Edebiyatın ve Siyasetin Ortasında Kalan Rüyalar

Söylemek istenileni sembolize edilen malzemeyle aktarmanın yanında bir başka yol daha vardır ki o da “kabahati” üstünden atmak anlamına gelir: Rüyayı bir metne dökerek anlatmak… Özellikle Tanzimat Dönemi’yle birlikte bir mağduriyetin içerisine düşen edebiyatçılar, muarızlarına olan tepkilerini rüya metinleri vasıtasıyla anlatmışlardır. Türk Edebiyatı’nda rüyalar hakkında ilk ilmî çalışmayı M. Kayahan Özgül yapmıştır. Özgül, edebiyat tarihimizde kalmış rüya metinlerini derleyerek günümüze kazandırmış akademisyenlerimizden. Türk Edebiyatı’nda Siyasi Rüyalar adıyla yayımladığı kitabında dikkatlerimizi bu yöne çekmişti. Biz de kendisinden istifade ederek söz söyleme yollarını ve rüya metinlerini aktaracağız.

Sanat, varlığını sembolik anlatımlar üzerinden buluyor. Herhangi bir sanat ürünü, içinde barındırdığı şifrelerle mahiyet kazanıyor. Plastik sanatlar, resim, mimari, edebiyat, müzik vs. hangi dalda olursa olsun sanatçı meramını, belli şifreleri ürününe kodlayarak gün ışığına çıkarır. Özellikle modern dönemde kapalılık, sembolizm kendisini sanatta daha çok hissettiriyor. Doğrudan anlamı ortaya koyan sanat yapıtlarına “değersiz” bir gözle bakılıyor. Sözgelimi modern sanatın kült isimlerinden resimde Picasso, romanda James Joyce, şiirde Rimbaud, Baudrillard sanatı sembolik değerler üzerine çatmışlardır. Türk Edebiyatı’nda da klasik dönem sonrası şiirimizde güçlü kabul edilen şair ve romancılar eserlerine anlamı saklama ve doğrudan özü yansıtmama üsluplarından dolayı kıymetli addedilmişlerdir. Asaf Hâlet Çelebi, şiirindeki bütün kapalılığa rağmen bugün Türk şiirinin en büyük şairlerinden biri olarak kabul ediliyor. İkinci Yeni şiir akımını da bu kanaldan değerlendirmemiz mümkün. Romanda Oğuz Atay’ı büyük yapan bir tesir de bu kapalılıktan gelmiyor mu?

Bir vasıta olarak rüya metinlerini, bunların edebiyatımızda nasıl ve ne derece işlendiğini ele alıyoruz çünkü rüya metni tıpkı sembolik anlatımlarda olduğu gibi gerçekliği üstü örtük biçimde veriyor. Ancak bundan önce rüyanın medeniyetlerde, dinlerde ve Tanzimat öncesi edebiyatımızda tuttuğu yeri aktarmakta yarar var. Rüya metinleri Eski Mısır’da ve Yunan’da karşımıza çıkar. Yunan, “rüyayı şuur dışından şuura gelen ilahi bir haberci olarak” değerlendirir. Bu, Hıristiyanlıkla beraber tamamen kutsal bir duruma evrilir. Artık rüyaların asıl kaynağı ilahtır. Kişinin Tanrı’ya yakınlık oranı, rüyasının itibar edilme derecesini de belirler. Bu sebepten firavunun veya muabbirlerin (rüya tabircisi) anlamlandıramadıkları rüyalar Hz. Yusuf için ayan beyan ortadaydı. Kur’an-ı Kerim ise rüyaya daha büyük anlamlar yükler; Hz. Yusuf’un tabir ettiği rüyaların hepsinin gerçekleştiğini bildiriliyor. Ebu Hureyre’den nakledilen bir hadiste ise “Müminin rüyası nübüvvetin kırkaltı cüzünden biridir” buyrulmuştur. İslam’ın rüyaya verdiği önem, tabirnamelerin ve evliya rüyalarından oluşan vakıa-namelerin artmasına imkân sağlıyor.

Rüya, ru’yet, re’y
Rüya üzerine ilk bilimsel yorumları Sigmund Freud yapmıştı. Freud “Düş bir sırrın açığa vurulması; ama eksik terimlerle açığa vurulmasıdır” diyor. Rüya, bir isteğin gerçekleşebilmesi için zihne yollanan samimi bir elçiydi. Rüyaların objektif tahlilinde rüyayı gören kişinin sosyal şartları, çevresi ve mevkii ile rüya arasındaki münasebet de dikkate alınıyor. C. Gustav Jung, uyuyan bir kimse açlık sancıları çekiyorsa onun uyandırıcı cevabı beslenmek olacaktır, diyor. Bu yüzden açlık çeken kimselerin rüyalarında yiyecek göreceğini belirtir. Bireyin gördüğü rüyalar kendisiyle sınırlı kalırken, toplumun gördüğü rüyalar birçok kademeye sirayet ediyor.

M. Kayahan Özgül, “Doğunun kavimlerinde rüyanın yeri çok daha özel. Bilhassa Müslüman coğrafyasında bu hâl çok kolay farkediliyor. Bunda Arapça’nın da payı bulunduğu düşünülebilir; zira, ‘rüya’ kelimesi Arapça ve ‘ru’yet’ (görme) ile aynı yerden re’y (görüş, oy) kelimesinden geliyor. Bu akrabalıktan çıkarılabilecek iki mânâ vardır; fikirler rüyaları etkiliyor; rüyalar da görüşlerin belirginleşmesinde etkili oluyor” der ve şöyle devam eder: “Batıda romantizmin ve ütopizmin bir ifade şekli olan rüyanın Doğu’da hayata, geleceğe, kararlara yön verecek kadar önem kazanmasında biraz da bu linguistik altyapının rolü olsa gerektir”.

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e
Edebî eserlerimize baktığımızda da destanlar başta olmak üzere Kitab-ı Dede Korkut’ta ve tarih kitaplarında rüyanın önemli bir fonksiyonu olduğunu görürüz. Evliya Çelebi, seyyahların piri olmasını bir rüyaya borçlu değil mi? Osmanlılarda da rüya birçok dönüm noktasının merkezinde duruyor. Ancak siyasi rüya denilen olguya biz Osmanlı Devleti’nin güç kaybetmeye başladığı zamana kadar tanık olmayız. Bunalım, sıkıntı dönemlerinin edebiyatçılarının kaleminden çıkan rüyalar siyasi bir kıyafete bürünür ve öyle gün yüzüne çıkarlar. Geçmişteki refaha özlem, güneşli bir gelecek için çöküş yıllarının rüyaları ayrıca kıymetli.

Tanzimat Devri siyasi rüyalarının hemen tamamı II. Abdülhamid’e cephe alıyor. Bu dönemin diğer padişahları hakkında pek az rüya nakledilirken, II. Abdülhamid söz konusu olduğunda onlarca rüya metninin inşa edildiğini görüyoruz.

Rüyalar hayal kırıklıklarının, istek ve nefretlerin neticesi. Bu sebeple toplumun siyasi ve sosyal seçimini veriyorlar. Bireysel rüyalar nasıl bireyin ruhsal durumunu bize yansıtırsa, toplumların gördüğü siyasi rüyalar da o toplumun encamını gösteriyor. “Rüyalar, cemiyetin mevcut tavırlarını tefsir ve gelecekteki hareketlerini tahmin etmede yardımcı olur” diyen M. Kayahan Özgül, rüya metinlerinde bize bir sancının ortasında görülen rüyaların çok da hayal ürünü olmadığını, rüyanın ânı dolduran somut bir öğe olduğunu gösterir.

Tanzimat’ın ve edebi tenkitçiliğimizin önemli isimlerinden Ali Suavi, dönemin nefretle anılan sadrazamlarından Âli Paşa’nın ölümünden sonra Suavi Efendi’nin Rüya-yı İcmâliyyesinin Telhisi başlıklı bir rüya metni kaleme aldı. Ali Suavi, bir rüya içinde de olsa paşanın ahirette çekeceği cezayı görmek istiyordu. Çıkardığı Mizan gazetesinden ötürü Mizancı namıyla bilinen romancı Mehmed Murad da Jön Türkler’in hastalıklı Abdülhamit düşmanlığından etkilenmiş biridir. Ancak o hatasını erken fark eden ve sultana hakkını teslim edenlerden olabilmişti. Mizancı Murad, II. Abdülhamid’le olan bu münasebetini bir rüya çerçevesi içerisinde anlatmıştı.

Mehmed Akif, Süleymaniye Kürsüsü’nde ihtiyar bir hatipten bahsediyor. Bu hatip üzerinden meşrutiyet İstanbulu’nda vuku bulan meseleler bir rüya ile söz konusu edilir. Ahmed Rasim de Cumhuriyet’e giden bir toplumun insicamını aksettiriyor. “Rüya-yı İntihab” adını verdiği rüyasında –Cumhuriyet’in ilanından dört gün önce yazılmıştır- meclise girmek için insanların yaptığı kulisleri eleştiriyor.

Cumhuriyet dönemine geldiğimizde ise kendisini maarif sisteminin ihyasına adamış bir ilim adamının, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu’nun “Rüyamdaki Mektep” başlıklı rüyasını görürüz. Baltacıoğlu, idealize ettiği bir eğitim kurumunun bütün elemanlarıyla birlikte nasıl olması gerektiğini bu rüyasında anlatıyor. Yine aynı dönemin gazetecilerinden Ahmet Emin Yalman’ın Gerçekleşen Rüya adlı bir kitabı yayımlandı. Yalman, cumhuriyetin ilanı ile bir hakikat olan Türkiye Rüyası’ndan bahsediyor.

Görüldüğü üzere edebiyat, toplum ve siyasetle olan ilişkisini hiçbir zaman ertelemedi. Rüyalar sadece şahsi değil, çok zaman toplumsal mahiyette de olabiliyor. Hatta rüya metni bahanesi olan bir şey olduğu için daha samimi bir biçimde yazılabiliyor. Saydığımız bu isimlerin dışında daha birçok rüya metni yayımlanmıştı. Daha geniş malumat sahibi olmak isteyenlere M. Kayahan Özgül’ün adını andığımız kitabını salık veriyoruz.

Yakup Öztürk

Mostar Dergisi 71. Sayı

FavoriteLoading Bu yazıyı Favorilerime ekle

BENZER YAZILAR

Yorum Yapın

*

Önceki yazıyı okuyun:
Teravih Tefsirleri 1433-15

Araf Suresi 59-72. Ayetler. Peygamberlerin sayıları Kuran-ı Kerim'de isimleri sayılan peygamberlerin özellikleri. Hz. Nuh'un öne çıkan özelliği nedir? Ömrü? Peygamberlik...

Kapat