Fütûhât-ı Medeniyye Yolculuğu: Medeniyet Dili: Nebevî Anahtar

 

Çağı tanıyamadığımız sürece, İslam’ı; âlemlere rahmet olarak gönderilen ve “cevâmiü’l-kelîm”/“bütün sözlerin toplamı” olarak tavsif edilen Efendimiz’i (s.a.v) tanıyamadığımız sürece ise çağı da, İslam’ı da tanıyamayız.

Dikkat ederseniz burada ilk bakışta birbiriyle irtibatsızmış gibi gözüken üç anlama ve tanıma çabasının iç içe geçtiğine, bu üçlünün birbiriyle kopmaz bir şekilde irtibat hâlinde olduğuna dikkat çekiyoruz. Ayrıca bu üç ayrı “fenomen” arasında şu ya da bu şekilde de olsa bir neden-sonuç ilişkisi kuruyoruz. Ve bu üç temel anlama/tanıma çabasında önceliğin Efendimiz’i anlama/tanıma çabasına hasredilmesi gerektiğini söylüyoruz. İçerisinde yaşadığımız çağı da, İslam’ı da anlamanın yolunun âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz’i anlamaktan/tanımaktan geçtiğini vurguluyoruz. Yalnızca İslam’ı değil, çağı -dolayısıyla bütün insanlık çağlarını- anlayabilmenin yolunun Efendimiz’i anlama/tanıma çabamızdaki başarı derecemizle doğru orantılı olduğuna dikkat çekiyoruz.

Algı kapılarının kapanması ve algı körleşmesi

Bir Müslümanın temel varoluşsal meselesi, elbette ki, İslam’ı hayatı hâline getirebilmektir. Biz, algı kapılarımızın açık olduğu, işlevsel olduğu normal zamanlarda ya da tabiî hâllerde, İslam’ı hayat hâline getirebilmenin yolunun Kur’ân ve Sünnet’e gitmek olduğunu biliyoruz.

Ancak şu ân içinde yaşadığımız çağın, bütün algılama, duyma, düşünme ve yaşama kalıplarımızı tek başına belirleyebilecek bir konuma yerleşmesinden ötürü, gökkubbemizin çöktüğünü, hakikat sarayının yerle bir olduğunu, hakikat ağaçlarının artık meyveye duramayacak kadar köklerinin kurumaya yüz tuttuğunu, algı kapılarımızın kapandığını, tastamam bir algı körleşmesi yaşadığımızı dolayısıyla bu körleşmiş, kötürümleşmiş algı ve zihinle Kur’ân’a ve Sünnet’e gidebilmemizin çok zor olduğunu, bu durumda yapabileceğimiz tek şeyin mevcut/seküler algı biçimlerini Kur’ân’a ve Sünnet’e giydirmekten başka bir şey olmadığını, olamayacağını henüz göremiyoruz.

Seküler Batı uygarlığının geliştirdiği, başka medeniyetlere varolma ve hayat hakkı tanımayan kontrol ve kolonize edici saldırısının bir sonucu bu, her şeyden önce. Ve bu algı körleşmesini yaşayanlar, algı kapıları kapananlar Müslümanlar değil yalnızca. Batılıların dışındaki bütün insanlığın temel varoluşsal sorunu bu.

İnsanlık tarihinde ilk defa bir uygarlık ve bu uygarlığın ürettiği zeitgeist/zamanın ruhu, bütün insanlığın, Batı uygarlığı dışındaki bütün medeniyetlerin zeitgesit’larını ya yok etmiş ya da bastırmış, tarih dışına atmış, hayatın dışına itmiş durumda.

İnsanlık tarihinde daha önceki dönemlerde yaşanmayan hayati bir varoluşsal sorun bu. Tarihi tek taraflı olarak Batılılar lehine durduran topyekûn bir yokoluş süreci: Asya’nın, Afrika’nın, Latin Amerika’nın tarihini durduran, hayatın ve hakikatin önünü tıkayan devâsâ bir metafizik felâket bu.

Körleşmeye başkaldırı

İşte Batı uygarlığının Rönesans ve Reformasyon’la birlikte başlattığı bu meydan okuma, Batı uygarlığı dışındaki bütün medeniyetlerin zamanlarının durmasına, algı kapılarının kapanmasına yol açtı. İnsanlığın önündeki en büyük tehlike bu günümüzde. Bu gerçeğe belli başlı bütün Batılı düşünürler dikkat çekiyorlardı. Bunların en başta gelenlerinden biri, “kurtarılması gereken kültürlerin çeşitliliğidir” diyerek zamanının bütün yazılı, işitsel medya organlarında bütün gücü yettiğince haykıran bir Fransız düşünürü, yapısal antropolojinin kurucusu Levi-Strauss’tu.

Levi-Strauss, başka medeniyetleri tarihten silen seküler Batı uygarlığının geliştirdiği önce asimilasyon (kendine benzeterek, yabancılaştırarak eritme), sonra da eliminasyon (erimeye direnildiğinde ise fiilen yok etme, tarihten silme) stratejileri üzerinden geliştirdiği bütün dünyayı, bütün medeniyetleri kontrol ve kolonize edici saldırısına isyan eden ilk ve son düşünür değildi elbette.

Seküler-modern Batı uygarlığının Batılılar dışındaki bütün insanlığın algı kapılarını kapatan, algı körleşmesi ve türlü metamorfoz biçimleri yaşamasına yol açan saldırısının bizzat Batı uygarlığının kendi sonunu hazırlayacağına 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bütün karşı-aydınlanmacı düşünürler, sanatçılar dikkat çekmişlerdi: Nietzsche’nin başını çektiği bu düşünürler kuşağının başkaldırısı, çağımızda Baudrillard, Foucault ve Zizek gibi düşünürlerce devam ettirildi.

Vasat, vasıta ve “dil”

Algı kapılarının kapanması ve algı körleşmesi sorunu, köklü bir medeniyet krizinin yaşandığı anlamına geliyor. Batı uygarlığı dışındaki hiçbir medeniyet, artık kendi kavramlarını kullanamıyor, kendi zeitgeist’ını üretemiyor, kendi zamanında yaşayamıyor. Batı dışındaki bütün medeniyetler, kendi vasatlarını, kendi dünyalarını, kendi varoluş nedenlerini ve muhitlerini yitirmiş durumdalar.

Yitirilen şey, yalnızca vasattan ibaret değil. Vasat’ın yitirilmesi, bu vasatın her hâl ve şartta varlığını sürdürmesine imkân tanıyan, vasatın hem ifadesi, hem de ifade edicisi vasıtaların da yitirilmesi sonucunu doğurdu kaçınılmaz olarak. Bu durum, varlığı, eşyayı, gerçekliği ya da hakikati tanımanın, tanımlamanın, anlamlandırmanın; dolayısıyla hayatı -kendin/iz/e özgü- duyuş, düşünüş, varoluş ve yaşayış biçimlerine göre idame ettirmenin yegâne vasıtası olan “dil”in, medeniyet dilinin yitirilmesi anlamına geliyor.

Medeniyet dili, varlığın, eşyanın, âlem’in, insanın, hayatın, hayatın gerçeklerinin belli bir bakış açısına göre, belli bir zaviyeden, muhkem bir yerden bir bütün olarak, bütüncül bir şekilde idrak edilmesini, tanınmasını, tanımlanabilmesini ve nasılsa öylece, fıtratına, varoluş sebebine ve hikmetine uygun olarak mevcudiyetini sürdürebilmesini sağlayabilmek için başvurabileceğimiz yegâne kaynak ya da pınardır. Eğer bu kaynak ya da pınar kurursa, o vasatın toprakları da, bu toprakların ağaçları ve yaprakları da kurur, yemiş veremez; meyveye duramaz.

Medeniyet dili, hakikatin ve varlığın üç temel boyutunu ifade ve ifa edebilmenin yegâne vasatı ve vasıtasıdır: İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn boyutlarıdır bunlar. (Bu düzlemlerin tam karşılığı olmasa da, daha dar anlam dünyaları olduğunu söyleyebileceğimiz Frenkçe’deki karşılıkları, epistemolojik, fenomenolojik ve ontolojik düzlemlerdir).

Eşyayı, hakikati ve varlığı tanımayı ve tecrübe etmeyi mümkün kılan bu varoluşsal boyutlardan biri bile yok olmaya yüz tuttuğu zaman, algı körleşmesi belirtileri oluşmaya ve algı kapıları yavaş yavaş kapanmaya başlar. Ayağımızı bastığımız varoluşsal zemin, muhit yani vasat, ayağımızın altından kayar yavaş yavaş. Sonra da bu vasatın varlığını sürdürmesini mümkün kılan bu vasatın hem ifadesi, hem de ifade edicisi vasıtalar yok olur, sırra kadem basar birer birer.

O’nunla epistemolojik değil, ontolojik irtibat

İşte bize hem vasatımızı, hem de vasatımızın vasıtalarını yeniden armağan edecek medeniyet dilimizi yeniden duyuş, düşünüş, algılayış ve yaşayış çabamızın, başka bir ifadeyle eşyayı, hakikati ve varlığı kendi zeitgeist’ımızı inşa edecek şekilde kendimize özgü bir ruhla ve kavrayışla tanıma ve tanımlama girişimimizin merkezine oturtabilmemiz gerekiyor.

Bunun yolu, varlığı, eşyayı ve hakikati bir bütün olarak ve bütün boyutlarıyla, zahirî ve batınî bütün anlamlarıyla ve katmanlarıyla idrak, ifade ve tecrübe edebilmemizi mümkün kılacak yegâne rehberimiz, öncümüz, önaçımız, cevamiü’l-kelîm olarak tavsif edilen Hz. Peygamber’i (s.a.v) bir bütün olarak tanımamızdan geçiyor.

Hz. Peygamber’le kuracağımız irtibat, bugüne kadar olduğu gibi epistemolojik düzlemle sınırlı kalırsa, algı körleşmesi sorununu aşabilmemiz, algı kapılarımızı açabilmemiz yine mümkün olmaz. Said Nursi’den esinle söylemem gerekirse, tıpkı sahabe gibi Hz. Peygamber’le ontolojik bir ilişki kurmamız gerekiyor. Ancak o zaman, Hz. Peygamber’in sîretini bizim önce sûretimiz, sonra da sîretimiz hâline dönüştürebilmemiz mümkün olabilir. Hz. Peygamber’le kuracağımız ilişkinin epistemolojik/ilme’l-yakîn düzleminin ötesine geçen, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn düzlemlerinde gerçekleşen bir ilişkiye dönüşebilmesi, ümmîleşmekle imkân dâhiline girebilir.

Ümmîleşmek, çağın ağlarından ve bağlarından kurtulabilmek, arınabilmek; çağrımızı başka çağrılarla buluşturarak çağlayana dönüştürebilmek demek. Bunun yolu ise kendi zeitgeist’ımızı var kılmamızı, kendi vasatımızı ve vasıtalarını inşa etmemizi mümkün kılacak bir medeniyet diline sahip olmaktan geçiyor.

Nebevî dil: Ümmîleşme

Medeniyet dili, kendisini “ilmin medinesi/medinetü’l-ilm” olarak tarif eden Efendimiz’in Medine’ye ektiği tohumların fark edilebilmesi, başka medinelerde de boy verebilmesi, insanlığa ruh üfleyecek bir medeniyet yemişi sunabilmesi, kapanan algı kapılarımızın yeniden sonuna kadar açılabilmesi için keşfetmemiz ve sahip olmamız gereken, bizi benzersiz yolculuklara çıkaracak nebevî bir anahtardır.

Öyleyse, çağı tanımanın yolu da, İslam’ı tanımanın yolu da, İslam’ın çağrısını bütün çağlara ve çağrılara ulaştıracak bir çağlayana dönüştürmenin yolu da, hem çağının tanığı, hem de çağının tanıdığı; hem bütün çağların tanığı, hem de bütün çağların tanıdığı olan, bütün sözleri özü gibi bilen ve bize bildiren Efendimiz’i, özümüz, sözümüz, gözümüz ve gözümüzün nuru, aynası kılabilecek bir arınma, bir ümmîleşme yolculuğuna çıkabilmekten geçiyor.

işte o zaman, bu nebevî şuurun, bize ilâhî şiarları şiire durdurtması ve İslam’ı vazgeçilmezimiz kılacak bir hayatiyet kaynağı olan medeniyet fikrine ulaşmamız, esaslı bir medeniyet diline kavuşmamız ve algı kapılarımızı sonsuza ve sonsuzca açabilmemiz mümkün olabilir.

 

 

Yusuf Kaplan

Mostar Dergisi 73. Sayı

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat