Mürid ve Özgürlük

 

Mürid, sözlükte de tasavvufta da “irade eyleyen”dir. Kalbini Hakk’a bağlamayı, dünya gurbetinden asıl vatanına dönmeyi isteyendir. Tevhide katılmak, Allah Tealâ’ya vâsıl olmak maksadıyla bir “yol” tercihinde bulunduğu için mürid denmiştir ona.

 

Modernizmin özgürlük, demokrasi, eşitlik, ilerleme gibi dışı kalaylı kavramları sadece Batılı toplumların değil, biz müslümanların da gözlerini kamaştırmış anlaşılan. Böyle kavramların kâğıt üzerindeki tarifi ile pratiği arasındaki uçurumu bir türlü göremeyişimizin sebebi bu olmalı. Geçmişte bizi biz yapan, bizi aziz kılan değerlerimizi, usul ve erkânımızı dahi modern kavramların ölçüleriyle sorgulamaya sevk eden de galiba aynı körlük. Bazen bize ait en az bin yıllık bir müktesebatı, tartışılmaz doğrular gibi kabullendiğimiz Batılı kalıplara uyduramıyorsak eğer, kolaylıkla yanlışlığına hükmedip hayatımızın dışına atıveriyoruz. Geçenlerde bir kardeşimiz tasavvuftaki “mürid” terimini böyle sorgulamış. Müridin mürşidine “gassâl elindeki meyyit”, yani “ölü yıkayıcısının önündeki cenaze” misali teslim olmasına itiraz ediyor. İnsana bahşedilen iradenin öneminden, kişinin tercih hakkının engellenemeyeceğinden, sorumluluğun hürriyeti gerektirdiğinden dem vuruyor. “İrade eden, kendince bir tercihte bulunabilen, bir şeyi özgürce isteyip ona yönelebilen” manasına gelen mürid kelimesinin, tasavvufta bunun tam aksine, “iradesi olmayan, kendi iradesi yerine mürşidinin iradesine bağlanan” manasına kullanılmasını bir “yanlış yöneliş” yahut “tutarsızlık” delili sayıyor.

 

Müridin muradı

Ortada yanlışlık veya tutarsızlığa işaret eden bir mana kayması yok elbette. Zira “mürid”, sözlükte de tasavvufta da “irade eyleyen”dir. Kalbini Hakk’a bağlamayı, dünya gurbetinden asıl vatanına dönmeyi isteyendir. Tevhide katılmayı, Allah Tealâ’ya vasıl olmayı murat edendir. Bu maksatla bir “yol” tercihinde bulunduğu için mürid denmiştir ona. Müridin tercihindeki sahicilik ve şiddet, bir mürşid-i kâmil kılavuzluğunda yürümeyi dilediği yolun çizgisine, adap ve erkânına riayet hassasiyetinin de ölçüsünü tayin eder. Mürşidine kayıtsız şartsız bağlanması, onun usul ve talimatına itirazsız uyması, başlangıçta irade eylediği maksada ulaşma iştiyakının kaçınılmaz icabıdır. Vuslatı hakikaten isteyen bilir ki “vusûl (kavuşma), usûl iledir”. Yol ile giden yol alır. Usule harfiyen uymak, yola tabi olmak iradesizlik değildir. Bilakis vuslat iradesinin canlı tutulduğuna, yol alma arzusundaki samimiyete, her daim “mürid” olunduğuna işarettir.

 

Mürid asıl muradını yitirmemişse, yani hâlâ mürid ise, yol bilenlerin izinden sapmamak, yoldan çıkmamak için azami gayret sarf edecektir. İnsanın bilmediği, ilk defa kat ettiği bir yolda, kılavuzuna rağmen kendince yön ve yöntem belirlemeye kalkışması, asıl tercihini hükümsüz kılan ahmaklıklar cümlesinden sayılabilir ancak. Müridin mürşidine gassal elindeki meyyit gibi teslim olması bir iradesizliğin değil, sağlam bir iradenin, iradede ısrarın gereğidir demek ki.Dahası, bu irade ve onun kuvveti nispetindeki teslimiyet, müridi gerçek manada “hür” kılacak bir makama ulaştırmanın yegâne imkanıdır. İlk dönem sufilerinden Ebu’l-Hüseyin en-Nuri k.s.’nin, “Tasavvuf hürriyettir.” tarifi bu hakikati ifade eder. Esasen hürriyet de neticede iradeyle doğrudan alakalı bir meseledir ve bizim irfanımızda bugünkü yaygın anlayışın tamamen dışında bir mahiyet taşır. Nitekim tasavvuf büyükleri, “Hürriyet, Allah’a kullukta kemâl halidir.” buyurmuşlardır.

 

Bir esaret çığlığı: ‘Ben özgürüm!’

Ne insanın bir mürşide bağlanıp kendi iradesinden vazgeçerek özgür olacağını, ne de gerçek hürriyetin Allah’a kulluğun zirvesinde yaşanabileceğini modern kabullerle izah etmek mümkün değil. Fakat modernizmin havsalasına sığmayan her şeyi “yanlıştır” diye bir kalemde silip atmak da makul değil. Biraz durup düşünmek, tasavvurlarımızın hakikatini sorgulamak lazım.Şunu biliyoruz: Hürriyet yahut özgürlüğün farklı alternatifler karşısında iradî bir tercihle ortaya çıktığı hususunda herkes hemfikir. En az iki seçenekten birine kendi iradesi ile yönelebiliyorsa, insanın hür olduğundan söz edilebiliyor. Kısaca “kişinin dilediğini yapabilmesi” şeklindeki bir hürriyet tarifine kimse karşı çıkmıyor. Ancak, bilhassa liberal felsefe ile İslâm, “kişinin dilemesi yahut irade etmesinin nasıl gerçekleştiği” konusunda ayrılıyor ve bu ayrılık ortak hürriyet tarifini farklı muhtevalar yüklemek suretiyle karşı karşıya getiriyor. O kadar ki taraflardan birinin hürriyet dediğine öbürü esaret adını veriyor. Modern anlayış müridin, yani irade eden kişinin kimliğini onun beşeriyetine indirgerken, İslâm insanın âdemiyetini esas alarak sırf beşerî saiklerle yapılan tercihleri iradesizlik sayıyor.

 

Hürriyetin sınırlarını belirleyen hakların ne olduğu konusunda da farklı kabuller var. İslâm’ın, “hukuk”u (hakları) tehdit ettiği gerekçesiyle kısıtladığı “huzûz”u (hazları, nefsanî arzuları), modern anlayış hukuk olarak görüyor mesela. Yine de en temel ayrılık iradenin ortaya çıkışıyla alâkalı. İslâm, insanın iradesini kulluk tercihi çerçevesinde bir tabi oluşun belirlediğini söylerken, modernizm bunu müstakil bir varlık zannettiği insanın her safhadaki bağımsız bir fiili gibi anlıyor.Dikkat edilirse, günümüzde “Ben özgürüm” diyen, başkalarının hukukunu gözeterek de olsa nefsinin hevası peşinde dilediği gibi davrandığını yahut davranması gerektiğini söyleyen bir insanın temel dayanağı “kendisi”dir. Oysa iki alternatiften birini tercih ederken kendisini bağımsız bir irade sahibi gibi görmesi, çoğu zaman bu tercihini belirleyen sağlıksız bir eğitimi, zamaneyi, çevreyi, modayı, beşerî arzuları “kendisi” zannetmesi, insanın en büyük yanılgısıdır. Böyle bir özgürlük iddiası nefse köle olunduğunun ifşasıdır.

 

Başımız nereye bağlı?

İnsan her halükârda kuldur. Bağımsız, bağlantısız, kendine yetebilen, başı boş bir varlık değildir. Bunun farkına varamaması yahut aksini vehmetmiş olması hakikati değiştirmez. Bizim yazılı kaynaklarımızda hürriyet yerine “serbestî” kelimesinin kullanılması biraz da bu hakikate işaret içindir. Bugün de hür yahut özgür yerine serbest kelimesini kullandığımız olur. “Ser-best”, yani “başı bağlı”. Yani iradî tercihlerini bir tabi oluş, bir kulluk çerçevesinde belirleyen kişi. Asıl mesele insanın kime veya neye kulluk ettiği, başını kime yahut neye bağladığıdır. Ya Allah’a kuldur insan, ya Allah’tan gayrısına… Allah’a kulluk, bizi yaratanın, bizim asıl sahibimizin kudreti karşısında aczimizi fark edip O’na bağlanmak, O’nun iradesine teslim olmaktır. Vahye ve sünnetullaha uygun davranmaktır. Bu aynı zamanda insanın bir “hüviyet” sahibi olarak varlığının, kendini bilmesinin ve kendinde olmasının şartıdır. Çünkü insanın yegâne hüviyeti Allah’a kulluğudur. Kişi bunun farkında değilse ya da bu hüviyetini inkâr ediyor, yok sayıyorsa; kendini kaybetmiştir, kendinde değildir. Kendini kaybetmişlik hali kaçınılmaz olarak Allah’tan gayrısına kulluğa mahkum eder insanı. Bu mahkumiyet zahiren hürriyet zannedilebilir, iradî bir tercih gibi görülebilir. Kendinde olmayanın iradesinden söz edilemez oysa. İradî tercih gibi görünen yönelmeler bir kapılmadan ibarettir. Savrulup sürüklenmeye, dolayısıyla iradeyi kullanma imkanının kaybına yol açar. Üstelik kendisinden daha aşağı ve değersiz varlıklara köle kıldığı insanı onun şerefiyle asla bağdaşmayacak bir zillete düşürür. Yine bu sebepledir ki bizim yazılı kaynaklarımızda “hür” kelimesi “şerefli” olmayı anlatır öncelikle. Dünyanın ve nefsanî tutkuların boyunduruğunda oradan oraya sürüklenenler, Allah’tan gayrısına kul olarak kendi şereflerini paymal edenler elbette hür olamazlar. Nefsin elinde meyyit gibi olanlar hür ve irade sahibi değil de, mürşidin elinde meyyit gibi olanlar hür ve irade sahibi midir peki? İki bakımdan evet. Bir; mürşide teslimiyet tercihi müridin kendi hüviyeti ile ortaya koyduğu sahici bir iradedir. İki; mürşide tabi olması, insanın asıl hüviyetine, âdemiyetine tabi olmasıdır. Esaret zilletine düşüren nefs belasından kurtulmanın ilk adımıdır.

 

Başımızı öyle bir yere bağlayalım ki çekip bizi aslımıza, sahibimize götürsün.

 

 

Ali Yurtgezen

Semerkand 145. Sayı

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat