Mehmet Serhan Tayşi: TARİH BİLGİMİZ ZAYIF

Efendim, Serhan Tayşi kimdir? Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

Efendim, bendeniz aile kökleri İzmir-Bayındır’a kadar uzanan bir aileye mensubum. İlk, orta ve lise tahsilimi İzmir’de tamamladım. İzmir Atatürk Lisesi’ni bitirdim. Sonra İstanbul’a imtihana geldim. Burada önce hukuk fakültesine gittim. Bir sene okudum. Hukuk bana istediğim şeyi veremedi. Bir de oradaki hukuk, adalet anlayışı bana ters geldi. 15- 20 kişi girerdik imtihana. Yazılıdan 90 puan, 100 puan alsan bile -ki alıyorduk- sözlüde “sen söyle, sen söyle, hadi eylüle!” deyip geçiştiriliyordu. Yılsonunda 3000 sayfa kitaptan mesul tutuyorlardı. Şuursuz bir ezberden başka bir şey değildi. Bu da bana göre değildi. Bıraktım. Edebiyat fakültesine kaydoldum. Hayatımın da en güzel kararını vermiş oldum.Bir kere; dedelerimin, ecdadımın dili olan Osmanlıcayı öğrendim. Unutulmaya terk edilmiş olan kitaplarla tanıştım, haşır neşir oldum. Kütüphanelerde birçok güzellikleri gördüm. Birçok güzel şahsiyetle tanıştım. Hukukçu olsaydım ne olabilirdim ki? Kimle tanışabilirdim? Edebiyata gittim ve edebiyattan çok şey öğrendim. Bizim zamanımızda yazılı ve sözlüydü imtihanlar. Hakikâten bilen kazanıyordu. Ben edebiyat fakültesinde çok kaliteli, çok şahsiyetli hocalardan ders aldım.

 

Hangi yıllar efendim?

1964’ten 1969’a kadar. Bendeniz 1969 mezunuyum. Ben son zamanların en büyük hocası Prof. Şavettin Tekindağ’ın talebesiyim.

Bu gelenek, “Ben şu hocanın talebesiyim” demenin güzelliği de mi kayboluyor hocam?

Evet. Benim için bir iftihar meselesiydi öyle bir hocanın talebesi olmak. Aynı zamanda doktora talebesiydim O’nun. Ama bitiremedim tezimi hastalıklarım yüzünden. Sonra Prof. Bekir Kütükoğlu Hocamız vardı. Çok müstesna bir şahsiyetti. Metin şerhi, yani, muhtelif eserleri bir araya getirip metin tesis etme ilminin üstadıydı. O’nun gibi arkadaşı ve deha derecesinde zeki ve âlim olan Prof. Nihat Çetin Bey’in de talebeliğini yaptım. O’ndan da feyiz aldım. Çok mizahî bir zekâya sahipti Hoca. Çok güzel üsluplu bir adamdı.

Sizin çok yakından tanıdığınız, takip ettiğiniz bir isim de İsmail Saip Sencer…

Çok âlim bir zât ama isminin bile anılmasını istemiyor. Çok mahfiyet sahibi bir zât… Evet. İsmail Saip Efendi, Beyazıt Kütüphanesi’nin müdürüydü. O, üniversitede bulunduğu sırada üniversitelerde devrim yapılıyor, değişiklikler yapılıyor… Aleyhinde konuşuyorlar Hocaefendi’nin. Hoca sarıklı falan olduğu için… Ve örtünün altına küçük bir tezkere koyuyor, hiçbir şey söylemeden çıkıp gidiyor. Mustafa Kemal Mustafa Kemal’in özel telgrafı geliyor. “Hocam, sen istediğin kıyafetle girebilirsin derse” diye. Allame-i zîhinun bir adam bu. Sarık vs. şeylerle bir tarafa konulacak bir adam değil. Şeklen tarif edilecek birisi de değil. İsveç başkonsolosu buradayken O’nun derslerine girmiş. Şarkiyatçıymış adam. Memleketine gidince başbakan olmuş. İsmail Saip Efendi vefat ettiğinde bu adam İsmet İnönü’ye telgraf çekmiş: “Ekselanslarının şahsında Türk milletinin ve dünya ilminin başı sağ olsun.” Gölpınarlı, hep menfi konuşur ama O’na müspet konuşmuş. Diyor ki: “İsmail Saip Efendi, asrının, kelamda Gazali’si, tıpta İbn-i Sina’sı, mantıkta İbn-i Rüşt’ü, felsefede Farabi’si, tasavvufta Muhyiddin Arabî’si…” böyle sayıyor. Tüm bu ilim dallarının zirvesi adam. 12 tarikattan mücaz. İnabe-i icaze verebiliyor. Son derece mahfiyet sahibi. Yanındaki Yahudi Oscar Reşer; Osman adını alıyor, Müslüman olmak istiyor, sıkıştırıyor hocayı “Hocam, bana İslam’ı öğret” diye. “Evladım, ben 60 yıllık Müslümanım, daha kendim tam Müslüman olamadım seni nasıl Müslüman edeyim” diyor. Kemâlat başka şeydir evladım. Biz bu edepleri, incelikleri her gün biraz daha kaybediyoruz ama güzel gençler de yetişiyor elhamdulillah. Bundan da çok memnunuz. Asla ümitsiz değiliz.

Ümitsizlik de Batı adamınındır, diyorsunuz.

Fethi Gemuhluoğlu Abimiz vardı. Biz kendisiyle çok sevişirdik. Derdi ki: “Hiçbir tünel ebedî değildir. Gün ışımıştır bir yerlerden. Gözü olana görmek gerektir. Her tünelin bir çıkışı vardır.” Türk milleti bu tünelden çıkmak üzere. Bir ivme kazandı elhamdulillah. Güzel bir ufka doğru yelken açıyor. Ve bundan sonra da güzellikler takip edecek inşallah. Yanlış yolda olanlar yanlışlarını anlayacaklar. Zamanında birçok kötü şey oldu. Birbirimizi bağışlayacağız, birbirimize kardeş muamelesi yapacağız. Türk milletinin ufku çok açık… Bakınız, Batı Arap devletleriyle uğraşmıyor, Türklerle uğraşıyor. Müslüman Türklerde idare kabiliyeti var. Örnekler var önlerinde. Bak şimdi Ortadoğu allak bullak. Zamanında bir Osmanlı valisi düzeltirmiş işleri.

Burada temel sorunlardan birisi de tarih bilgimizin yeterli olmayışı olabilir mi?

Evet. Bizim milletimizde, idarecilerimizde tarih idrâki -bilinç demiyorum- zayıf. Tarih bilgimiz zayıf, kültürel tarih bilgisi noksan, tarihi tefekkür tarafımız noksan. Mesela son zamanda Osmanlı Sultanları içinde bu kültüre sahip İkinci Abdülhamit vardır. O, tek başına bir devletti. Bütün dünya siyasetini parmağının ucunda oynatabilen bir zeka… Ama altyapılı bir zekâ… Tarihte yalana yer yoktur. Yalancı tarih işe yaramaz. Acı da olsa, bizim aleyhimize gibi de görünse hakikât neyse o yazılacak. İnsan, yanlışı varsa düzeltecek. Hamasetle vakit geçirilmeyecek yani. Halin hikâyesi; olduğu gibi, açıklığıyla… Bu doneler elimizde olduğu zaman istikbale dair tefekkürde bulunabileceğiz. Bir satranç ustası gibi. İstikbal de geçmiş de hâl de Allah’a ait şüphesiz. Ama biz kullarına zeka vermiş, akıl vermiş. Tabi bu konularla ilgili insanların eğitilmesi gerek. Evvela eski tekke geleneğimizi iyi anlamamız lazım. Bunları bugünün kültür kulübü olarak düşünün. O tekkeler miskin yeri değildi asla. Miskinler tekkesi denilen tekke neresi biliyor musunuz? Onlar cüz’am tekkesidir. Üsküdar’da bir yerde. Onun dışındakiler asla öyle değildir. Musikî dersleri verilir oralarda. Mesela Haliç’in sonunda bir halvetiye tekkesi var. Eski Habibî Karamaniye Tekkesi. Kanunî zamanında kayıt var hakkında. Şimdi yok. O tekkenin mesela avlusunda ceylanlar gezermiş. Fatih, ava gidince gelip orada istirahat edermiş. Fatih zamanında olan bir tekke… Dervişân fasılları icra ederlermiş orada. Çok güzel, edebî mizah yapılır; eski büyük mizah ustalarının sohbetleri yapılır, şiir söylenir, divan edebiyatından muhtelif eserler okunur… Öyle yerlermiş bu tekkeler.

Edebiyat var, sanat var, musikî var… Bu tekkeler kalsaydı belki Emniyet’e bile gerek kalmazdı. Karakol yerine her mahallede bir tekke kalsaydı…

Hatta şöyle bir şeyden bahsedilir. İkinci Mahmut karar vermiş, türbeleri kapatmış bir ara. Halk yanlış işler yapıyor falan diye. Halk, ulema gelmiş demişler ki: “Bir sarhoş bile geldiği zaman ceketini düğmeliyor türbenin önünde. Estağfurullah Efendi Hazretleri, diyor. Siz böyle bir imkânı nasıl kaldırırsınız?” demişler. Padişah hemen düzeltmiş kararını. Yani bunlar bir nirengi noktası halkımız için. Halkın cahili de var alimi, arifi de var. Mühim olan alim ve ariflerin bu cahil olan halkı eğitmesi, ehl-i mürekkep olanların da etrafını çevirmesi ve onu çevresine zararsız hale getirmesi.

Hocam, kütüphanecilik hayatınız hakkında neler söylersiniz?

Ben okulu bitirdikten sonra tabii iş aramaya başladım. Önce milli eğitime müracaat ettim. Torba kadrolar vardı o zaman. O torba kadrolardan emekli olmuş hocalardan birinin kadrosunu verdiler. Hatta onun defterlerini bile verdiler bana. Yaşlı bir hocaydı. 1.5- 2 yıl hocalık yaptım. Ondan sonra kütüphaneler imtihan açtı. O zaman şimdiki gibi teste falan girilmiyordu, adam gibi imtihan ediliyorlardı. Bakın 1970’te, kütüphanelerin nasıl adam aldığını anlatıvereyim. Elle yazılmış, güzel inci gibi bir metin koydular önümüze. Bunu transkript et, kelimelerini tahkik et, dediler. Hümasi mi, rübai mi; dörtlü mü, beşli mi… Kelimenin fiili nedir, onu bulacaksın önce. Müştaklarını bulacaksın, okuyacaksın, köklerini söyleyeceksin. Ondan sonra bu sefer daktiloyla yazılmış transkripsiyon bir metin, bunu, lügatsız, eski yazıyla yazın, dediler. Sonra Arapça bir metin, lügat verdiler, tercüme ettirdiler. Daha sonra İngilizce bir metin ve lügat verdiler. Bir kütüphanede ne gibi araçların bulunması gerektiğiyle alakalı bir metindi, onu tercüme ettirdiler. Bunları geçtikten sonra da mülakata aldılar. Bütün kütüphane müdürleri bir odaya dolmuş, hepsi sana bakıyor, hepsi soruyor. “Hangi kitapları okudun, hangi yazarları tanırsın…” Elhamdulillah, fakir, birincilikle kazandı elli tane adayın arasından. Bizi Süleymaniye’ye vereceklerdi ama Ali Emiri’nin ruhu galiba bizi oraya çekti. Eleman lazımmış, bizi oraya aldılar. Memnunum da Millet Kütüphanesi’nden. Millet kütüphanesi de çok değerli bir kütüphane. Sadece Divan-ı Lügati’t Türk diğer kitaplara bedel. Çok önemli bir kitap.

Bir mekânın, bir şehrin önemi nereden gelir hocam? İstanbul niçin İstanbul’dur, niçin bize bu kadar güzeldir?

Bir kere İstanbul, tabiri caizse mucize şehir diyebileceğimiz bir şehirdir. Çünkü Peygamber duası vardır bu şehrin üzerinde. Bu duayı yerine getirmek için binlerce kumandan gelmiş. Hz. Hüseyin, Hz. Hasan bile gelmiş sefer-i hümayuna; Hz. Muaviye zamanındaki İstanbul kuşatmasına. Ama nasip olmamış. Bizim gencecik Fatih’imize nasip olmuş. Hadis var biliyorsunuz; “O ne güzel kumandandır, ne güzel askerdir…” Buna mazhar olmuş. Kur’an-ı Kerim’de bununla ilgili ayet-i kerime de var biliyorsunuz. Fetih müjdesi veren… Fethin 850’deki hicri tarihini veriyor bu ayet-i kerime. Bunu Hacı Bayram-ı Veli keşfediyor. Ve talebesi Akşemseddin’e söylüyor. İkinci Murat’ın yanına gittiğinde O da (Fatih) yeni doğmuş, müjdesini veriyorlar. İkinci Murat, “Dua etseniz de İstanbul bize nasip olsa” deyince: “İstanbul size gülzar olmayacak Sultanım. Ne ben görürüm, ne sen görürsün. Ama bizim şu köseyle -gençliğinde Akşemseddin’in sakalları az çıkarmış- senin Mehmet’ine nasip olacak İstanbul’un fethi inşallah” diyor. İstanbul, bir de evliya duası almış ayrıca. Hacı Bayram gibi büyük bir velinin duası, himmeti alınmış. Akşemseddin gibi büyük bir zat, sağ kolu olmuş Fatih’in. Birçok evliyaullah, sadat-ı kiramdan birçok kişiler, seyitler, Horosan erenleri, İstanbul’un fethine katılmışlar.

Horoz Dedeler falan… Onların hepsi de alperenler. Gevezelikleriyle de askeri cuşa getirirlermiş. Mesela Horoz Dede horoz gibi ötüverirmiş. Askerin moral ihtiyacını karşılamak için yani. Halbuki kendisi büyük bir veli. Kendisini saklıyor adam. Böyle büyük ruhlar, büyük şahsiyetler; büyük hadiselere yardımcı olmuşlar.

Efendim, bu şehrin bir de sahipleri; beyefendileri, hanımefendileri var… Siz kimlere yetiştiniz bu güzellerden, bu efendilerden?

Ben “İstanbul Beyefendisi” diye bilinen ağabeyimiz Fethi Gemuhluoğlu’nu iyi tanıdım, onunla görüştüm. Müthiş bir talakatı vardı. Çok güzel İstanbul ağzıyla konuşurdu. Hatta Amerikalı bir hanım gelmişti de İstanbul beyefendileriyle görüştürmek isteyip Fethi Abi’yi çağırmışlardı. Hatırlıyorum ben, Amerikalı hanımla Fetih Abi konuşmuştu İstanbul ağzıyla. Şimdi o ağızla konuşabilen Uğur Derman Bey var. Çok güzel konuşur. Fethi Bey’in de yakınıdır, onun yanında yetişmiştir. Hattattır kendisi, profesördür. Hakikâten işinin uzmanıdır. İstanbul Hanımefendilerinden de Haluk Hanım’ı tanırım. Sümbülefendi Dergâhı’nın son postnişinin akrabası oluyor. İstanbullu bir hanım. Eski İstanbul evleri vs. yapar çeşitli malzemelerden. Çok güzel kitaplar yazar eski İstanbul hanımları hakkında falan. Çok kibar bir hanım. Eski İstanbulludur ve İstanbul hakkında bayağı malumatlıdır Haluk Sena Hanım. Soy ismi şimdi hatırımda değil. Daha sonra bizim hocalarımızdan da var eski İstanbullu diyebileceğimiz insanlar. Mesela Ord. Prof. Cavit Baysu var. Benim hocamdı. Çok iyi anlaşırdık. Bizi çok severdi. Maalesef ben üçüncü sınıftayken vefat etti. Kibar, zarif, beyefendi bir insandı. Eski İstanbullu olarak tanıdığımız insanların çoğu vefat etti. Bunlardan biri de yakın bir tarihte kaybettiğimiz Ahmet Yüksel Özemre’dir. O da eski Üsküdarlı, muhterem bir zattı.

 

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat