimizle devletlüler katında “potansiyel tehlike” olarak görüldüğümüz sebebiyle Bağcılar’ın Acıbostan mevkiinde inşaat halinde bir camiye sürgüne göndermişlerdi.Bunun üzerine biz de 63 çeşit gülü saksılara alarak 92 adet sanat tablosuyla birlikte Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda (CRR) gül sergisi açtık. Hem de gül sohbeti ve gül konseriyle birlikte… 92 rakamı biliyorsunuz “Muhammed” isminin ebced karşılığıdır.

Sürgün hadisesinden sonra istifa mı ettiniz?

Hayır. Mahkemeye başvurdum. Mahkeme beni haklı buldu. Hekimoğlu Ali Paşa Camii’ne geri döndüm. 1 ay kadar görev yaptım, daha sonra kendi isteğimle emekli oldum.

Emekli olduktan sonra neler yaptınız, yeni projeleriniz var mı?

Emekli olduktan sonra da aynı hedefe doğru daha heyecanlı ve daha güçlü olarak koşmaya devam ediyoruz. Cenab-ı Hak bir Kur’an-ı Kerim yazmayı nasip etti.

 

 

Abdullah Arıdoru

Moral Dünyası Sayı: 69

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat