Eski İstanbul Hatıraları

Eski İstanbul, nüfus ve yerleşim alanı bakımından şimdiki durumuna göre çok az ve küçük olmakla beraber günümüzün aksine çok renkli bir toplum yapısına ve hayat tarzına sahipti. İmparatorluk gerçeğini göz önüne aldığımızda aslında bu durum şaşılacak bir şey değil. İmparatorluklar doğası gereği din, dil, ırk ve cins bakımından birbirinden farklı unsurları bünyesinde barındıran devasa yapılardı. Böylesine kozmopolit bir yapıyı idare etmek hâliyle zordu. Bütün bu zorlukları aşmak ancak herkesi memnun edebilecek bir idare mekanizmasıyla yani devlet yapısıyla mümkündü. Klasik dönemi göz önüne aldığımızda bu yapıyı kurmuş ve başarılı olmuş en önemli devlet Osmanlı İmparatorluğu’ydu. İslâm inancından hareketle farklılıkları kabul etmek, kültür ve medeniyetinin tekâmülünde bu farklılıklardan faydalanma yoluna gitmek Osmanlı’nın ayırıcı vasıflarından bazılarıydı. Tarihte yer alan aynı yüzyıla ait iki örnek bu konuda Avrupa ile Osmanlı arasındaki farkı göstermek için yeterli: Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldığında Bizans saray görevlilerinden bir kısmını kendi hizmetine almış, aynı zamanda halkın şehri terk etmemesini istemişti. Aynı yüzyılın sonunda ise İber Yarımadası’nda Endülüs Devleti yıkılmış, galip İspanyollar bütün Müslümanları ve Yahudileri göçe yahut din değiştirmeye zorlamışlardı.

İmparatorluk başkentleri idare merkezi olmanın yanında aynı zamanda farklı coğrafyadan insanların bir arada yaşadığı yerleşim birimleriydi. Bir başka deyişle bir imparatorlukta hangi unsurların yaşadığını görmek için başkentlerine bakmak yeterliydi. Bu durumun en bariz örneği ise Eski İstanbul’du. Eski İstanbul en yakınından en uç coğrafyaya kadar kendisini Osmanlı İmparatorluğu’nun mensubu sayan âdeta imparatorluğun demografik özeti sayılan bir nüfus yapısına sahipti. Yani Eski İstanbul aynı zamanda Rumeli, Anadolu, Fas, Tunus, Cezayir, Mısır, Arabistan, Orta Asya, Kafkasya, İran ve Rusya demekti. Pax-Ottomana’nın (Osmanlı Barışı) sembol şehri bu konumunu kendi dışındaki sebepler yüzünden devam ettiremedi. Neticede, 19. yüzyılda başlayan ayrılıkçı hareketler, Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmesi, imparatorluğun enkazından yeni devletler çıkması, Anadolu ile yetinmek durumunda kalmamız İstanbul’un nüfus yapısının değişmesine sebep oldu. Değişmeyen tek şey ise İstanbul’un çevresi için hâlâ bir cazibe merkezi olması. Ancak geçmişin üç kıtayı toplayan İstanbul’u yerine yeni bir İstanbul var. Artık İstanbul Asya, Afrika ve Avrupa değil, Erzurum, Edirne, Antalya, Sinop, Sivas, Diyarbakır, Trabzon, Giresun ve Rize, yani Anadolu.

Artık epey uzakta kalan eski İstanbul’u kitaplardan, kartpostallardan ve görsel malzemelerden takip etmek durumundayız. Bu alanda kalem oynatan yazarlardan birisi de Sadri Sema Aydoğdu. Yazarın Abdülhamit ve II. Meşrutiyet dönemi anılarını içeren Eski İstanbul Hatıraları adlı eserinde ilginç bir bölüm yer alıyor. “Sokaklarda Kimleri Görürdük?” başlığını taşıyan bu bölümde Aydoğdu, Abdülhamit döneminde İstanbul’da yaşayan tipleri, meslek erbabını, farklı toplum kesimlerini kılık ve kıyafetleriyle birlikte okuyucuya sunuyor. Eski İstanbul’un gündelik hayatını yansıtması yanında şehrin demografik yapısı hakkında bilgiler veren bu bölüm özellikle günümüzde dönemle ilgili belgesel hazırlamak, film yahut dizi çekmek isteyenler için oldukça önemli bir kaynak metin durumunda. Abdülhamit dönemi İstanbulu’nu merak edenlerin ilgisini çekeceğini umduğumuz bu metnin bir bölümünü aşağıya alıyoruz. Ayrıca okuyucu bu metni okuduktan sonra günümüz İstanbul’u ile eski İstanbul’u karşılaştırmak imkânı bulacak. Hangi İstanbul yaşanmaya değer acaba?

Sokaklarda Neler Görürdük?

“Keserleri, rendeleri, çekiçleri, testereleri, burguları, kerpetenleri zenbilde yapı ustaları; kazmaları, kürekleri, lobutları omuzda kaldırımcılar. Köpekleri peşinde, fişekleri belinde, çifteleri elinde avcılar; baltalı, saltalı odun yarıcılar; tabancalı, kamalı, saldırmalı, sustalı, muştalı bulanık ve bulaşık kabadayılar… Tırmıklı, oraklı ot ve ekin biçiciler; küfeli satıcılar, semerli hamallar, sıfır numara kalıplı, siyah sivri fesli, kolları yırtmaç kıvırcık ceketli, paçaları çapraz düğme pantolonlu bıçkınlar. Beyaz şeritli, beyaz kayışlı, tahta kılıçlı sünepe belediye çavuşları; ellerinde iri tane otuz üçlü, bellerinde çakar almaz, palto omuzda cakalı polisler. Altı kaval üstü şişhane vinçisterler boyunlarında birer yamalı iple bağlı, lime lime urbalarının sarılı kırmızılı şeritleri dökülmüş, belleri bükülmüş zaptiyeler, beyaz, siyah yeşil, alaca takkeli Hindli mi, Çinli mi, Belücistanlı mı, Afganistanlı mı, Tataristanlı mı anlaşılması fala, kıyafetlerinin tarifi remile muhtaç bakır yüzlü adamlar. Şemsiyeli, bastonlu, gözlüklü, redingotlu, istanbulinli kalem kâtipleri, nar çiçeği fesli ve kısık sesli saray hafiyeleri. Vişne çürüğü fesli, renk renk kostümlü çeşit çeşit paltolu, pardesülü makfarlanlı, kolalı gömlekli, kolalı yakalıklı, kolalı kolluklu al, mor, turuncu, papatya, üvez, yanar döner, gül kurusu boyunbağlı şık beyler. Dilimli dilimsiz kavuklu, yeşil, siyah, sarı cüppeli, sikkeli, arakiyeli, kerrakeli yeşil, siyah, beyaz âbânî sarıklı, samur, nâfe, vaşak kürklü, siyah, beyaz takkeli hocalar. Soluk siyah cüppeli, sarı abalı, alaca çakşırlı fodlacılar; sırmalı kordonlu, kemerli, palalı, pala bıyıklı kuru sıkı sefaret kavasları. Yelpaze kukuletalı, nalınlı, takunyalı, kuşaklarının püskülü uçları yerlere sürünür harmanîli Cizvitler; çeşit çeşit kalpaklı, Çerkez kemerli Kafkasyalılar. Biçim biçim serpuşlu, etekleri topuklarına, kolları bacaklarına kadar uzun hırkalı Türkistanlılar; açık külâh şeklinde ve mine’l-garâib başlıklı, gözleri çekik, bıyıkları düşük, saçları örgülü Çinliler. Fötr, mölon, silindir, hasır, Panama şapkalı Frenkler, ipek Bursa, yün Trablus kuşaklı mintanafit kopuklar; nalınlı, peştemallı, bıyıklı bıyıksız, sakallı sakalsız, tüylü, tüysüz hamam tellâkları. Yalandan kör, topal, sağır, abdal, uydurma, çolak, dilsiz, sarsak fakat sırnaşık, bulaşık, cıvık mı cıvık profesyonel dilenciler; bin bir çeşit kavuklu ve bin bir renk şal kuşaklı ahondlar. Siyah sarpuşlu beyaz donlu, gözleri sürmeli, sakalları kınalı Acemler, tatlı su frengi mukallidi soytarı ahbârlar, gündüzleri sırtlarında çuval, ayaklarında eski postal, yedi iklim dört köşe “eskiler alayım!” yaygarasıyla İstanbul’un altını üstüne getiren ve akşamları kürklerine bürünüp Kuzguncuk’ta, Balat’ta, Hasköy’de alafranga piyasalara özenen Yahudiler, iri fesli, koca püsküllü Tunuslular, beyaz harmanîli Faslılar…

Keçe külâhlı, beyaz dizlikli, düz yemenili tulumbacılar, elleriyle, kollarıyla, yumruklarıyla boşlukları döven ve akıllarınca geçtikleri yollara dehşet verdiklerini zanneden acı su kabadayıları. Zurnalı, gırnatalı, tefli, dünbelekli macuncular; enseleri takkeci kalıbı kürklü, göbekli mahalle imamları, nalınlı müezzinler, takunyalı kayyumlar. Katran urbalı papazlar, keşişler, zangoçlar, diyakoslar. Başlarında kadife şapka Ermeni papazları, yüzleri örtülü katolik rahipleri, sakalları dizlerinde hahamlar. Omuzlarında çalı süpürgesi, kırık kürek çöpçüler, pırıl pırıl faytonlarda, kupalarda vükelâ-yı izam, sırmalı, yaldızlı, kordonlu, nişanlı yâverân-ı kirâm. İstanbul’da semt semt derebeylikler kurmuş kodaman ve daltaban paşalar, buruşuk, kırış yüzlü akağalar, birbirinden zifirî ve sipsivri harem ağaları, çalımlarından, alımlarından yanlarına varılmaz cehennem kaçkını silâhşörler. Üstü kaval, altı şişhane tüfekçiler, çirkin naralarla ortalığı ürküntüye veren tulumbacılıktan kovulma, balıkçılıktan bozma ayak takımları. Meyhane dönüşlü zikzak bulutlar, entarili, hırkalı, takkeli, çubuklu, çaputlu mütekaitler, başlarında külâh, külâhlarında tüy kabakçı Araplar. Ellerinde zenbil, bellerinde enfiyeli mendil, büküm büküm bükülmüş ihtiyar yolcular. Cüz keseleri boynunda, çantaları kolunda fesli, takkeli, kalpaklı, entarili, takunyalı, yemenili, lâpçınlı, siyah, kırmızı merkuplu ve mavi, yeşil, beyaz nazar boncuklu mektep çocukları…

‘İkdam, Sabah, Malûmat, Servet, Saadet, Tarik, Tercüman!!!’ naralarıyla sokakları, caddeleri çın çın öttüren gazete müvezzileri, ayıları burnundan zincire çakmış, maymunları ipe takmış, ellerinde işkembe derili tef, ayı oynatan çingeneler…

Sütçüler, yoğurtçular, salepçiler, keten helvacılar, koz helvacılar, kâğıt helvacılar, seyyar muhallebiciler, Venedik sepetçiler, simitçiler, sokak kuklacıları, şarkıcılar, bin bir çeşit işportacılar…

Köprüden Aksaray’ı iki saatte tutan seriü’s-seyr(!) atlı tramvaylar ve birer canlı iskelet tramvay atları; yalın ayak başı kabak beygir sürücüleri ve canlarından bıkmış sürücü beygirleri; eşekli molozcular ve dünyaya yalnız dayak yemek için gelmiş molozcu eşekleri…

Koyun, kuzu, keçi, sığır, manda, öküz, inek sürücüleri ve sürülerin kepenekli, kepenekleri benekli, kalın sopalı çobanları, iri yarı çoban köpekleri; yolların altını üstüne getiren ve geçtiği yerlerde dükkân kepenklerini, mağaza levhalarını, gezici esnaf tablalarını deviren gürültülü patırtılı yük arabaları, bu arabaların çilekeş hayvanları. Kupa, fayton, tenteli muhacir arabaları; öküz, manda, eşek arabaları. Odun, kömür arabaları ve oduncular, kömürcüler; hayvanlar tarafından çekilir iki tekerlekli, insanlar tarafından çekilir tek tekerlekli çöp arabaları…

Sürmeli gözleri süzgün, cepleri üzgün, fakat yüzlerinde düzgün, göğüslerinde kolalı önlük, burunlarında mavi gözlük, parmaklarında yüzük, dik yakalı, ağızları kalabalık, zampara azmanı yılışkan ve yapışkan, baston yutmuş gibi dimdik dolaşan şıklar…”

Ali Şükrü Çoruk

Mostar Dergisi 70. Sayı

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat