Müstesna Deliler Albümü

Müstesna Deliler Albümü [Zeki Bulduk] ilginç ve orijinal bir çalışma. Orijinal diyorum çünkü edebiyat tarihimizde deliler üzerine yapılan ilk güzelleme olarak karşımıza çıkıyor. Şimdiye dek deliler ve mecnunlar üzerine birkaç yayın çıkmıştı ancak adından anlaşılacağı gibi bu kitap ilk defa delilerin toplum hayatında ne denli önemli olduklarını anlatan bir fenomen olma özelliğine sahip…Yazarın yaşadığı Konya, Kırşehir, Ankara gibi muhitlerden hayat hikayelerini topladığı bu özel albüm, olaylara bir de deliler açısından bakan, onların aslında bizden bir parça olduklarını hissettiren özgün bir eser.Bismillah kelimesiyle esere giriş yapan yazarın tüm hikayeleri her biri aslında bir yanımız olan ama hep aynı maskeyle deli denip geçilen Safai, Çete, Çita, Deli Döne, Tuncay, Hasan Keten Kemul, Ahraz, Çöllo, Fatma Abla gibi başat karakterlerden oluşuyor. Yazar bunu esere ismini veren hikayesinde bakın nasıl dile getiriyor.

“ Meczuplara ve delilere bir borcum vardı. Daha yeni yetme zamanlarımda, bir başıma kentte yapayalnız dolaşırken tek sığınağım onlardı benim.”Safai ile başlayan ilk öyküde yazar bizi delilerin gizemli dünyasına götürmeden önce bir saptamada bulunuyor.

“Kentten, kalabalıklardan, modern zamanlardan kopmak isteriz zaman zaman. Bir abdest alıp yönümüzü kıbleye döndüğümüzde bile paçalarımıza yapışan bir dünya vardır, şımarık! İşte, tam o vakit ölüm saatini isteriz. Yaşamak; bu modern zamanda, şehre biat etmişseniz, ölümcül bir hastalıktır. Çaresi ise kaçmaktır tabiatın bağrına ve insan eliyle eğriltilmemiş olan yerlere…”

Olaylara bir de farklı pencereden bakmaya kararlı yazarımız geçmişe giderek güzel bir kesit yakalayarak hakikaten orijinal bir tını yakalıyor.“Efendimiz bir mağaraya giderdi… o mağara ki insanların kelimelerinden, gürültülerinden ve arzularından çok uzakta, bir peygambere gebeydi. Gidilen yer, ne kadar mahrem olursa o kadar arınabiliyor insan (belki de…) “Yetmişli yıllarda Konya’da ilk konulu fotoğraf sergisini açan bir sanatçıdan, ilginç bir münzevi olan Sefai’den daha doğrusu kendi adını bulmaya çalışan bir garip ademden söz ederek mecnunlar alemine bir kaşif edasıyla kapı aralıyor…

“ Adı yok sanı var bir adem aslında anlatmaya çalıştığım sanatçı münzevi. Ne doğum günü var ne de ölmüşlüğüne şahidiz. Öyle ya, kendini adına benzetmek için adeta kalaylaya kalaylaya silmiş dünyadan. Ama, bir de site kurmuş sanal alemde kendine. Nasıl olur? Demeyin, zira Safai dünya denen illetin dillerini iyi bilen bir adem. Çeviri yapıyor, roman yazıyor, kaval-ney “çalıyor”, resim yapıyor, kurtla kuşla konuşabiliyor. Ama bizim dünyamızın dilleriyle konuşmuyor, başka! “

Çete adlı öyküde sıradan bir olayı bir mecnunun içsel gözlemiyle veren yazar aslında hepimizde bir şekilde gizli bulunan delilik potansiyelinden bahsediyor. “Kar neden yağar kar? Karın neden, nasıl, ne hallerde yağdığını pek merak etmeyiz. Doğru, deli bir yanı vardır karın neden yağdığını merak etmenin ve deli divane, uluorta bu soruyu sormanın. Bizler, uluorta olan işlerin delilere ve çocuklara has olduğunu öğrenmişizdir. Öğretilmiş yalanlarımız ve sormamamız gereken sorularımız vardır. O sorular sorulduğunda “Allah muhafaza; deli derler!” korkusu yapışır yakamıza. Sanki akla hürmet eden bir hayatımız varmış gibi…Çita adlı yazısında yine bir deli üzerinden günümüze sosyal mesajlar veriyor. “Sokaklarda gördüğümüz her sahipsizin elbet bir sahibi vardı. Ama, insan evlatları sınıflandırma yapmayı severler. Hele gördükleri ardından bir şeyler söylemezlerse dilleri çürür. Oysa, sokakta çürüyen bizim vicdanımız olmasın sakın? Çita pek konuşmazdı. Daima gülerdi ve birilerini sevdi mi yaklaşır, hafifçe vurur ve o güzelim gözleri ışıl ışıl baktıktan sonra “deliler gibi” kaçardı. Oysa, tv’lerde ne çok psikolojik deli var, vurdular mı zihnimizi uçuruyorlar. Ve delilikleri için madalyalar, ödüller alıyorlar. Çita, bir yarım somun ekmekten başka bir şey almadı şu yalan dünyadan.”

Olaylara kendi hendesemizden değil de bize dayatılan pencereden bakmaya alışmış bizleri şaşırtmayı başaran yazar ilginç ve yerinde değerlendirmeleriyle bizleri sarsmaya devam ediyor.
“ Şehrin dört bir yanını saran trafik lambaları, adeta bir şehrin vicdan ışıkları olan delilerinin yerini almış, akıllıların yolunu kesiyor. Oysa, deliler önümüzü kesmezlerdi hiçbir zaman. Hatta, bir kavgadan kaçtığımızda, birileri bizi kovaladığında şehrin yabancısı olan biz gurbetlik öğrenciler delilere sığınırdık…Artık sığınılacak bir deli ve onun gülümseyen gözleri yok. Her bir yanımız psikopata bağlamış insan taklidi yapanlarla doldu. Bir delinin elinden tutabilirsiniz. Bir delinin yüzüne dakikalarca hayranlıkla bakabilirsiniz. Bir deli size hayatın anlamını anlatmadan öğretebilir.Ama, bir psikopat sizi iki dakikada hayattan soğutabilir. Ben delilerimi istiyorum, psikolojik rahatsızlığını bir erdem gibi taşıyan ademlerin güya akıllı dünyasında.”

Bir başka deli yazısında “Deli Döne” yazısında yine delilere güzelleme var.
“Bir kenti bize sevdiren nedir? İnsanlar, mekânlar, anılarımız, şehrin mevsimlerle ilişkileri… Bunlar her zaman için ilk elden söylediğimiz genel geçer cevaplar. Oysa, ıskaladığımız birileri, bir şeyler vardır. Şehrin sokaklarıyla, rengiyle kokusuyla, dokusuyla hem hal olan deliler ki bir şehri hafızamıza kazıyan Allah’ın garipleridir. Kırşehri sevdiren Ahi Evran olabilir. Oysa, Cacabey Camii medresesinin yanından bir kadın geçer deli bir gülüşle ve insanları güldüren sözleriyle.”

Yine tarihten güzel bir enstantane yakalayan yazar, muhteşem Osmanlı devletinde delilere bile nasıl şefkatli elini uzattığını anlatıyor.

“ Devlet-i Âli Osman vaktinde meczuplara dair bir fetva vardır: Bir meczuba üç ila altı mızrak yaklaşılmaya. Yaklaşıldığında mesul deli olmaya, diye.”

Bir deli öldüğünde ölen sadece bir deli değildir! Onunla birlikte ölen çocukluğumuzdur. Masumluğumuzdur. Muzipliğimizdir. Yüzümüzdeki samimi gülümsemelerdir. Bir deli sadece, yalnızca, asla, bizatihi deli değildir. Şehrin hafızasıdır. Şehrin vicdanıdır. Merhamet adlı bir delikli çalgıdır. On deliği vardır ney gibi. O öldüğünde delikler bir bir kapanır. Merhamet akmaz olur.

Tuncay adlı başka bir meczup yazısında ise aslında bu kitabı ve mecnunları ele alış sebebini yakalıyorsunuz.

“ Sizin hiç meczup dostunuz oldu mu? Benim birçok dostum oldu; akılla arası iyi olmayan, halleri dilleri olmuş mecnunlara benzerler… Şehrin ruhudur mecnunlar. Biz, olanca gayretimizle günü yakalamaya, parayı, itibarı, şöhreti, kavgayı, sevmeyi, akıl oyunlarını, kısa ve uzun vadeli hesapları yakalamaya çıkarken bir meczup tutar şehrin üzerine bir kahkaha bırakır: “Yalandır yaşadığınız yalan!”
Bu kitapta yolculuğunuza devam ederken şu soruyu soruyorsunuz kendinize.

“ İnsanı nedir deli eden? Hangi meczubun hikayesine yüreğimi akıttımsa bu soruyu mutlaka sordum kendime, anlatıcılara, okuduğum kitaplara. Benim meczuplarımdan neredeyse hiçbirinin delirme sebebini tam olarak öğrenemedim.”

Kendi sorusuna kendince cevap veren yazara göre bizler her an içimizde bir sıradışılık, bir mecnunluk potansiyeli taşırız.
“ Gün gelir gücünün yetmediği deli eder insanı. Önce dişini sıkarsın, sonra aklını. Taşı sıksa suyunu çıkaracak nice yiğit haksızlık karşısında karınca denli küçük kaldığında deli olur. Kimi doğuştan mecnundur, kimi yalan dünyayı gördükten sonra dellenir. Meczupların evliyalar gibi ağırlandığı bir şehirde doğdum. Meczupların psikopatlarla aynı ırktan olmadığını idrak ettim. Birden aklıma Beethoven’in Ay Işığı Sonat’ı geldi. Beethoven babasından pis bir dayak yemiştir. Öyle ki kayışla döven baba oğlunun kulak zarını patlatmış dünyanın en büyük müzisyenlerinden olacak olan çocuğu sağır etmiştir. O dayaktan sonra Beethoven o gece çayırlarda bir at gibi koşmakta daha doğrusu kaçmaktadır. Kulağı o kadar ağrır ki bir yere geldiğinde kendini bırakır. Çayırlardaki su birikintisine düşer… Yüzünü aya döndürür ve gökyüzünü, yıldızları, samanyolunu, en çok da ay’ı izler…”
Deliliğin de bir yazgı olduğunu belirten yazar can alıcı örneklerini bizzat ailesinden (amcasından, dedesinden ) vermeyi ihmal etmiyor.

“Sıra dışı bir yan da yok amcamın hikâyesinde. Onu insanlar hiçbir zaman deli olarak görmediler. Ama, bir akıllıya davrandıkları gibi de davranmadılar. Eline vurup ekmeğini aldılar. Çünkü o ahrazdı! Doğuştan sağır ve dilsizdi. Yüzüne küfreden insanların yüzlerine bakıp dupduru gülecek kadar saftı. Saf insanlık diye bir şey varsa ben onu amcamda gördüm. Sağırdı ama Allah’ın hikmeti ezanı duyardı. Sanki ona ezan öğretilmişti. Durur, elini kulağına dayar, bize işaret ederdi. ”

Kitabın 2, bölümünde dava delilerinden çarpıcı örnekler görüyoruz. Hilmi Oflaz’dan eşini, evini, çocuklarını Allaha emanet edip; fikir, zikir, hayat rehberi olan Büyük Doğu mimarının peşi sıra Anadolu’yu divane bir derviş gibi gezen’ bir dervişten kesitler sunuyor.“ Dağıtmaktan toplamaya; vermekten almaya; ar kapatmaktan ar açmaya tenezzül etmemiş bir ermiş. Elindeki ikiyse birini, birse tamamını veren Ensar’ın sonuncularından Hilmi Oflaz bir deli bir derviş gibi gelirdi. Dilini yalnız divane aşıkların çözebileceği bir lehçede konuşurdu. Hikmet onun kardeşi, sükût rehberiydi. O, askerlere su dağıtan bir saka gibi dolaşırdı masaların arasında. Biz, onun dağıttıklarını izlerken doyardık. Kana kana içmesek de; suya dokunmuş bir balık gibi nefes alırdık. Elbette delidir su akarken testiyi dolduranların dünyasında elinde avucunda, yüreğinde beyninde olanı bir harman gibi savuran adam. Pınarın gözüne aşık olan ne etsin testi testi suyu?”

Yazar son bölümünde bir dava delisi Ömer Muhtar’ı konuşturarak bizlere ne için yaşamamız gerektiğini fısıldıyor.
“Çöl kadar yaşlıdır gözlerim. Bu yüzden dikkatli bak gözlerime; çölünde kaybolabilirsin bir mücahidin. Adım, Ömer öfkesini ve muhtar olmanın mesuliyetini taşır her harfinde. Yıllar sonra mahremiyeti içimizi sızlatacak kadar güzel bir sevgili tanıdık; adına vatan dedik. Ve o mahrem sevgiliye el uzatanın karşısında durdu gözlerim. Adım, Ömer Muhtar. Zincirlerle bağlanamayanım. Ellerim, binlerce yıllık özgürlüğünde kavruldu çölün ve imanın. Osmanlıdan yadigâr kalan bir kavganın tam ortasında; çölde unutulmuş bir Karslı asker kadar yalnızım ve bir o kadar güçlüyüm. Adım, Ömer Muhtar. Hamza kadar yalnızım. O rahlede duran Kitap boynu bükük kalmasın diye, o kitaptan okuduklarım yalan olmasın diye, o çocuklar özgür ve imanlı olsunlar diye yaşadım ben. Ve boynu bükük kalsın çocuklar, Osman’ın kanı üzerine dökülmüş gibi ağlasın diye Kitap; geçirdiler elime kelepçeyi ve yanımda durup boy boy resimler çektirdiler düşmanlarım…Bu resmi unutma.!Böyle keyifli ve keşifli eserin sonunda sözün en güzeli olan şiirden bahsetmemek olmazdı ve yazar hep söylediğini bu sefer şiirin anlam yüklü mısralarıyla kalbimize damlatıyor. Hayatınızda güzel bir anı olmasını istiyorsanız bu Müstesna Deliler Albümü’nü kaçırmamanızı salık veririm.

Selim Sebilci

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat