Muhabirleri Konfeksiyoncu Olarak Düşünürsek, Röportajcı Butikçidir


“Muhabirleri Konfeksiyoncu Olarak Düşünürsek, Röportajcı Butikçidir”

diyen Nuriye Akman’la hayata bakışı, röportajları ve kitapları üzerine konuştuk.

Nuriye Akman, NA olmak için özel bir çaba sarfetti mi?

‘Ben bir marka olayım.’ diye yola çıkmak yaptığın işi sahih olmaktan çıkarır. Benimkisi, işini iyi yapmaya gayret etmek. Bu da zaten senin genetik formasyonunun sana dayattığı bir şey olsa gerek. Kimisi averajı hedefler, kimisi yaptığı işin en iyisini yapmayı hedefler. Verili şeylerle doğuyoruz. Ben üzerimde çok fazla katkım olduğunu düşünmüyorum. Sadece bana verilen rolü iyi oynamaya çalışıyorum. NA formülü ise grafiker arkadaşın bir fikriydi. Özel olarak tasarlanmadı, kendiliğinden çıktı. Sabah’tayken yoktu.

Kimseyle görüşmeyi kabul etmeyen insanlar, sizinle röportajı kabul ediyorlar. Sizdeki tılsımın, farkın adı nedir?

Farkı söylemek çok ayıp olur. Herkesin bir diğerinden farkı var. Her yiğidin yoğurt yiyişi farklı. Bu farkları bence başkalarının söylemesi lazım. Bence beni kabul ederek lütfediyorlar. Çünkü onlar kabul etmese ben bu rolü oynayamam. Ben aslında kendimle, onlarla ve hayatla ilgili çok şey öğreniyorum onlardan.

İyi bir röportaj yazarı olmak niyetiyle mi gazeteciliğe başladınız?

Ben bu mesleği isteyerek seçtim ama sırf soru sormak üzere seçtim. Bu mesleğe girmek, iyi bir röportaj yazarı olmanın tek yoluydu. Ama mezun olduktan 10 yıl sonra bana bir röportaj sayfası verildi. O zamana kadar da değişik alanlarda yazdım, okudum, çizdim. Gazetelerin değişik yerlerinde çalıştım. Arşivden bildiğiniz klasik idari sekreteryaya kadar her yerde çalıştım. Senin dışında gelişen bir şeyler var, hayatın kendine has bir zamanlaması var. Ben bu mesleğe 31 yaşımda başladım ama 33 yaşımda kendime ait bir sayfam vardı.

Kadın röportajcı olmanın avantaj veya dezavantajları var mı?

Ben kadın röportajcı deyimini hiçbir şekilde kabul etmiyorum, reddediyorum. Çünkü erkek röportajcı diye bir kavram yok. İşini iyi yapan insanlar var, kişiliği buna uygun olan insanlar var. Olmayan insanlar da var. Ben sırf kadın olduğum için kabul ediliyor değilim. Kadın olabilirdim ama işimi iyi yapamıyor olabilirdim. İnsanları sigaya çekiyorsun, biraz imalı, muzır sorular soruyorsun ama herhalde kişiliğimde bunu dengeleyen yumuşak yanlar var ki, karşı taraf seni kabul ediyor. Bunun bir kişilik sorunu olduğunu düşünüyorum. Ama öyle sorular vardır ki, kadınların rol yapma becerileri ya da şapka değiştirme esneklikleri daha fazladır. Erkeğin birdenbire çocuksu bir dile bürünmesi zor olabilir. Kadın, daha çocuksu bir dille sorabilir. Yahut anaç bir dil kullanabilir. Ben kendi kişiliğim açısından değişik rollere rahat girip çıkabildiğimi, bazen bir hakim gibi sorgulayabildiğimi, bazen bir psikolog, bazen anne gibi davranabildiğimi biliyorum. Ben tüm enstrümanlarımı kullanma konusunda cesurum.

Ben aslında yazılarınızın dilinden ve renginden sizi biraz daha sert bekliyordum.

Herkes öyle bekliyor. Bizler hayata siyah beyaz bir mantıkla bakıyoruz. Ya sertsindir, ya yumuşaksındır. Aslında en sert kelimeler bile yumuşak bir ses tonuyla gülümseyerek sorulabilir. İnsanlar bunu düşünüp akıl edemiyorlar. Doğru, metindeki ses biraz sert ve sorgulayan bir ses ama hepsinde değil. Tamamen yumuşak bir tonda yaptığım röportajlar da var. İnci Avcısı ve Empati programında olduğu gibi televizyonda hep daha romantik yönüm ortaya çıkıyor.

İnsanın önce soru sorulmayı haketmesi mi gerekir?

Herkese soru sorulur, soru sormak sadece gazetecilerin tekelinde olan bir şey değildir. Ama gazetecilik bağlamında tabi ki kitlelerin önüne geçmesi gerekiyor. Gazete röportajlarındaki soruların okuyana bence en önemli faydası okuyan kişiyi bilgi sahibi yapması değil, kendi çevresinde olan bitene dair yeni sorulara kışkırtmasıdır. O da damla damla biriken bir şeydir.

Siz ya da muhatabınız tarafından yarıda bırakılan röportajlarınız var mı?

Habertürk’ün patronu Ufuk Güldemir ve Adalet Bakanı Oltan Sungurlu ile olan röportajlar yarıda kaldı. Şevket Kazan 10. dakikada bıraktı. Mehmet Ali Yılmaz söyleşisinde öyle bir an yaşandı ama yarıda kalmadı. Ali Şener söyleşisi yarıda kalmak üzereydi. “Böyle giderse yarıda bırakırız, keseriz” dendi ama virajı döndük. Bir defasında da hiçbir soruma cevap verilmedi ama on beş gün sonra gidip onu tekrarladık.

“Çok ağlak bir insanım.” diyorsunuz, röportaj yaparken hikayeden etkilenip ağladığınız oluyor mu?

Genelde haberlerde acıklı bir şey olduğu zaman ağlayabiliyorum. Ya da güzellik bazen bana acı veriyor. Uçan bir kuşa bakıp ‘kanadı ne kadar güzel’ deyip ağlayabiliyorum. Nasıl bu kadar güzel olunabileceği bir yerinizi acıtıyor. Çünkü sınırlı bir şeysiniz, karşınızdaki ise sınırsız. Onu hafsalanız almıyor, kavramakta aciz kalıyorsunuz, sizi ağlatıyor. Röportajlarımda ağladığım olmuştur. O kadar da kontrol altında tutmuyorum. Ağlayacaksam da ağlıyorum, n’olcak ki.. Ayıp mı ağlamak? Münevver Arınç söyleşisinde biraz duygulanmıştım. Muhatabım ağlıyorsa elini tutuyorum, yanağını okşuyorum. Bu, kadın olursa daha rahat oluyorum tabi.

Muhatabınıza fazlaca yüklenebiliyorsunuz. Babanız Kemal Ural’la yaptığınız söyleşide bile size “Sözün incitiyor beni.” demişti. (16.11.2003) Söyleşileriniz bitince vicdan azabı duymuyor musunuz, ‘üzerine çok gittim’ diye?

Hiç duymam, ben bir profesyonelim. Şimdi sen bana hangi soruyu sorsan ben zorlanırım? Ben ona kötülük yapmıyorum ki, aksine iyilik yapıyorum. Bile isteye o insanların derinine inmek istiyorum. Babam çok naif bir insandır, heyecanlıdır. Ani sorular karşısında etkilenir, romantiktir. Onun üzerine fazlaca gittiğimi zannetmiyorum. Ben röportajlarımda üzümü yiyip bağını da sormak istiyorum. Kim zorlanır, saklayacak bir şeyin yoksa, vicdanın rahatsa hangi soru seni zorlar. Sen şimdi beni nasıl zorlarsın?

Sizi nasıl bir soru zorlardı?

Bilmem. Bulabilirsen aşk olsun.

Ben sizden öğrenip yine size sorayım…

Gizlediğim bir şey yok. İnsanın bir dereceye kadar mahremiyeti olması lazım. Tutup da sen çok özel şeylerini paylaşmamalısın. Sana sorulmamalı. Kimseye sormadım zaten. Edep sınırını geçmediği sürece her şeyi sorabilirsin.

Siz doğmadan önce yaşamış ve ölmüş insanlardan kiminle görüşmek isterdiniz?

Kim peygamberle karşılaşmak istemez ki? Rüyana girse ihya olursun. Ama bunu projelendirmiş falan değilim. Bu sadece bir fantezi, bir dilek. Hz. Havva’yla görüşmek isterdim, ilk kadın olmak nasıl bir şey diye… Kadınlığını nasıl fark etmiş, bilmek isterdim. Fıstık gibi söyleşi olurdu.

Peki yaşayanlardan?

Bütün devlet başkanlarıyla, mesela Bush’la konuşmak isterdim. Benim üslubumda mümkün olmaz. Onlar her soruyu kabul etmezler. Daha önce Uğur Dündar yapmıştı ama ben ona röportaj demem. Oraya oturuyorsun, bütün Beyaz Saray stafı orada duruyor, soruları önceden vermişsin. Öyle şey olmaz yani. Ben bire bir, kendi üslubumda yapmak isterdim. Bin Ladin’le de konuşmak isterdim. Ama dediğim gibi, eşit şartlarda konuşmak isterdim. Tabi bunlar olacak iş değil, hayal.

En keyifli röportajlarınız hangileri?

Hepsinden keyif alıyorum. İlk zamanlar daha çok keyif alıyordum. Son zamanlar artık o kadar da merak etmiyormuşum gibi geliyor. Artık profesyonelsin. İşin içine duygularını yansıtmaman gerekiyor. O haftanın öne çıkan kimliği kimse gider, konuşursun. Ben gazeteci kimliğimin dışında Nuriye olarak çoğunu artık merak etmiyorum. Çünkü artık binlerce röportaj geçmiş, yıllar geçmiş. Biliyorsun artık.

Peki tanıdığınız insanlar hakkında kişilik kodları yapıyor musunuz? Bunca insan tanıdıktan sonra sarraf olmuşsunuzdur…

Kodlama falan yapmıyorum, kendiliğinden çıkan bir şey. Herkes çok özgündür. Beni kimse kategorize etmesin, kodlamasın, ben de kimseyi. Mesleklerin içinde yoğrulmak insanın karakterini belli şekilde etkiliyor. Doktor gibi, polis gibi, politikacı gibi düşünebiliyorsun. Röportajcının görevi genellemeleri bir tarafa bırakıp o kişinin geneldeki özel halini ortaya çıkarmaktır. Muhabirleri konfeksiyoncu olarak düşünürsek, röportajcı butikçidir.

Nefes romanınızda gördüğümüz bambaşka bir Nuriye Akman. “Ben bilinen tarafımla ekmek kazandım. Gizli kalan tarafımı göstermeye fırsat olmadı.” diyorsunuz. Sizi ifşa etmeye kışkırtan olaylar ya da insanlar oldu mu?

Gizlenmiş ya da özel olarak saklanmış değil. Ancak pişti bende o yemek. Niye röportajlarıma yansısın ki, sen somut bir olay üzerine konuşuyorsun. Sabah’ta işler yürüseydi ben orada çalışmaya devam ederdim ama biliyorsunuz Sabah’ın başına neler geldi. Ben bunu ille de kendimi göstereyim diye söylemedim. Ama her şey görülmek istiyor. Çiçek görülmek istiyor, deniz görülmek istiyor, herkes görülmek istiyor. Allah da zaten yaratıyor ve kendini seyrediyor. O da görülmek, bilinmek, tanınmak istiyor. Fırsat olmadı, bu tarafta hep aktım. Şimdi de bu tarafta bir kanal açmak, böyle bir şey. İçimdekilerin dışarı çıkması lazım ki, yenileri dolsun içeriye. Tıkanıklık yaratır yoksa.

İlk romanınızın ismi Nefes. Nereden üflendi bu Nefes?

Daha önce iki ayrı roman tasarladım. Bunlardan bir tanesini bir romancı arkadaşıma anlatırken, “Ben o konuda bir roman yazıyorum.” dedi. Hatta bana gönderdi. Sonra “Beraber yazalım.” dedi. Kabul etmedim, o konuyu attım bir kenara. Sonra Elif Şafak’ın Mahrem romanını okuduğumda yine çok şaşırdım. Bu benim tasarladığım ikinci şeydi. Elif’e dedim ki, “Elif bunu ben yazmayı düşünüyordum ama adını ‘Bir iki üç’ koyacaktım. Elif’in tüyleri diken diken oldu. Dedi ki, “ Mahrem’den önceki adı bunun Bir İki Üç’tü”. Çok tuhaf bir şey. Demek ki bir ruhdaşlık var. Frekanslar karışıyor, aynı şeyleri düşünüyorsun. Ondan sonra tabi üzüldüm. Üçüncü bir roman tasarlamam gerekiyordu. Bir sabah kalktığımda Nefes kelimesiyle bu romana karar verdim.

Romanınız okuyanların düşünüp de geçiştirdiği bazı şeylerin üstünü açıyor gibi. Okuyanı düşündürüyor.

En güzel yanı bu işte. Başkalarının üstündeki örtüleri kaldırabilmek. Çünkü benim de üstümdeki örtüleri, okuduğum başka kitaplar kaldırdı.

Romandaki her karaktere Allah’ın esması yansımış ve onlar da isimleriyle müsemma olmuşlar. Sizde öne çıkan bir Allah ismi var mı? Var mı, sizce bu hangisi olabilir ?Bunu söylemek çok zor. Bende ortaya çıkan şey romanın kendisi. O özelliğimin ortaya çıkması için tasavvuf diline vakıf birinin bana psikanaliz yapması lazım. Nerede hem tasavvufa, hem de psikalanalize vakıf insan? Çok zor yani.

Kitapta Muhyiddin Arabi’den, Bediüzzaman’dan yansımalar var. Onlara selam çaktım diyorsunuz, günlük hayatınızda da selam çakıyor musunuz, besleniyor musunuz onlardan?

Onlar beni besleyen insanlar. Günlük hayatta beslendiğim için kitaba yansımış.

Örtü romanınız ile Yazarlar Birliği roman ödülüne layık görüldünüz. Yirmi beş yıllık gazeteciliğin ardından romanın diline geçmek zor olmadı mı?

Hem oldu hem olmadı. Gazetecilik öncesinde hikaye ve şiir yazdığım için ve mesleğimi yaparken da edebi metinlerle haşır neşir olduğum için, içimdeki o başka dilin farkında olduğum için fazla zorlanmadım. Ama yine de gazeteciliğin, özellikle röportajcılığın kendine özgü diliyle zehirlenmişim. Bundan kurtulmak için çaba gösterdiğimi söyleyebilirim

Örtü, Wittgenstein’ın “Her şey, ama her şey ‘örtü’lü ve kapalıdır, apaçıklığıyla, bizim onu açmamızı bekler.” sözünü hatırlatıyor. Örtü’yü bir mağduriyetin içerik çözümlemesi olarak mı, yoksa isimler ve sıfatların ardındaki manayı arayış olarak mı okumak gerekiyor?

Her ikisi de. Ama özellikle ikincisi. Zaten ikincisi, birincisini de kapsar…

Peki ardına düşüp romanını yazacağınız yeni bir kelimeniz var mı?

Vardı. Başladım ama bir gazetecilik çalışması bitirmemi engelledi. Önce medya tarihine ilişkin geniş kapsamlı o kitabı bitireceğim, sonra kendi kelimelerime döneceğim.

Röportaj: Yüsra Mesude Arslan

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat