Çocukluk Sırrı

 

‘Çocukluk sırrı’ ancak doğal bir hayatın içinde ortaya çıkıyor. Anadolu Pedagojisi ise hem bu yolda bize rehberlik ediyor hem de insanın yaratılışındaki mükemmelliğe mercek tutuyor. Bir denizi andıran ‘Çocukluk Sırrı’ kitabından bir katre.

“Bir çocuğun aslında kim olduğunu hiç kimse bilmez. Çocuk o minik beşiğinde yatarken ser verir sır vermez. Her çocuk gelecekte bir ‘kişidir’. Ve anne-babalar beşikte yatan, evin içinde koşuşturan çocuklarına sanki perde arkasındaki bir ‘yaradılış sırrını’ görmek istercesine, hayranlık içinde bakmalıdır. Her bakışta da dudaklarından ‘Sen kimsin?’ sorusu çıkmalıdır. Her insan, minik bir çocuk bedenine gizlenmiş sırdır.”

Pedagog Adem Güneş’in ‘Çocukluk Sırrı’ kitabının küçük bir özeti yukarıdaki cümleler. Minicik bedenleriyle bize emanet edilen ‘aziz misafirler’in elimizdeki serencamını anlatıyor bu eser. Ana rahmine düştüğü andan itibaren ‘bir şey olacak’ diye ödümüzün patladığı çocuklarımızı nasıl da yaraladığımızı, oradan oraya savurup hırpaladığımızı gösteriyor. Unuttuğumuz birçok değeri hatırlatarak yapıyor bunu. Anne babaları suni değil, samimi, insani bir ebeveynliğe davet ediyor nazikçe. Okuyanları önce kendi çocukluğuna götürüp nelere kızdığını-kırıldığını, ne zaman utandırıldığını, korkularını, yaşadığı yalnızlıkları, hayallerini hatırlatıyor. Ardından da ebeveynleri çocuklarıyla empati kurmaya, onların duygularını gerçekliğiyle kavramaya çağırıyor, ‘çocukluk sırrı’na nasıl ulaşılacağını açıklıyor. Bunu da ‘Anadolu Pedagojisi’ diye tanımlıyor. Yalnız bu kavramı okur okumaz; ‘Osmanlı tokadı’, ‘Kızını dövmeyen dizini döver’, ‘Kazak erkek’ gibi sözlerin türetildiği, ‘kâmil insan’ yetiştirmeyi hayatın merkezinden çıkarmış bir toplumun çocuk yetiştirme stilleri gelmesin aklınıza. Güneş, Anadolu Pedagojisi’ni anlatırken bizi ilk insan Hz. Adem’e, Peygamber Efendimiz’e (sas), Hz. Mevlana’ya, Fatih Sultan Mehmet’e, Allah’ın yarattığı o ‘mükemmel insan’a götürüyor…

Çocukluk sırrının ne olduğunu Öğretim Görevlisi Adem Güneş’ten öğreniyoruz. Peki, neden bu konuyu gündemimize taşımış olabilir? Anadolu Pedagojisi akımının kurucusu Güneş, seminer, radyo programları yaparak anne-babalarla önemli bilgiler paylaşıyor. Fakat zamanla, anlattıklarının yeterince anlaşılmadığını fark ediyor. Mesela bir seminerde çocuklarla gözlerinin içine bakarak, onların boy seviyesine inerek konuşulması gerektiğini anlatıyor. Bir anne de: “Oğlumun gözüne bakıyorum, bakıyorum hiçbir değişiklik yok” deyince Adem Hoca: “Bakmak var, bakmak var! Ben oradaki sorunun, çocukların dünyasını tam anlatamamamdan kaynaklandığını fark ettim. Çocuğun dünyası anlaşılmadan eğitim verilemez. Birinci adım buydu. Önce yetişkinin kendi içinde derinleşmesi lazımdı. Kişi eğer kendi serüvenini görür, yaşadıklarını hatırlarsa çocuğuna bakış açısı değişecekti. Kitap her ne kadar çocukluk sırrını anlatsa da aslında okuyan kişinin sırrını hedefliyor.”

DUYARSIZLIK VE SAHTE BENLİK

Anadolu Pedagojisi’nin ayrıntılarına, beslendiği dinamiklere geçmeden önce günümüz çocuklarının temel problemlerini iyi analiz etmek gerekiyor. ‘Çocuk hazinesi’ni iyi bilen Adem Güneş yüzlerce sorun arasından ‘duyarsızlık ve sahte benlik’in miniklerde ön plana çıktığını söylüyor ve bu durumu ‘insanlık dramı’ şeklinde tanımlıyor. Peki, bir çocuk nasıl duyarsızlaşıyor? Güneş sorumuza cevap verirken gündelik hayatımızı işaret ediyor: “Çocuğu hissedemeyen, ceza veren, mükemmeliyetçi ebeveynin, yaşamda çok derinleşmiş otoriter annelerin bunda etkisi var. Evladını hissedemeyen ebeveynler onun kendi içinde yaşadıklarından habersiz gündelik hayatına devam ediyor. Sevgisine, özlemine karşılık bulamayan çocuk zamanla duyarsızlaşıyor. İçindeki eksiklikleri hissederek kendine acı vermek istemiyor. Anne-baba ise çocuğun bu davranışlarını ‘bireyselleşme’ şeklinde yorumluyor. Tamamen duyarsızlaşan çocuklar da artık hiçbir şeyi hissetmemeye başlıyor. Annesi ya da babası gözlerinin içine bakarak ağlıyor, ‘seni yetiştirmekte zorlanıyorum, yardım et’ dese de çocuk bunu umursamıyor, kızdığı birini rahatlıkla bıçaklayabiliyor. Acıları ruhunda duymadığı için yaptığı kötülüklerin maddi-manevi zararını hesaba katamıyor.”

‘Sahte benlik’ deyince önce hayatımızın çok dışındaki bir olguymuş gibi geliyor insana. Oysa çevrenizde duymuyor musunuz; facebook’ta bir sürü arkadaşı bulunmasına karşın “Hiç dostum yok ki!”, “Kimse tam anlamıyla beni tanımıyor!” diye söylenenleri. Bu yaygın tutumun insan psikolojisindeki karşılığı ‘sahte benlik’. Yani görünen kişinin içinde aslında bambaşka birinin bulunması. Güneş, bu kişilik bozukluğunun sebebini, “Eğer anne-baba çocuğu iç dünyasında özgür bırakmıyor, duygularını yaşamasına izin vermiyor, çocukça hisleri sanki çok büyük günah-suç gibi değerlendiriyorsa çocuk duygularını göstermemeye başlıyor. İçinde çocukluk yaşarken anne-babasına karşı ‘büyümüş gibi’ davranıyor, asla kendi olamıyor. Burada ortaya çıkıyor sahte benlik. Çocuk kendi duygularını içinde yaşamaktan da vazgeçince duyarsızlaşıyor.”Anadolu Pedagojisi, ince ruhlu, hissedebilen, diğerkâm, kendi fıtratıyla kalabilmiş, etken ve kolektif bireyler yetiştirmeyi amaçlıyor. Sadece Anadolu’da uygulanan bir pedagoji değil. En son orada yaşandığı için bu ismi alıyor. Aynı yöntemler dünyanın değişik yerlerinde de uygulanmış. Hz. Adem (as), Hz. İbrahim (as), Peygamber Efendimiz’den (sas) tutun aynı değerleri benimsemiş Maria Montessori, Erasmus gibi tüm hümanistlere dayanıyor özü. Bilgiler özümsenerek topraklarımıza geliyor ve en iyi uygulanan yer olarak burası gösteriliyor. Fakat zaman içinde bu değerler unutuluyor, çocuğu aşağılayan, cezalandıran, ona şiddet uygulayan ‘suni’ terbiye yöntemleri ortaya çıkıyor.

 

EBEVEYNLER SIR BEKÇİSİ OLMALI

Anadolu Pedagojisi’ndeki ‘çocukluk sırrı’nın tam karşılığı ‘fıtrat, mizaç’. Yalnız bu yaradılış sırrının ortaya çıkması kolay değil. Anne-babanın çocuğu olduğu gibi kabul etmesiyle ilk işaretler geliyor. Çocuk, hiçbir kimseyi taklide mecbur bırakılmıyor, incinmiyor, ezilmiyor, aşağılanmıyor. Ürkek, çocuksu bir heyecanla dışa vurmaya çalıştığı o gizli dünyasına saygı duyuluyorsa yaradılış sırrını bedenine yüklemeye başlıyor. Devamını Pedagog Adem Güneş’ten dinleyelim: “Bazen bir kelime, davranış, hayal çocukluk sırrını ele verir. Anne-babalar ‘sır bekçiliği’ yapmalı, çocuğun sırına saygısız davranmamalı. Anadolu Pedagojisi’nin en temel prensibi ‘kişinin kendi olabilmesi’ne izin vermektir. Bu süreçte en küçük bir ima, dalga; kabul görülmediğini ona hissettirecek, ‘kendi gibi olmak’tan vazgeçirecektir. İnsanın dramı da işte burada başlar.”

‘Çocukluk Sırrı’ kitabında Adem Hoca, “Çocuk güven ortamı oluşmadan kişiliğini ortaya koyamaz.” diyor. Çünkü Anadolu Pedagojisi’nin merkezinde ‘güven’ duygusu var. Benliğin kendini güven ve emniyet içinde hissetmesi çok önemli. Çocuğu yönlendirmeye çalışmak, mükâfata boğmak, ceza vermek güven zafiyetine sebep oluyor. Çocuk duygu dünyasını ifade edemediği bir ortamda iyi yetişiyor gibi görünse de ruhen sağlıklı büyümüyor. Birçok anne-baba çocuklarına doğru oturmayı, yemek yemeyi, güzel konuşmayı öğretirken kendi kişiliklerini ortaya koymalarını engelliyor. Güven hissi daha oluşmadan davranış eğitimine geçiliyor. Çocuklar ebeveynlerinden çekinip korktukları için belli kuralları yerine getirse de o davranışları içselleştiremiyor. Zira mizaca bağlı kişilik hiçbir zorlamayı kabul etmiyor. Baskı altındayken insanın iç düzeni bozuluyor. İç düzeni bozulan bireyler dış düzenini oluşturamıyor. Hâlbuki Anadolu Pedagojisi’nde ezberlenmiş davranışların yasaklandığını anlatıyor Güneş: “Çocuk ancak neyin ne ve niye olduğunu ruhu ile beraber kavrarsa kişilik ve karakter eğitimini sürdürebilir. Bu dönemde sürekli soru sorarak eşyayı tanımaya çalışır. Ebeveyn bıkmadan, yalana başvurmadan bunları cevaplarsa neyin niye olduğunu kavratacak suallere geçerler. Bunlar ‘ruh inşası’ sorularıdır.”

Anadolu Pedagojisi’nin tüm felsefesini burada anlatmak mümkün değil. Ana hatlarıyla baktığımızda da güven duygusundan sonra ruhun sekine içinde olması geliyor. Çünkü Anadolu Pedagojisi’nin hedefi, hissedebilen çocuk yetiştirmek. Bunun temel şartı ise kişinin kendi iç dünyasındaki biyolojik ritminin sakin çalışması. Sükunet içinde olmak elzem. Pedagog Güneş: “Kişi kendi iç dünyasını elinde tutmalı, kontrol edebilmeli. Eğer çocuk bunu yapamıyor, oradan oraya sürükleniyorsa hissedemez. O takdirde yavaşlaması gerekir. Hissetmek, duymak, görmek için. Yavaşladıkça da garip bir ruh hâli içine girer. Bir sükûn hâli. Hatta tasavvufta da ‘nefsin mutmain olması’ diye geçer. Kişi olgun bir bakışla dünyaya baktığında görebilir kainatı. Eşini, çocuklarını hissedebilir ve kaygı içinde değil, güçlü bir benlikle yaşar.”

SÜKUN HÂLİNE EN İYİ ÖRNEK

Adem Hoca, ruhun sükun hâlini anlatırken Japonları örnek gösteriyor: “Kişi aç, susuz, çadırsız, yağmurun altında. Sıraya geçmiş. Saatlerce yiyecek için bekliyor. Belki de ondan bir önceki kişi gelip son yardımı alıyor ve o eli boş dönüyor. Ama yine de kavga etmeden oradan ayrılıyor. Ruhun sükûn hâli işte bu. Kişinin kendini kontrol etmesi.” İç ritmimizin bozulmaması çok önemli. Çünkü çocuk doğduğu andan itibaren yavaş, hissede hissede hayata hazırlanıyor. Buyurucu iç kılavuz bunu yaptırıyor insana. Ama anne-babanın ‘çabuk ayakkabını giy’, ‘ödevini hemen bitir’ gibi müdahaleleri miniklerin dengesini bozuyor. Çocuk iç ritmine göre değil, yapılması gerekenlere, istenilenlere göre hareket etmeye başlıyor. Böylece ‘doğallık’ felsefesinden uzaklaşılıp çocuk yine başkalaştırılıyor.

Anadolu Pedagojisi, doğan her çocuğun bir ‘buyurucu iç kılavuz’la dünyaya geldiğini ve bu kılavuzun hayatın her döneminde kişiye yol gösterdiğini savunuyor. Adem Güneş kitabında, anne babaların insanın içindeki mükemmel yaratılıştan habersiz, çocuğunu adam etmeye çalıştığını anlatıyor. Oysa çocuk dünyaya geldiği andan itibaren zaten ‘mükemmel bir adam’. Önemli olan o ‘aziz misafirin’ eksiksiz yaratılışını zarara uğratmamak. Zira çocuk tamamen ebeveynin insafına terk edilmemiş. Çocuklar bir program dâhilinde içlerinden gelen buyruğa boyun eğerek insan olmaya hazırlanıyor. Bu sessiz ve derin yolculuk da çocukluk sırrı içinde yer alan ‘buyurucu iç kılavuz’dan başkası değil. Bunun sayesinde içinde merak duygusu oluşuyor, her şeyi adım adım öğreniyor. Bu bir içgüdü değil. İlahi bir hat ile yaratılıştan alınan programın tam anlamıyla uygulanması. Mevcut mucizevi sistemi dikkate almayan anne babalar çocuklarını boş bir kap gibi görerek doldurmaya çalışıyor. Bu aşamada Adem Hoca’nın tavsiyelerine kulak vermeliyiz: “Ebeveynlerin yapacağı en büyük iyilik çocuğun bilinçsizce verdiği bu benlik inşası sürecine sadece ‘rehberlik’ etmek. Mesela çocuğun doğal öğrenme serüvenine anne-baba müdahale ederse çocuk öğrenmeyi iç kılavuzunun yol göstermesiyle değil dış müdahalelerin tesiriyle gerçekleştiriyor. Bu da merak duygusunu köreltiyor. Allah bu merak duygusunu vermiş ki eşyayı, olayları ve onun ardındaki sırları çözebilsin, kainatı keşfetsin. Günümüzde yaşanan öğrenme güçlüğünün arkasında gereksiz müdahaleler var. Zorla öğretmek insan varlığına saygısızlık.”

Çocuğun kendi fıtratı üzerine yetişmesinden sonra ikinci önemli başlık olarak karşımıza etken ve kolektif şuur çıkıyor. Anadolu Pedagojisi çocukluk yıllarından itibaren incitilmemiş, dövülmemiş, hakarete maruz kalmamış, ceza ile terbiye edilmeye çalışılmamış veya mükâfat ile sunileştirilmemiş birçok çocuğun pozitif etkenlik taşıdığını söylüyor. Sosyal empati ve derinlik sağlayarak sadece insanlarla değil, bitkilerle, hayvanlarla bile iletişime geçebilen, içinde yaşadığı toplumun değerleriyle barışık, sosyal empati gücü yüksek, dayanışma ile toplumu ve kendisini ileriye götürebilenler de kolektif ruha sahip çocukları tanımlıyor. Onlar yolda yürürken bir taş görse kaldırıyor; kimsenin arabasının camını kırmıyor; yaşadığı atmosferdeki herkesle, her şeyle uyum içerisinde…Anadolu Pedagojisi’nin usullerine göre yetiştirilen bir çocuğun nasıl biri olacağını ‘Çocukluk Sırrı’ kitabı şöyle anlatıyor: “Çocuklar ilk 4 yılı ilahi bir kuvvete bağlı şekilde yaşıyor. İç dinamiklere (duygular) tasavvufta letaifler deniyor. Çocuk yaratılışından getirdiği kodlarla özgür bırakıldığında letaiflerini dengeli şekilde kullanmayı öğrenir. Ruh dünyası, duyu dünyası zedelenmeyen çocuk (ilk 4 yaş) ne zaman uyuyacağını, ne zaman yürüyeceğini, ne zaman konuşacağını iç dinamiklerinden aldığı kuvvet ve itici güçle yerine getirir. İleriki yıllarda da kararlarını akıl, vicdan süzgecinden geçirerek alır.” Çocuklarını ceza ve mükafatla ya da her an müdahale ederek terbiye ettiğini düşünen ebeveynler için Anadolu Pedagojisi’nin düsturlarını hayata geçirmek, çocukluk sırrını keşfedip ona göre hareket etmek zor, belki de ütopik gelebilir. Burada bilinmesi gereken en önemli unsur; bu davranış kalıplarının (çok azına kısaca değinebildik) yüzyıllardır uygulanıyor olması ve bu metotlarla tarihte önemli insanların yetişmiş olması. Çocuğun fıtratına uygun şekilde, içinden geldiği gibi yaşamasına izin vermek hem o müthiş ilahi serencamı görmek hem de çocuklarımızdaki sırrı günbegün keşfetmek adına ufuk açıcı, tefekkür vesilesi, keyifli bir süreç olabilir.

 

Tuba Kabacaoğlu

Aksiyon 850. Sayı

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat